Kurmaca Metinlerde Anlatmak ve Göstermek
31 Ocak 2020 Edebiyat

Kurmaca Metinlerde Anlatmak ve Göstermek


Twitter'da Paylaş
2

Edebiyat ödülleri ve satış rakamları kurmaca metinler hakkında bize ne söyler?

“Elealılar hareketi reddettiği zaman, Diyojen, herkesin bildiği üzere, bu görüşe bir muhalif olarak öne çıktı. Kelimenin tam anlamıyla öne çıktı, çünkü ağzından tek bir kelime bile çıkmadı ama birkaç kere ileri geri gidip geldi, böylece de onları yeterince reddettiğini düşündü.”*

Aslında bu kadar basit. Ama bir şeyin basit olması hiçbir zaman kolay olacağı anlamına gelmez. Anlatmak mı göstermek mi, başka bir deyişle metinde kullanılan anlatım tekniğinin hangisi olduğunu nasıl anlar, bu iki tekniği birbirinden nasıl ayırt ederiz? Her şeyden önce anlatıcının nasıl kullanıldığına bakmakla başlanabilir çünkü anlatılarak aktarılan metinlerde en sık rastlanan sorunlardan biri anlatıcının hatalı kullanımıdır. Birinci ya da üçüncü tekil şahıs anlatıcı seçilir ve yazar, bu anlatıcı aracılığıyla aktarmak istediği olay örgüsünü çeşitli açıklamalar yaparak özetler. Böyle bir kullanım yazara sınırsız bir özgürlük alanı tanırken okuru aynı alana hapseder. Okur açısından yaratıcılığın rol oynamadığı bu anlatımda okurun tek şansı yazarın  (anlatıcı aracılığıyla) anlattıklarına inanmaktır. Peki başarılı olur mu, başka bir deyişle, okur hakikaten de kendisinin yok sayılmasına izin verir ve bir an olsun zihninde deneyimlemeden ne anlatırsa ona inanır mı?

“Halk çektiği sıkıntılardan ötürü yakınmaya başladı. Rab bunu duyunca öfkelendi, aralarına ateşini göndererek ordugahın kenarlarını yakıp yok etti. Halk Musa'ya yalvardı. Musa Rab'be yakarınca ateş söndü.

Musa herkesin, her ailenin çadırının önünde ağladığını duydu. Rab buna çok öfkelendi. Musa da üzüldü. Rab'be, ‘Kuluna neden kötü davrandın?’ dedi. ‘Seni hoşnut etmeyen ne yaptım ki, bu halkın yükünü bana yüklüyorsun?’”

fulya kılınçarslan

Tora’nın dördüncü kitabı olan Çölde Sayım’dan alıntılanan bu kısımlar bize gösteriyor ki, okurun yok sayılmak ve ne anlatılırsa ona inanmak konusunda herhangi bir sıkıntısı yok. Hatta kimi zaman bir an olsun sorgulamadan öyle kolay, öyle derinlemesine ikna oluyor ki, sırf bu yüzden insan bile öldürebiliyor. Ama kutsal kitaplar ya da İlyada ve Odysseia gibi klasik metinler bir yana, asıl tuhaf olan, binlerce yıllık bu anlatım tekniğinin günümüzde hâlâ varlığını sürdürüyor oluşu. Nitekim yaşadığımız kültüre oldukça uzak bir mecradan, Tora’dan alınmasına rağmen bu kimliği belirsiz ancak Tanrı’nın öfkelendiğini bile görebilecek kadar her şeye kadir anlatıcıya hepimiz aşinayız.  Okuduğumuz öykü ya da romanlarda sık sık karşımıza çıkan bu anlatıcının güncel sürümü Tanrıyla aşık atmıyor ancak çok daha basit ifadelerle olur olmaz yerde beliriveriyor.

“Hava çok soğuktu. Oda gereğinden fazla dağınıktı. Ceren üşümüştü. Remzi çok uzun bir adamdı. Çilekler sulu ve kırmızıydı. Güneşin batışı muhteşemdi.”

Bu sözleri sarf eden bir anlatıcının her şeye kadir olduğu ortada ama bir o kadar da kör çünkü detayların farkında değil. Tek yaptığı sıfatları kategorize etmek ve bir papağan dili ne kadar kabiliyetle kullanırsa aynı kabiliyetle bildirimde bulunmak. Denny Martin Flinn, senaryo yazarlarına şöyle söyler: “Bize ne bilmemiz gerektiğini anlatmayın. Ne bilmemiz gerektiğini gösterin.” Elbette senaryoyla öykü ya da roman arasında teknik açıdan çok büyük farklar var ama temel anlayış oldukça açık: anlatma, göster. Peki nasıl?

Detayların kullanımı

Anton Çehov’un 1886 yılında kardeşi Alexander’a yazmış olduğu mektuba göz atalım: 

“Doğa tasvirleri yapmak isteyen biri küçük ayrıntılar üzerinde öylesine durmalı ve onları öylesine muntazam bir biçimde bir araya getirmelidir ki, okur gözlerini kapadığı zaman zihninde bir resim oluşsun.  Kırılmış bir şişeden arta kalan cam parçası değirmende küçük, parlak bir yıldız gibi ışıldadı ve bir köpek ya da bir kurdun kara gölgesi top misali yuvarlanarak geçti, dersen bunun anlamı mehtaplı bir geceyi tasvir ediyor olduğundur.”**

Öyleyse bir şeyleri göstererek aktarmak için her şeyden önce detaylara ihtiyacımız var. Ya  “mehtaplı bir geceydi” diye kestirip atacağız ya da “detayları kullanarak okurun zihninde mehtaplı bir gece resmi oluşmasını sağlayacağız”.  Ve detay dediğimizde elimizde iki temel malzeme bulunur. Bunlardan ilki çevresel gözlemden edinilen izlenimlerdir ikincisiyse hareketler. Mesela havanın soğuk olduğunu aktarmak için doğrudan, “O gün kasabada hava çok soğuktu” demek yerine çevresel gözleme başvurulabilir ve, “Belediye gün boyu yaptığı anonslarla kasaba sakinlerini boyu bir metreyi aşan buz sarkıtlarına karşı uyardı” denebilir. Benzer biçimde bazı çevresel koşullar ve bu koşulların karakterde yarattığı değişimler bizzat karakterlerin hareketleriyle aktarılabilir: “O gün hava çok rüzgârlıydı, Ceren çok üşümüştü” değil de, “Ceren boynundaki atkıyı burnuna kadar çekti, paltosunun yakasını yukarıya kaldırıp rüzgâra karşı yürümeye başladı” gibi.

Ancak detay kullanımında dikkatli olmak şart çünkü detaylar bir metnin içini doldurmak için başvurulacak yazım nesneleri değil aksine metnin iskeletini oluşturan yapı birimleridir. Karayolu inşa ettiğinizi düşünün, ama elinizde beş ton tuğla var ya da binlerce kiremit, kapılar hatta  altın varaklı çerçeveler. Bütün bunlarla ne yapabilirsiniz? Karayolu yerine bir ev mi? Sonuç itibariyle detayları hatalı kullanmak ya da detay dendiğinde bambaşka bir şey algılamak metnin kurmacaya değil de başka bir amaca hizmet etmesine ve sıklıkla rastlanan bazı sakıncaların ortaya çıkmasına sebep olur.

fulya kılınçarslan

Detay kullanımında denge-Süslü anlatım

Detayların yakalanabilmesi elbette ancak iyi bir gözlemle mümkün. Şayet kolay gözlemlenemeyecek bir hikâyeniz varsa –mesela Everest’e tırmanan bir karakterin hikâyesi– bu konuda yazılmış kitaplardan, filmlerden ya da konu gerçek hayatla ilintiliyse belgesellerden faydalanabilirsiniz. İyi bir gözlem yapmadınız ancak etkili bir atmosfer oluşturmaya çalışıyorsunuz, işin doğrusu pek şansınız yok ama ne yazık ki genel eğilim başka yönde. Gözlem olmadığı zaman metinde açılan boşluklar zincirleme sıfat tamlamalarının oluşturduğu bitmek bilmeyen tasvirlerle ya da metin açısından anlam taşımayan benzetmelerle tıka basa doldurulmaya çalışılır. Süslü anlatım olarak tabir edilen bu kullanıma genellikle Ortadoğu ülkelerinin edebiyatlarında sıklıkla rastlanması tesadüf değil çünkü hem çeşitli yasaklar dolayısıyla gözlemin sınırlı olduğu kapalı bir yapı söz konusu hem de her şeyin şatafata ve göz boyamaya dayalı olduğu bir gösteri toplumu. Dış dünyaya ait izlenimlerin gereksiz benzetmelerle ve çeşitli söz sanatlarıyla abartıldığı süslü anlatım, günümüzde çoğu okurun hoşuna gitse de evrensel kurmaca açısından tercih edilecek bir anlatım değil.  Az önce belirttiğim gibi bir karayolu inşa ediyorsunuz ancak elinizde altın varaklı çerçeveler var. O çerçeveleri alıp karayolunun kıyısına dikmeniz herhangi bir işe yarar mı? Daha somut bir örnek:

“Çatılardan inen gümüşi sarkıtlar Ceren’in kalbini deşecekmiş gibi parıldıyor, yılan misali kıvrılarak kasabanın dışına uzanan yolun iki yanında başları arşa değecekmişçesine uzanan görkemli ağaç dallarının çatırtısı ceylan adımlarıyla ağır ağır yüreğine yaklaşan kıyameti söylüyordu.”

Oysa aktarılmak istenen sadece havanın soğuk olduğu ve Ceren’in rüzgârlı bir günde yolda yürüdüğü. Gerisi tamamen safsata.

Açıklama ve yorum

Açıklamalara ve şahsi görüşü kabul ettirmeye yönelen aşırı yoruma genellikle anlatıcının suiistimal edildiği daha doğrusu yazarın, kendi görüşlerini okura dayatmak için anlatıcıyı bir araç olarak kullandığı metinlerde rastlarız. Bu metinler egoist metinlerdir, okura hiçbir biçimde alan bırakmazlar. Anlatıcının tek yönlü kullanımı karakter oluşturulmasına imkân vermediğinden bayağı ve tutarsızdırlar:

“O gün kasabada hava çok soğuktu. İlkokulda öğretmen olan ve kadın olmakla gurur duyan Ceren, okuldaki kadın öğretmenlere yapılan haksızlara dayanamayıp okul müdürünün karşısına çıktı. Okul müdürü erkekti ve bütün erkekler gibi o da ayrımcıydı. Ceren bütün hemcinslerini temsilen göğsünü gere gere kadınlarla erkeklerin eşit olduğunu, ayrımcılığı kabul etmediğini söyledi. Okul müdürü güldü, O zaman sizi de askere alsınlar, dedi, madem eşitiz, gidin cephede biraz da siz ölün. Ceren bu sözleri duyunca yıkıldı. O ne diyor adam ne anlıyordu. Kadınların yüz yıllardır haklarını elde etmek için verdikleri  bu şanlı mücadele, okul müdürünün umurunda bile değildi. Ceren çok sinirlendi. Koşarak odadan ve öğretmen olduğu okuldan çıktı, müdüre olan aşkını kalbindeki eşitlik mücadelesine gömüp kasabanın dışına uzanan yolda yürümeye başladı.”

Bu paragraf kadar kötü değil elbet ama raflar yine de benzer tipte metinlerle dolu. Dolayısıyla bu kısa paragrafın içerisinde neler var göz atalım: anlatıcının suiistimali, sürekli yinelenen gereksiz açıklamalar, okura alan bırakmayan genellemeler, yazarın kişisel görüşünden etkilendiği bariz biçimde belli olan abartılı yorumlar, kuklayı andıran bir karakter ve tutarsızlık. Peki nasıl oluyor da kurmaca tekniği açısından yetersiz olduğu aşikâr bu tip metinler yayınevleri tarafından yayımlanıyor ya da yayımlanmakla kalmayıp çok satan hatta ödül alan birer kitap hâline gelebiliyor?

Mesele gerçekten teknik mi?

Gerek İngiltere gerekse Amerika’daki yaratıcı yazarlık derslerinin içeriğine göz attığımızda anlatıcı seçimine, bakış açısına ve anlatmakla göstermek arasındaki ayrıma fazlasıyla önem verildiğini görebiliriz. Öyle ki bu ayrımın kavranabilmesi için çeşitli alıştırma kitaplarına, çalışma kâğıtlarına rastlamak bile mümkün. Belki de sırf bu yüzden Amerikan ya da İngiliz edebiyatlarında teknik sorunlara pek rastlanmaz. Yayımlanmış roman ve öykü kitaplarının büyük bir kısmı teknik açıdan kusursuza yakındır. Bu konuda Türkiye’de de yazılmış yeterli miktarda kitap var ve her biri, neyin nasıl olması gerektiğini gayet açık bir dille anlatıyor. Ama iş yazılan ve yayımlanan metinlere geldiğinde görüyoruz ki, yazarlar kurmaca tekniğinden haberdar değiller ya da umursamıyorlar. Öyleyse çeşitli olasılıklar söz konusu, ya gerçekten kurmaca üzerine okuma yapmayan –hatta ne yaptığını bilmeyen ama bunu tuhaf bir algıyla özgürlük/yaratıcılık/deneysellik olarak adlandıran– bir yazar profiliyle karşı karşıyayız ya da yazarların seçimi, her şeye hâkim bir anlatıcı vasıtasıyla masal anlatır gibi hikâye anlatmak. Peki niçin? Satış rakamları ya da edebiyat ödülleri bu tip metinlerin yazılmasına ön ayak oluyor olabilir mi?

Şayet araştırmaya meraklı bir okur, çok satan ya da ödül alan metinlere şöyle bir baktığında büyük bir kısmının her şeye hâkim bir anlatıcı tarafından masal misali anlatıldığını ve -yukarıda abartılı bir versiyonu bulunan- çok sayıda teknik hatayı aynı anda ancak örtülü bir biçimde içerdiğini rahatlıkla görebilir. Bütün bunlara bir de basit ifadeleri, gündemden devşirilen bayağı sahneleri, göstermelik ve yüzeysel bir ideolojiyi ve yazarın şahsında tezahür eden tanınma ya da bilinme açlığını ekleyin. Satış süreci işin içinde ticari işletmeler bulunduğundan biraz çetrefil bir konu ve tartışmak için ayrı bir alana gereksinim var ancak bu tip metinlere verilen edebiyat ödülleri için ne söyleyebiliriz?

Elimizde ilk bakışta birbiriyle alakasızmış gibi görünen iki organik aygıt var. Bunlardan biri satış rakamları ötekiyse edebiyat ödülleri.  Aygıt diyorum çünkü edebiyat da içinde yaşadığımız sistemin bir parçası. Ancak bu sistem, bireylerin zorla içine yerleştirildiği, tepeden inme mekanik bir yapı değil aksine, bireylerin iradesiyle sürekli değişen organik ve hareketli bir oluşum. Asıl sıkıntıysa bireylerin bu sistemi kendi iradeleriyle oluşturduklarını fark etmemeleri ya da fark etseler bile hazır düşünce kalıplarına yapışık yaşadıklarından bu iradeyi kullanamamaları. Basit bir örnek, yüz kişilik bir yazar grubuna herhangi bir edebiyat ödülünü almak isteyip istemeyeceğini sorun, muhtemelen büyük bir kısmından evet yanıtını duyarsınız. Bir yazar niçin ödül almak ister? Üstelik çoğu yazarın ödül almanın niçin kendisi için önemli olduğunu ya da törenlerde, “Bu ödüle layık görülmekten dolayı gurur duydum” benzerinden standart ifadeleri sarf ederken ödül almaktan dolayı niçin gurur duyduğunu sorgulamadığına eminim.  

Türkiye’de yazarlar aldıkları ödüllerle bakışadursunlar, kurmaca ve deneme yazarı Daniel Mendelsohn’ın The New York Times tarafından yayımlanan yazısında bu konuyla ilgili derlediği bazı söylemlere göz atalım:

Amerikalı yazar Mery Lee Settle, Amerikan Ulusal Kitap Ödülü’nü aldıktan sonra: “Şimdiye kadar yaşadığım en tatsız deneyimlerden biri.”

Toni Morrison’ı alt ederek Amerikan Ulusal Kitap Ödülü’nü alan yazar ve aktivist June Jordan: “Edebiyat açısından anlam ifade eden tek tasdik türü”

Ulusal Kitap Eleştirmenleri Birliği Ödül komitesinde yer alan eleştirmen Carlin Romano: “Çoğu zaman ne yaptığımızın biz de farkında değiliz ancak bunu örtbas ediyoruz.”

Amerikan Ulusal Kitap Ödülü sahibi eleştirmen ve yazar Paul Fussel: “Külliyen bir tarafsızlık, bütünlük ve kültürel güvenlik eşkali.” 

Ve yine Paul Fussel, Pulitzer kurgu dışı ödül komitesinde jüri olarak yer aldığında: “Her seferinde bir felaket.”***

Türkiye’deki yazarların ödüllere olan bakış açısı bir yana okurların, daha doğrusu histeri derecesinde yazara hayranlık besleyen okurların ödülleri nasıl gördüğüne bakmalı. Mesela Elif Şafak, Booker’ın uzun listesinde aday olarak yer aldığında sosyal medyada gerçekten ilginç paylaşımlar vardı. “Gururumuzsun Elif Şafak, kazanacaksın.” “Seni kimse yenemez.” “Elif Şafak, seni alt etmek isteyenlere göster gününü.”  

Edebiyat ödülünden mi bahsediyoruz yoksa altılı ganyan bayiinde at yarışı mı izliyoruz seçmek gerçekten çok güç. Üstelik bu tip yorumlarda bulunanlar arasında sadece okurlar yok, yazarlar ve çevirmenler de var.  Öyleyse Mendelsohn’un sorularının tıpkısını -bilhassa bu tip altılı ganyan yorumlarıyla kendisini ortaya atan yazar ve çevirmenlere- sormalı. Gerçekten edebiyat ödülleri neye hizmet ederler? Belirledikleri değerler estetik midir yoksa ticari mi? Ve jüri nasıl karar alır? Mendelsohn, bu soruların neredeyse edebiyatın kendisi kadar eski olduğunu belirterek tragedyanın doğuşuna işaret ediyor:

“Obsesyon derecesinde ödüllere ve sıralamalara takıntılı olan Yunan toplumu (oldukça tanıdık) her bahar Atina’da dev bir festival düzenler, bu festivalde her seferinde üç oyun sergilenir ve performanslar bittikten sonra birincilik, ikincilik ve üçüncülük ödülleri verilirdi. Nasıl ki, şu an bahsi geçen ödüller olduğunda edebiyat çevrelerinde tartışmalar dile getirilir o zaman da benzer tartışmalar yaşanırdı. Mesela Aristoteles’in mükemmel bir tragedya olarak nitelediği Sophokles’in Kral Oidipus’u ancak ikinci olabilmiş ve yine Aristoteles’in bütün dramaturglar arasında ‘en trajik’ olanı dediği Euripides, yarım asırlık ömrü boyunca sadece beş kez birinci olabilmişti – Medea ile ancak üçüncülüğü almıştı.”

Anlaşılan o ki, aynı satış rakamları gibi ödüller de nitelik konusunda bir ölçüt değil. Peki meseleye anlatım teknikleri açısından baktığımızda niçin ödüller bahsettiğimiz teknikle yazılan (her şeye hâkim anlatıcı tarafından masal gibi anlatılan) bu metinlerin “başarılı” metinler olduğu algısını yaratırlar? Çok basit, çünkü sistem düşünmenizi, hayal gücünüzü kullanmanızı, soru sormanızı ve bir şeyleri sorgulamanızı değil sadece ne söylenirse ona inanmanızı ister.

fulya kılınçardslan

“’Yok edeceğim insanı yeryüzünden.’' İşte böyle diyor Rab. Yolumdan dönenleri, bana yönelmeyenleri, kılavuzluğumu istemeyenleri buradan yok edeceğim.” (Sefanya 1:3, 4-6)

Ama bu sistem önceden de belirttiğim gibi tepeden inme bir mekanizma değil. Aksine hepimizin içinde yaşadığı ve yarattığı organik bir düzen. Organik olması dolayısıyla da manipülasyona açık – mekanik sistemler nasıl kurgulanırsa öyle çalıştırlar ve manipülasyona gereksinim duymazlar. Organik sistemlerin istenen doğrultuda yapılandırılabilmesiyse ancak manipülasyonla mümkündür. Kısacası diyebiliriz ki, hepimiz iç içe geçmiş kapalı sistemler dizgesinin bizzat içinde yaşıyor ama aynı zamanda düşünce, fikir ve davranışlarımızla bu sistemleri yaratıyoruz. Dolayısıyla manipülasyon hiçbir zaman sistemin dışında bir yerden gelmez. Aksine içerdedir. Örneğin töre cinayetleri.  Adam öldürmek toplumun büyük bir kısmının inandığı dini kurallar çerçevesinde günah ve otorite tarafından yürürlükte tutulan yasalar gereğince de suç olmasına rağmen töre, “öldür” dediği takdirde kişi ne dini ne de yasayı dinler. İç içe geçmiş sistemler dizgesi burada kendisini gösterir. Daha geniş olan sistem, eylemi suç ya da günah olarak nitelese bile şahsa daha yakın olan iç sistemin toplumsal yapısı töre marifetiyle şahsı manipüle etmekte daha etkindir. Böylelikle töre hem tanrının hem de devlet otoritesinin üzerine çıkmış olur. Başka bir örnek, mesela toplum size kadının erkek karşısında aciz olduğunu söyler ve siz buna ikna olursunuz. Bir erkek toplu taşıma vasıtalarında bir kadının tacizine uğrasa bile zihninde kadın tarafından taciz edileceğine ilişkin bir düşünce olmadığından (toplum tarafından manipüle edilmiş ve sadece kadının tacize uğrayacağına inanmıştır) maruz kaldığı eylemin taciz olduğunun farkına bile varmaz hatta içinde bulunduğu yanılgıyı bir adım daha ilerletir uğradığı istismardan ötürü gururu okşanır. Ve açıkçası bunun, dayak yiyen ancak zayıf olduğunu düşünerek sessiz kalan bir kadının davranışının altında yatan düşünsel temelden pek de farkı yoktur – fark, uğranan zararda ortaya çıkar. Netice itibariyle sahip olduğunuz düşünce ve fikirlerin toplumun genel kabulleriyle manipüle edilmesine izin verdiğiniz ve o düşüncelerin hakikaten söylendiği gibi olup olmadığını ya da  gerçekten size ait olup olmadıklarını sorgulamadığınız sürece sistem asla değişmez.

Her şey birbirine bağlı olduğundan edebiyatı da bu sistemden ayrık tutamayız.  O yüzden şimdi de edebiyatla ilgilenen, kısmen dar bir çevreyi ele alalım. Şayet bu çevrede “A ödülünün” bir metnin niteliğini belirlemede ölçüt olduğu kanısı hâkimse o çevreye giren her yeni birey, A ödülünü bir ölçüt kabul eder ve A ödülünün verildiği metinleri kendisine örnek alarak benzer metinler yazmaya çabalar.  Jüri üyelerinin de bu toplumun birer üyesi olduğunu ve aynı manipülasyon içerisinde çoğu zaman farkında bile olmadan hep aynı yönde kararlar verdiklerini düşünürsek sonuç asla değişmez. Akla elbette bunun pek de kötü bir durum olmadığı gelebilir ancak bana kalırsa tam aksi  çünkü üretim hattından okurların payına düşen hep aynı kitaplar olur.  Olay örgüsünün her şeye hâkim bir anlatıcı vasıtasıyla masal ya da ergen günlüğü gibi anlatıldığı, yazarının olur olmaz açıklama ve yorumlarıyla her fırsatta ben buradayım dediği, okuru ve okurun yaratıcılığını yok sayan eş kopyalar. Sonra sıra satış rakamlarına gelir. Ödül alan kitapların satışı artar ve bu kitapların “nitelikli” olduğuna ilişkin illüzyon hem yazar hem de okurlar açısından ticari olarak tasdiklenmiş bir “gerçek” hâline gelir. Kısacası konu ister satış rakamları olsun ister ödüller, birbirinden olabildiğince farklıymış hatta birbirine zıtmış gibi görünen bu iki “değer ölçütü” arasında aslında hiçbir fark yoktur ve her ikisi de aslında bir metnin niteliği açısından tek başına belirleyici değildir.  

Peki madem herkes (hem yazar hem de okur) tek bir anlatıcının hâkim olduğu, masal misali anlatılarak yazılan metinlerden hoşnut, biz neyi tartışıyoruz?

Kurmaca üzerine düşünmek bir anlamda yaşam üzerine düşünmeye benziyor. Elinizde bir mikro kozmos var, üstelik bütün ipleri elinizde tutuyor ya da elinizde tuttuğunuz yanılgısına kapılıyorsunuz.  Dolayısıyla kurmacadaki her fikrin gerçek yaşamda da bir karşılığı var. Mesela anlatmak ve göstermek arasında yapacağınız muhtemel bir tercihin yaşamdaki karşılığı okur ya da yazar olmanıza göre değişkenlik gösterir. Şayet bir okursanız ya verili bilgiye inanır ve sorgulamadan her şeye ikna olursunuz (aynen kutsal kitaplarda olduğu gibi) ya da hayal gücünüzü kullanarak bir şeyleri doğrudan deneyimler, muhakeme kabiliyetiniz vasıtasıyla organik olduğunu belirttiğimiz bu sistemde değişiklik yaratabilecek kararlar alırsınız. Ve okur olmanın yanında bir de yazıyorsanız aktarmak istediklerinizi doğrudan anlatmayı tercih ettiğiniz her noktada benliğinizde saklı duran manipüle etme arzusunu ve otorite olmaya duyduğunuz açlığı ortaya çıkardığınızı unutmayın. Ama ne zaman ki, anlatmak yerine göstermeyi tercih edersiniz işte o zaman okurun iradesine, daha geniş kapsamlı ifade etmek gerekirse şahsi görüşlerinizi dayatmadan çevrenizdeki insanların varlığına ve birey oluşlarına saygı göstermiş olursunuz.

*Soren Kierkegaard, Tekerrür, Çev. Zeynep Talay, Pinhan Yay., 2014

**Anton Chekhov, How to Write Like Chekhov: Advice and Inspiration, Straight from His Own, Marlowe & Co, 2008

*** Daniel Mendelsohn, Whom or What Are Literary Prizes For, The New York Times, Nov. 2013


Twitter'da Paylaş
2

YORUMLAR


Zülfi Güren
Bazen su içer gibi okuyabiliyorum yazıları bazen mücadele ederek. Kurmaca metinler üzerine bu kadar detaylı bir yazıyı ilk defa okumama rağmen su içer gibi olmasa da bol karbondioksitli Beypazarı maden suyu ile karıştırılmış su içer gibi okudum. Yazıyı biraz anladığımı göstermek için bu yazıyı 1. tekil şahıs olarak yazmaya karar verdim. Aslında diğer şahıs kiplerinde nasıl yazacağımı bilmiyorum. Yazıyı anladığımı göstermenin niye gerekli olduğunu da bilmiyorum aslında. Bu yazıyı niye yazdığımı bildiğimi de söyleyemem. Kurmaca yazarı okura biraz hareket alanı bırakılmalı diyorsunuz ama bu bana pek iyi gelmiyor. Kolayca savrulabiliyorum. Zihnim okurken kaçacak bir delik bulsa uçup gidiyor. Sonra geri topla ki okuduğumu anlayabileyim (Şimdi buraya üç nokta ne güzel giderdi; yoksa iki nokta mıydı? Üç nokta bana fazla geliyor, nokta israfı gibi, iki noktalı yazıyorum. Arkadaşlarım bir şey bildiğimi zannedip itiraz etmiyor!). Fazla dağılmadan özetleyeyim: Yazınızı keyif alarak okudum (Keyif kelimesinin popülerliği ile ilgili bir şeyler karalamamak için kendimi tuttuğumu 'hissedersiniz' umarım). Neden bazı kitapları okurken ruhumun daraldığını açıklayabilir yazınız. Edebiyat dünyasına aşina olmadığım için uzaktan ödül ve çok satanlarla ilgili yapamadığım yorumlar için bana bir temel sağlamış da olabilirsiniz. Yazınızı bazı noktalardan eleştirmek, kendi yargılarınıza muhalefet ettiğiniz yerler var dememek için kendimi tutuyorum ama çok zorlanmadan. Başta söylediğim maden sulu suya bir damla mürekkep damlatmak gibi olur yani tadı da görünüşü de değişmez; lezzeti de. Elinize sağlık..
2:39 PM
Ercan Aydos
akıllı , tutarlı bir yazı ama asıl önemlisi güzel yazılmış bir yazı
1:28 AM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR