Kurmaca Dünyanın Okulları-Edebiyatta Okul Öğrenci Öğretmen
24 Kasım 2017 Edebiyat Hayat Eğitim

Kurmaca Dünyanın Okulları-Edebiyatta Okul Öğrenci Öğretmen


Twitter'da Paylaş
0

Okul ortamına ‘içeriden’ bakan romanlar çoğu zaman daha inandırıcı ve gerçekçi görünür okurlara. Bunlar arasında, önce Gönülçelen; daha sonra Çavdar Tarlasında Çocuklar adıyla yayımlanan J.D. Salinger’ın romanı en dikkate değer olanlardan.
Hülya Soyşekerci
Okullar, içinde var olduğu toplumsal sistemin gerekli gördüğü değerlerle donanmış bireyleri oluşturan/yaratan; öğrencileri mevcut ve gelecekteki toplumsal yaşama hazırlayan projelerin gerçekleştirildiği eğitim mekânlarıdır. Bu mekân ve ortamlarda, eğitim olgusunu öğrenciye aktaran ve yaşatan kişilerdir öğretmenler. İnsanı şekillendirmede doğrudan etkili oldukları için öğretmenler, edebiyatın ve özellikle roman/öykü dünyasının unutulmaz karakterleri arasında da yer alırlar. Okul ortamları, edebi yapıtların kurmaca dünyasında yazar tarafından çeşitli biçimlerde işlenir. Okul ve öğretmen konulu romanların çoğunun filme alınması, bu romanlara duyulan geniş okur ilgisinin doğal bir sonucu. Çünkü istesek de istemesek de çoğumuz bir dönem, okul’un ‘şekillendirici üretim hattından’ geçiyoruz. Bu yazıda, söz konusu ‘üretim hattı’nın edebiyata yansıyan bazı örneklerinden, panoramik bir bakışla söz etmeye çalışacağım. N.H. Kleinbaum’un Ölü Ozanlar Derneği defalarca okunan ve büyük ilgiyle seyredilen bir yapıt olarak edebiyat ve sinema tarihindeki örneklerin arasında ilk akla gelenlerden. Çoğumuzun anımsadığı gibi, seçkin bir okul olan Welton Akademisi’nin yatılı öğrencilerinin okuldaki yaşamları, yeni İngilizce öğretmenleri Bay Keating'in gelmesiyle birlikte büyük bir değişime uğrar. Bay Keating onlara olağanüstü ve farklı bir hayatın kapılarını açar. Ondan etkilenen yedi öğrenci, okulun Ölü Ozanlar Derneği'ni tekrar faaliyete geçirirler. Bu gizli dernekte ailelerinin baskı ve beklentilerinden uzakta özgürce yaşarlar ve şiirlerini okuyup paylaşırlar. Keating onları ünlü ozanların büyük eserleriyle tanıştırdığında hem dilin ve şiir dizelerinin güzelliğini öğrenirler hem de yaşamın her anının ne kadar önemli olduğunu fark ederler. Kendilerine özgürlüğün yollarını gösteren ve onlara yepyeni ufuklar açan öğretmen, hayatın ve olguların farklı açılardan nasıl göründüğünü de öğretir onlara. Ders kitabı sayfalarını yırtıp atan, alışılmış eğitim yöntemlerini radikal biçimde değiştirmeye çalışan özgürlükçü Bay Keating’in öğrencilerinden bazıları ne yazık ki ailelerin klasik, dayatmacı disiplininin sert kayalıklarına çarpar ve paramparça olurlar. Ölü Ozanlar Derneği edebiyatı, edebiyat eğitimini ve genelde eğitim olgusunu sorgulayan düşünsel arka planı ve unutulmaz karakterleriyle yıllarca zihnimizde yaşamayı sürdüren yapıtlardan. Okul ortamına ‘içeriden’ bakan romanlar çoğu zaman daha inandırıcı ve gerçekçi görünür okurlara. Bunlar arasında, önce Gönülçelen; daha sonra Çavdar Tarlasında Çocuklar adıyla yayımlanan J.D. Salinger’ın romanı en dikkate değer olanlardan. Romanın bir bölümü yatılı okul mekânında geçiyor. Ergenliğin bütün sorunlarını derinlemesine yaşayan, asi, öfkeli, sabırsız ve küfürbaz roman kahramanı Holden’ın bakış açısından hem okul ortamını, hem büyüklerin dünyasındaki çelişkileri dikkatli, titiz ve eleştirel bir yorumla, sivri dilli bir ergenin anlatımıyla okuyoruz. “Anlatacaklarımı gerçekten dinleyecekseniz, herhalde önce nerede doğduğumu, rezil çocukluğumun nasıl geçtiğini, ben doğmadan önce annemle babamın nasıl tanıştıklarını, tüm o David Copperfield zırvalıklarını filan da bilmek istersiniz, ama ben pek anlatmak istemiyorum. Her şeyden önce ben bu zımbırtılardan sıkılıyorum” şeklinde başlıyor Salinger’ın o ayrıksı romanı. Başka bir kültüre geçersek, ünlü Kırgız yazarı Cengiz Aytmatov’un İlk Öğretmen (1962) adlı romanını da anabiliriz. İlk Öğretmen’i, ülkemizde 1980 öncesinin idealist gençliği de ilgiyle ve duygulanarak okumuştu. Öğretmen Duyşen’in Okulu, yüksek bir tepede kavakların ‘devrim şarkıları’ söylediği yerdedir. Her yanından keskin ayazların girdiği derme çatma barakada, yerdeki samanların üzerinde çocuklar, soğuktan morarmış elleriyle ders yapmaya çalışırlar. Duvarda Lenin’in portresi vardır… Oldukça eskimiş, kenarları yıpranmış bu resim, okulun dört duvarının tek süsüdür. Kimsenin okuma yazma bilmediği köyde, çoğu köyün dışına hiç çıkmamış Kırgız çocuklarına, Sovyetlere uygun şekilde yetişmeleri için Kızıl Ordu’da öğrendiği bilgileri aktarmaya çalışan partizanın öyküsüdür İlk Öğretmen. Bir ideal ya da ideolojinin emrindeki ‘eğitim’ bütün yüzleriyle bu romanda da kendini gösterir. Bizde ‘okul ve sınıf ortamı’ denilince Rıfat Ilgaz’ın Hababam Sınıfı en başta anımsanan yapıttır. Mizahi ve aynı zamanda duygusal bir bakış açısıyla “öğrenci yaramazlıkları” tatlı tatlı anlatılırken karakterlerin her biri ayrı bir dünya olarak okura yansır bu romanda. Gülmece, masum yaramazlıklar, tiplemelerin başarısı, satır aralarında sezdirilen eğitim sistemi eleştirisi ile unutulmaz okul romanları klasiği ve kült bir yapıttır Hababam Sınıfı. Okul idarecisi Mahmut Hoca, tatlı- sert bir tarih öğretmenidir. Öğretmenlerin çoğu ezberci eğitim sistemini harfi harfine uyguladıkları için romanda trajikomik sahneler yaratırlar. Ferit Edgü, O/ Hakkâri’de Bir Mevsim’de (1977) , Hakkâri’nin bir dağ köyünde tek başına köylülerle bir arada kalan öğretmenin yaşantısından yola çıkarak hem köy gerçeklerini hem de öğrencilerine sevgiyle yaklaşan, köylülerle iletişim kuran, onlarla özdeşleşen bir aydının iç dünyasını şiirsel bir dil ve farklı kurgu teknikleriyle sergiler. Edebiyatımızda ‘okul’ konusundaki en sancılı metinleri Füruzan yazmıştır. Füruzan’ın çocuk karakterlerinin okulla ve eğitimle ilgili çelişkileri dikkatimizi çeker. Eskilerde daha fazla göze batan seçkincilik, yaşamın her alanındaki ayrımcılık, eğitim kurumlarına da yansımaktadır. Parasız Yatılı’daki (1974) Sabah Eskimişliğin, Özgürlük Atları gibi öykülerindeki yoksul çocuklar, sınıfta hak ettikleri ilgi ve kabulü göremezler, ne öğretmen ne de yöneticiler değer verir onlara. Kızılay mutfağından yemek yerler. Başarıları görmezden gelinir. Öğretmenler katı, sevgisiz ve aşırı kuralcı davranırlar. Parasız yatılılık, eğitim sistemi içinde yoksul çocuklar için tek kurtuluştur. Zekâ ve başarısıyla bu zorlu sınavı aşınca yükselme olanağı verilir yoksul ve yetim çocuklara. Öyküdeki, “Parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir. Hiç gecikmezler” cümlesi, manidar bir biçimde durumu özetler. Sevda Dolu Bir Yaz’daki (1999) Yaz Şarkıları’nda okulun ve eğitimin rengi gridir, kurşun rengi bir ağırlıkla ezer yoksul çocukları. Eskimiş önlükler griye döner; kurşun rengiyle ağırlaşır yoksul kızın bedeninde. Okula gitmeden alfabeyi söken, çabuk kavrayan, belleği güçlü olan Şehrazat, erken yaşta, kendisine bol gelen okul önlüğü giydirilerek okula gönderilir. Sık sık ağlayan küçük kızın sorunlarının bir boyutu da okul korkusudur. İncinmiş ruhsal durumu, korku nedeniyle daha zorlu bir hal alır. Okul ve eğitim ortamlarındaki ayrımcılığı, sevgisiz ve katı davranan kimi eğitimcileri, öğrenci penceresinden etkili bir biçimde dile getirir Füruzan. Okul ve öğretmen konusunda yazılan en popüler roman Reşat Nuri Güntekin’in kaleme aldığı Çalıkuşu’dur. (İlk basım 1922) Yazarın önce İstanbul Kızı adıyla tiyatro oyunu olarak düzenlediği, daha sonra romana dönüştürdüğü bu roman da iyi eğitim görmüş, aydın, İstanbullu bir genç kızın, kendi duygusal yaralarından uzaklaşmak için Anadolu’ya bir ilkokul öğretmeni olarak gidişi ve sonrasında yaşadıklarını öğretmen Feride’nin günlüğü biçiminde aktarımıyla ve akıcı diliyle dikkati çekmiş ve uzun yıllar boyunca çok okunmuş olan bir yerli klasiktir. Bu romanın da filme alınması, hem anlattıklarının ilginç ya da hareketli oluşundan hem de geniş bir okur kitlesine ulaşmış olmasından kaynaklanır. Çalıkuşu romanını Cumhuriyet idealine eklemlendirmek mümkündür. Roman olayı Cumhuriyet öncesinde geçiyor olsa da Feride Öğretmen, Cumhuriyet’in aydın kadın öğretmenlerinin prototipi olarak görülebilir. Kenan Akyüz’ün deyişiyle; “Romanın dikkat çeken en önemli özelliği, İstanbul’da bir Fransız okulunda (Dam De Sion)yetişmiş olan bir genç kızın, bir romanda, ilk defa, üstelik Anadolu’nun kasaba ve köylerinde öğretmen olarak yer alması, kendisini öğrencilerine adaması, bu uğurda çeşitli zorluklara göğüs germesidir.” Reşat Nuri, Acımak’ta, (1928) görev duygusunu çok abartılı yaşayan “başöğretmen” Zehra Hanım’ın trajik serüvenini, ikinci bölümden itibaren “günlük” biçiminde kurgulamıştır. Temizlik, fedakârlık, titizlik hastası olan Zehra, insanlığın en önemli duygularından olan “acımak” tan yoksun kalmıştır. Zayıflığa ve düşkünlüğe asla tahammül edemez. Hangi şartlarda olursa olsun yapılan bir hata için asla özür kabul etmez, hiçbir gerekçe tanımaz. Babasından kalan günlüğün tümünü okuyan Zehra, aslında babasının ne kadar iyi bir insan olduğunu görür ve derin bir pişmanlık yaşar. Burada “vazifeşinas ve fedakâr” kadın öğretmen, yaşadıkları nedeniyle yitirmiş olduğu acıma duygusunu yeniden kazanır; bağışlamanın erdemini içinde duyumsar. Halide Edip’in Tatarcık (1939), romanındaki Lâle de aydın, başarılı ve örnek bir genç öğretmendir. Tatarcık, Halide Edip’in, İstanbul yakınlarındaki Poyraz köyünün yoksul insanlarını anlattığı bir roman. Suat Derviş’in o yıllardaki değerlendirmesiyle; Tatarcık’taki Lâle, “Müellifin iddia ettiği gibi kendi neslinden herhangi bir Türk kızının ayrı ayrı ve biraz da aykırı cephelerini nefsinde toplamış olan genç bir mahlûk değildir. O daha fazla Poyraz köyünün müspet tipi, müellifin genç Türk kızlarına, hatta genç Türk erkeklerine örnek olarak vermek istediği bir numunedir. O, bu köy halkının en basitinden en yükseğine bilaistisna hepsini şaşırtmaktadır''. Hayatını çalışarak kazanan, kolej ve üniversite tahsili yapan, yalılarda İngilizce dersi veren, köy yollarında bisikletle dolaşan, köylüye yol yordam gösteren bir kızdır Lâle. Suat Derviş, bu öğretmen tipini eleştirir; modernleşmenin ve uygarlaşmanın yüzeysel bakışla, biçimsel yorumlarla gerçekleşemeyeceğini belirtir. Halkın gerçek sorunlarını göremeyen, yaşamın üst yüzünü gösteren Tatarcık’ın Batı kültürüyle Doğu geleneklerini sadece şeklen birleştiren bir kadın portresi çizdiğini ifade eder. Romanlarda idealize edilen kadın öğretmen tiplemeleri, gerçekten de Cumhuriyet kadını için bir model oluşturmuştur. Bu romanlardaki genç kadın öğretmenler, yeni devletin yaratmak istediği kadın tipinin birer örneği oldukları kadar, hem okulda hem de çevrelerindeki çalışmalarıyla devletçe gerçekleştirilen aydınlanma dönüşümünün birer vasıtası konumundadırlar. Ancak, Suat Derviş’in de vurguladığı gibi, halkın sorunları aydınlanma ile sınırlı olmadığı için, bu romanların çoğundaki kadın öğretmenler, yazarın ve resmi kurumların sözcülüğünü yapan, onlardan bağımsız yaşam bulamayan kişiler olarak görünürler. Aydınlanmacı izlek üzerinden giden Mahmut Makal’ın Bizim Köy’ünden(1950) itibaren oluşturulan bazı ‘köy romanları’nda da okul-öğretmen konusu aynı bakış açısıyla yinelenmiştir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Sahnenin Dışındakiler (1950) romanında Vefa Sultanisi tarih öğretmeni İhsan farklı bir öğretmen olarak dikkati çeker. Paris’te uzun süre kalan İhsan, alışılagelen öğretmenler gibi değildir. Roman kişilerinden Cemil’in anlatımıyla “... Onun gelişiyle mektebin ve biraz da kafamızın muvazenesi altüst oldu. … Dersler daha ilk gün bildiğimiz ders olmaktan çıkmıştı. Bize anlayıp anlamadığımızı hiç aklına getirmeden, şiirden sanattan Akdeniz Medeniyetinden ve hususiyetlerinden, geçmiş şeylerden bahsetmeye başladı. Şiir okuyor, Kartive-Laten’deki talebe hayatını anlatıyor, hocalarından bahsediyor, fikrin hayatla münasebeti olması lüzumunu söylüyor,“ Az okuyoruz, hattâ “hiç okumuyoruz ve galiba hiç düşünmüyoruz, diye şikâyet ediyordu. Bilhassa çocukça olduğunu bildiği halde okuduğumuz şeyler üzerinde bizimle konuşuyordu.” Bu öğretmen, öğrencilerini önce okumaya ve düşünmeye davet eder; dayatılan şablonları öğrencilere aktarmaz. Bu yazı bağlamında, kişileri üniversite öğretim üyesi olan iki romandan da söz edebiliriz; biri Orhan Pamuk’un Sessiz Ev (1983) diğeri de Adalet Ağaoğlu’nun Ölmeye Yatmak (1973) romanları. Sessiz Ev’de tarih doçenti Faruk, arşivde okuduğu tarihi metinlerdeki şeriyye sicillerindeki kahramanlarla empati kuran bir tarihçidir. Yazar, bir bilim adamı olan tarihçi ile geçmişten kalmış bir vesika arasındaki ilişkiyi sanki yaşanmış gibi ifade edebilmiş, geçmiş-şimdiki zaman arasında, tarihçi vasıtasıyla kurgusal bir köprü kurmuştur. Ölmeye Yatmak, akademisyen Aysel’in iç hesaplaşmalarından ve kendisiyle yüzleşmelerinden oluşur. Aysel yaşamına son vermeye karar vermiştir. Bir otel odasında, yatağa uzanır ve ölümü beklemeye başlar. Geçmişe ait bütün olaylar ve ayrıntılar su üstüne çıkmaya başlar: çocukluğu, gençlik yılları, okuma mücadelesi, eşiyle tanışması… kendi yaşamına, yaşadığı toplumsal dönemin panoraması eşlik eder. Romanın bir yerinde Aysel, “Yeterince saygıdeğer değilsem değilim. Her şeyde haklı ve doğru olmak için her şeyin haklı ve doğru olması gerek” der. ‘Saygıdeğer olma’ ağırlığı, öğretmen/okumuş kadının sırtına toplumsal bir yük olarak vurulmuştur; Aysel bu yükü taşımak istemez artık. İç yolculuğun arka planında, toplumsal dönem yer alır. Tarihçi Faruk, Sessiz Ev’de ikincil karakter olarak dururken, Ölmeye Yatmak’ta Aysel anlatının merkezindedir. Sonuçta, okullar var oldukça okul-öğretmen-öğrenci romanları yazılmaya ve okunmaya devam edecek. Aslolan hayat; eğitimin hayat karşısında ve hayatın içindeki durumu. Hiçbir eğitim sistemi yaşamın tümünü kucaklayamasa da, insana/insanlığa önem ve değer veren; sürekli yaratıcılığa, bilime, aydınlığa açılan demokratik bir eğitim anlayışı, başlıca toplumsal amaçlardan biri olmalıdır. Eğitimdeki yapı ve uygulamalar olumlu yönde geliştiğinde, bu durum, edebiyatta da tema, karakter, olay kurgusu vb. açılardan karşılığını bulacak; yepyeni, farklı, özgün, sıra dışı okul romanlarına ufuk açacaktır diye düşünüyorum.  

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR