Küresel Dünyanın Küresel Acıları
27 Kasım 2019 Edebiyat

Küresel Dünyanın Küresel Acıları


Twitter'da Paylaş
0

Özgür Topraklar’ın ele aldığı mesele evrensel boyutta: Hindistan yerine dünyanın herhangi bir ülkesi, herhangi bir şehrini de koysak sorunlar, acılar ve sıkıntılar hiçbir coğrafyaya yabancı kalmaz.

Neel Mukherjee’nin A State Of Freedom orijinal adıyla 2017 yılında yayımlanan romanı Özgür Topraklar İrem Uzunhasanoğlu çevirisi ve Timaş etiketiyle yazarın Türkiye’deki okurlarla buluşan ilk eseri. 

Mukherjee Londra’da yaşayan, eserlerini İngilizce yazan, Hindistan’nın Batı Bengal eyaletinin başkenti Kalküta doğumlu bir yazar. Özgür Topraklar’ı okumaya başlamadan hemen önce, yazarının doğum yerine ilişkin edindiğimiz bu bilgiyle, Nazım’ın Benerci’sini hatırlamak ve ona bir selam göndermek kaçınılmaz oluyor. Sömürü düzeni ve onunla mücadelede tarihsel ve kolektif bir karakter olan Benerci’ye gönderdiğimiz selamın yerine ulaşması dileğiyle, gelelim Özgür Topraklar’a. 

Özgür Topraklar tür olarak roman kategorisine dâhil edilmiş. Ancak eseri parçalı kurgu tekniğiyle yazılmış bir roman ya da beş ayrı öykü olarak değerlendirmek de mümkün. Eser bu yönüyle türlerin kesiştiği bir noktada durmakta. Hem roman hem öykü; belki ikisinden de biraz, keskin ve ayrıt edici bir kategorik sınır çizgisi yok özetle.

Neel Mukherjee’nin Man Booker adayı olan romanı Özgür Topraklar’ın günümüzün en önemli ve dramatik sorunlarından biri olan göç ve mülteci konularını işlediği arka kapak yazısında dile getirmiş olsa da sadece bu iki kavramı irdelediğini söylemek kitabının meselelerini anlatmakta yetersiz kalacaktır. Kaldı ki göç ve mülteci konuları da son derece soyut göndermeler biçiminde ele alınmış. Doğrudan, bugün yaşanan türden bir göç ve mülteci meselesi etrafında dönmüyor hikâyeler.

Roman beş ayrı hikâyenin yer aldığı, beş ayrı bölümden oluşuyor (Birbirinden ayrı, ama birbiriyle kesişen beş bölüm daha doğru bir tanım olacaktır). Bu beş bölümün Hindistan’ın kast sistemini oluşturan beş kategoriye bir gönderme olabileceğini söylemek aşırı bir okuma mı olur sorusunu şimdilik buraya bırakmış olalım, belki bir gün yazarına sorma fırsatımız olur.

Mekân olarak anlatının merkezinde yazarın memleketi olan Hindistan yer almakta. Kültüründen, mutfağına, sosyal ve sınıfsal yapısından, inançlarına, âdet ve geleneklerinden, coğrafya ve iklimine kadar geniş bir yelpazede Hindistan her hikâyenin arka planında kimi zaman ön plana çıkarılmış, kimi zaman biraz daha flulaştırılarak işlenmiş. Bununla birlikte, anlatının meselesi o kadar evrensel boyut taşımakta ki Hindistan yerine dünyanın herhangi bir ülkesi, herhangi bir şehrini de koysak sorunlar, acılar, sıkıntılar hiçbir coğrafyada ve hiçbir coğrafyaya yabancı kalmaz. Bugün yaşanan ölçütte bir küreselleşme belki de acı ve zulmü dünyanın her yanında bu denli tanıdık kılmaktan geçiyor. Adeta ulusların üzerine inşa edildiği bir şablona dönüşmüş durumda zülüm ve acı.

İlk bölümde Hindistanlı bir baba eğitim için gittiği Amerika’dan, yıllar sonra oğluyla birlikte Hindistan’a turistik gezi için döner. Oğluna, baba memleketini ve kültürünü tanıtmak ister. Arka kapak yazsında söz edilen göç kavramını (bugün yaşadığımız göç ve mülteci bağlamında olmasa da) irdeleyen bu bölümde, kültürüne ve ülkesine yabancılaşma meselesi, okura çocuğun yaşadıkları üzerinden aktarılmakta. İlgili bölümden küçük bir alıntıyı buraya ekleyelim.

“Bu arada çocuğun damanın ne olduğunu sormamasını ümit ediyordu. Kalküta’da çocukluğunun öğleden sonralarının anlamsızca uzun süren bu oyunu Amerikalı bir çocuğa ne ifade edebilirdi ki? Bu yorgun soru oğlanın, babasının kültürüne ne kadar uzak olduğunu su yüzüne çıkarıyordu ama bu kez daha hafif bir etki yaratmıştı.”

Bu hikâyenin finalinde okuru bekleyen sarsıcı ve beklenmedik sonu açık edip sürprizi bozmaktan kaçınarak, bu sonun göndermesiyle ilgili yorumda bulunmak gerekirse şunu söylemek mümkün: Kökünden, kültüründen ve toprağından koparılıp başka bir kültürün toprağında yeşerip yetişen bireyin, koparıldığı kültürün toprağında, o kültürün öğesi olarak var olması artık mümkün olmayacaktır.

Kitabın ikinci bölümüne de kısacık değinmek gerekirse, bu bölüm yazarın yaşamıyla benzerlikler taşıması açısından önemli. Evin, Londra’da yaşayan tek oğlu, yıllık izninde tatil için Hindistan’a ailesinin yanına döner. Hindistan kültürüne ait yöresel tariflerin yer aldığı bir yemek kitabı hazırlamak istiyordur. Bu bölümde evin aşçısı Renu üzerinden işçi hakları, göç,  bizim “gurbet” diye adlandığımız kendi yurdunda göçmen olmak temaları işlenmekte. Para kazanmak için çocuk yaşta köyünden çıkıp büyük şehirlerde, zengin ailelerin yanında ev işlerinde çalışmaya başlayan Renu’nun şu cümlesi kendini bulunduğu yere ait hissedememe, yersiz yurtsuzluk kavramını, göçmenliği bütün hikâyenin özeti olarak önümüze sermekte: “Yok, burası bizim ülkemiz değil ki, evimi yapacak kadar para biriktirdiğimde köye geri giderim, kendi evim olur.”

Son olarak kitabın üçüncü bölümünde yer alan anlatıya da kısaca bir değinecek olursak, bu bölüm birçok meselenin irdelendiği; yoksulluk, köy ve kent yaşamı arasında derinleşen uçurum, betonlaşma, yerel halkın doğal kaynaklarının devlet ve küresel sermaye tarafından ele geçirilmesi, erki elinde tutanın güçsüze uyguladığı baskı ve zulüm, güç ve iktidar meselesindeki dengenin ne kadar oynak bir zeminde konumlandığı temalarının periferinde kocaman bir sistem eleştirisini ortaya koymakta.

Köyde, ailesinden ve yuvasından ayrı düşen, yolunu kaybetmiş bir yavru ayının bulunmasıyla başlayan hikâye, Lakşman’ın ayıyı sahiplenmesiyle devam etmekte. Çoğu günler bir öğün yemek bulmakta zorlanacak denli bir yoksulluğun içinde yaşayan Lakşman, bulunan ayıyı oynatıp para kazanmak için sahiplenir. Kast sistemin en alt sınıfına dâhil olan Lakşman hiçbir yerde gücü ve sözü geçmeyen bir insanken, eline kendinden güçsüz, hükmedebileceği bir canlı geçirdiğinde erk ve ezilenin nasıl yer değiştirdiği, bu değişken dengenin her ân nasıl yıkılıp, yeniden inşa edildiğinin metaforik bir öğesi olarak çıkmakta okur karşısına. Hayvana, kadına, çocuğa yönelik şiddete dair unsurlar da ana hikâye etrafında görünür bir biçimde işlenmekte.

Lakşman’nın ayıyı eğitmek için kullandığı değnek erk sahibinin elindeki gücü simgeleyen bir öğeyken; ayı Raju’nun burnuna geçirilen ipin inceliği yine aynı simgesel göndermeler ışığında bu gücün ne kadar yanılsatıcı, kırılgan ve kanıksanmış olduğunu gözler önüne sermekte. Zaman içinde büyüyüp güçlenen Raju kendisine karşı erki elinde tutan Lakşman’ı kolaylıkla alt edebileceği güce eriştiğinin farkına varamıyor, burnundaki o incecik ip kanıksanmış ve kabul edilmiş çaresizliğin son derce dramatik bir objesi olarak, anlatı boyunca defalarca gerilip, gevşetilmek suretiyle Raju rahatlıkla kontrol altında tutulabiliyor. Ne var ki bu güç dengesi, her ikisinin de bilmediği, Raju’nun da Lakşman’nın da hâkimiyet alanı dışında bir zemine kaydığında tuhaf ve sarsıcı bir şekilde güç birliği ve yoldaşlığa dönüşebiliyor. 

Hey dostum, daha çok uzun yolumuz var, dedi, ayının kafasını okşamak istedi ama kendini geri çekti.”

Bu bölüm, üzerinden sayısız sistem eleştirisi okuması yapmaya, sorgulatmaya hayli elverişli bir bölüm olarak karışımıza çıkmakta.

Özetlersek, hızla küreselleşen ve obez bir iştahla küreselleşmeye devam sevgili dünyamızda büyük resme baktığımızda gördüklerimiz, açıyı biraz daraltıp yerel ölçeğe çekip baktığımızda gördüklerimizle birebir aynı. Sahne ve oyuncular değişse de temelde yekpare bir yapı olarak karşımıza çıkmakta aynı meseleler. Sorunlar ve acıların, yerelliğin içine sığamayacak ölçekte küreselleşmeleri mümkündür. 

Neel Mukherjee’nin romanını okurken Hindistan kültürüne, coğrafyasına ve mutfağına dair yerel bir yolculuğa çıkıp birçok yeni bilgiyi cebimize atıyoruz. Kitabın kapağını kapatmamızla bu yerellikten geriye kocaman küresel bir acı anıtı kalıyor. 

Bu tezi güçlendireceğine inandığım küçük bir alıntı daha eklemek gerekirse:

“Tek bir ‘me’ sesi çıkardı ama ne kadar bağırırsa bağırsın kurtulamayacağını anlamış gibi sustu. Sesi bekleyen diğer keçilere de bir mesaj gönderdi.”


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR