Sadece dil açısından baktığımızda bile yirmi yıllık politikaların sonucu olan bir felaketle karşı karşıyayız
Özel düşünceler… Çoğunluğun buna bile dayanası yok. Bu nedenle olsa gerek, herkes, değişik sözcüklerle aynı şeyleri söylüyor ve böylece iletişim kolaylıkla sağlanmış oluyor. Kafalarını yormadan birbirlerini anlıyorlar.
Yukarıdaki paragraf Ferit Edgü’nün Tüm Ders Notları isimli kitabından alındı. Tüm Ders Notları’nın ilk kez 1978 yılında yayımlandığını düşünürsek aradan geçen kırk üç yıllık sürede ne değişti? Görünüşte her şey, içerikte hiçbir şey. Herkes hâlâ aynı şeyleri söylüyor – ama bu sefer değişik sözcüklerle bile değil, hep aynı sözcüklerle.
Her şeyin aynı zamanda hiçbir şey olabildiği toplumlarda değişimin değer ölçüsü anca Hiçten Az olabilir. Ve Hiçten Az değişen toplumlar, henüz farkındalığını kazanamamış, birey haline gelememiş insanlardan oluşur. Birey haline gelemeyen insansa dış dünyadaki varlığını ispat etme zorunluluğu duyar. Tek başına olmayı beceremeyen bu insan mecburen çeşitli topluluklara katılır – insanın sosyal bir hayvan olduğu fantezisi. Fanteziler bir yana, “Biz” olmak, sağladığı teminatlar dolayısıyla “ben” olmaktan her zaman daha kolay, “biz” adına konuşmak, söylemin gücü sebebiyle “ben” adına konuşmaktan her zaman daha etkilidir. Bu yüzden liderler genelde “Biz” söylemini kullanırlar. Ne var ki, başlangıçta konforlu bir alan olan “biz,” ilerleyen dönemlerde mutlak tahakküme dönüşür ve özgün nitelikleri asimile etmeye başlar. İşte insanlar, kendi gelecekleri üstündeki kontrolü böyle kaybeder. Kontrol kaybıysa ufak toplulukların mikro iktidarlara dönüşmesine yol açar. Ve mikro iktidarlar sadece makro iktidarı şekillendirmekle kalmaz aynı zamanda kendi dilini de makro iktidarın diline dönüştürür. Böylelikle dil, hem değişim geçirir hem de istenen sonucu elde etmeye yönelik bir araç haline gelir. Nasıl ki, demokrasi adı verilen yönetim biçiminde fikir beyan etmek esastır, baskıcı yönetimlerde de susmak esastır. Demokrat görünen baskıcı bir yönetimdeyse aynı sonuç, dil zayıflatılarak elde edilir – konuşurmuş gibi görünen ancak kayda değer tek bir söz bile sarf etmeyen insanlar topluluğu. Türkiye güzel bir örnek. TRT arşivlerine şöyle bir göz atan ve kırk ya da elli yıl önce yapılan sokak röportajlarını izleyen herkes, eskiden lise öğrencilerinin kullandığı dilin, günümüz akademisyenlerden bile çok daha ileri, kelime dağarcıklarınınsa çok daha kapsamlı olduğunu rahatlıkla fark edebilir.

Peki ya edebiyat?
Şimdi, son yıllarda yayımlanmış ve okur tarafından hayli kabul görmüş üç farklı kitaptan aldığım paragraflara göz atalım.
Annem beni peşinden sürüklercesine sunak taşına doğru yürüyüp diz çökerek yalvarmaya başladığında akan burnumu kazağımın kollarına siliyordum Azize Brigid görmeden.
Sanat aşkı uğruna mağrur bakışlarına ve önemli laflar ediyormuş edalarına ve daha da beteri sahte tevazularına güç bela tahammül ettiği ego manyaklarının kendisini lütfen o patetik, sentetik ve sözde estetik personaları ile meşgul etmemelerini talep ettiği için mi?
Bir şeye anlam veremediğim vakitlerde daha sık, bana el kaldırıldığında yatak odasındaki ütüyü düşünüyorum. Korkuyorum ev yanarsa diye. O an dayağın şiddetini unutmak için mi, yoksa gerçekten evin yanmasından mı korkuyorum, bilmiyorum. Her halükârda ütü korkutucu bir şey.
Şu an bu yazıyı okuyan çoğu insan şunu sorabilir: İyi de ne var bu cümlelerde? (Aksi mümkün olsaydı zaten bu yazı yazılmazdı.) Elbette buradaki maksat dil polisliğine soyunup tek tek cümleleri incelemek ya da hatalı cümleleri ayıklayıp bunları sosyal medya malzemesi haline getirerek kitapların bütününe mal etmek değil. İlki Türkçe öğretmenlerinin işi, ikincisiyse sosyal medya meraklılarının. (O yüzden kitapların ve yazarların ismini vermeyeceğim.) Eleştirmenler nerede, diye sorulacak olursa eleştirmenin işinin yazarlara dil bilgisi öğretmek değil, nitelikli metinler üstünde çalışmak olduğunu söyleyebilirim. Hiçbir eleştirmen imlâ hatalarıyla, kelime tekrarlarıyla, karşılığı bulunmayan benzetmelerle ya da anlatım bozukluklarıyla dolu bir metin üstünde çalışmaz. Bu tip bir metne sadece gündemdeki konuları ele alıyor diye övgüler düzmekse zaten eleştiri sayılmaz.
Örnekler elbette bunlarla sınırlı değil. İster öykü türünde yazılmış olsun ister roman, çoğu kitapta bu zayıflatılmış dili ve dilin hatalı kullanımını görüyoruz. Maalesef çoğu okur, yazar ve hatta editör dildeki erozyonun henüz farkına varamadı. Çünkü ülkenin maruz kaldığı milli eğitim politikaları tam da bu sonuca ulaşmak için tasarlandı. Ve kişi, kendisini sosyal medyada istediği kadar muhalif ilan etsin, dille ilgili meselelerin ne boyuta vardığının farkında değilse aynı zamanda muhalif olduğu yapının nesnelerinden biri haline geldiğinin de farkında değil demektir.
Dil kullanımına ilişkin bu bozulmanın sorumlusu ne tek başına okur ya da yazar ne de editör ve yayınevleri. “Ne yapalım, sistem böyle, mahvettiler ülkeyi,” demekse boş boş konuşmaktan başka bir şey değil. Ve bütün bunlar var olan durumu daha kötüye götürmekten başka hiçbir işe yaramıyor. Zaman kapsülümüz yok ki, yirmi yıllık milli eğitim politikalarını geriye sarıp kullandığı dilin bile farkında olmayan genç okurlara, genç yazarlara, genç editörlere en baştan Türkçe öğretelim.
Çözüm nedir, diye soracak olursak oldukça basit, nitelikli kitaplar okumak. Tabii burada niteliğin ölçütünün satış rakamları, baskı sayısı ya da alınan ödüller olmadığını söylemeliyim – mesela yukarıya alıntıladığım üç paragraf da satış rakamları görece yüksek, baskı sayısı fazla ve ödül almış kitaplardan seçildi.
Sorun ve çözüm gayet net olduğuna göre, şimdi de dilin hatalı kullanımına örnek olması için en sık rastlanan iki kullanım tipinden bahsedeceğim. Bunlardan ilki, devrik cümlelerle oluşturulmaya çalışılan şiirsel anlatım, ikincisiyse kelime dağarcığının noksanlığından kaynaklanan gündelik dil kullanımı.
Şiirsel anlatım, dilin devrik kullanımı
Adı üstünde şiirsel anlatım değil mi? Yani bu anlatım biçiminin özgülendiği belli bir tür var. Düz yazı içinde sürekli devrik cümle kullanmak ya da içi boş benzetmelere başvurmak şiirsel anlatım değildir. Çünkü şair imgelerle yazar. Kurmaca yazarıysa cümlelerle. İkisi arasındaki farkı anlamak için nasıl düşündüğümüzü düşünmek yeterli. İnsan cümlelerle değil, imgelerle düşünür. Ne zaman ki bilinçli zihin devreye girer, insan o imgeleri cümleler halinde ifade eder. O yüzden gündelik dil kurallara bağlı kalmaz. İfadelerin çoğu düzensiz cümlelerden, deyimlerden hatta seslenmelerden oluşur. Şiir de tıpkı gündelik dil gibi kurallardan muaftır. Şairin elinde olay örgüsü ya da karakter gibi anlam üretebileceği unsurlar bulunmadığından anlam, imgelerle, çağrışımla ve nihayetinde söz diziminde yapılan değişikliklerle sağlanır. Şiirin kendine özgü usulleri düz yazı içerisinde kullanıldığındaysa ortaya “okunaksız” bir metin çıkar. Tabii ben her ne kadar okunaksız desem de, maalesef Türkiye’de bu tuhaf anlatım türü okurun çok hoşuna gidiyor – şiire merakı olmayan bir toplumun, düz yazıda devrik cümle kullanımını bu denli sevmesiyse gerçekten dikkat çekici.
Meseleye yazar cephesinden baktığımızdaysa sanırım çoğu yazar, kaynağını divan edebiyatından alan bu kullanımlarla anlatımı zenginleştirdiğini ya da yüklemi başa alınmış, öznesi ortalarda bir yere serpiştirilmiş cümlelerle okurun “ruhuna” hitap ettiğini düşünüyor. Okurun duyguları ve ruhu bir yana, Bilge Karasu’dan aldığım aşağıdaki örnek, zengin bir anlatımın nasıl bir şeye benzediğini izah eder sanırım.
Abasına sarınmış, yıprana yıprana asal soyutluğunu yitirip başının biçimini alan başlığının altında gözleri görünmez olmuş, yalın ayakları koca koca morarmış bir orta çağ abdalı.
Şimdi de yine genç yazarlardan birinin kitabından aldığım, gereksiz devrik cümle kullanımına bir örnek:
İçeride, inatla açık kalması için önüne takoz konmuş bir kapı cereyandan çarparak kapanıyor hızla. Susuyorum. Başımı çevirmiyorum tekrar kitaplara, babama.
Kurmaca bir metinde gereğinden fazla devrik cümle kullanımı, anlatımı zenginleştirmediği gibi yazarın kendi dil ve üslubunu geliştirmesinin de önüne geçer. Ayrıca bir metni edebiyat metni olmaktan çıkarır ve ancak gündelik dilde karşılığını bulabileceğimiz “edebiyat yapma” seviyesine indirger.

Yetersiz kelime dağarcığından kaynaklanan gündelik dil kullanımı
Türkçe yaklaşık olarak seksen bin ana kelime içeriyor. Gündelik dilde kullanılan kelime sayısıysa ortalama dört yüz ile sınırlı. Dört yüz kelimeyle nitelikli bir metin yazılabilir mi? Yüzlerce yıl önce Aristoteles’in Poetika’da açıkladığı bu temel kural çoktan unutulmuş gibi - ya da yazarların henüz Poetika’dan haberi yok.
Dil kullanımında erdem, açık olmak ve yavanlığa düşmemektir. En açık dil, en yaygın sözcüklerden oluşur ama o zaman da yavan olur. Beylik laflardan uzak ve ağırbaşlı bir dil, bir yabancılık unsuru taşıyan sözcüklerin kullanılmasıyla olur. Ama birisi tüm sözcükleri böyle yaparsa, ortaya ya bir bilmece ya da bir garabet çıkacaktır. Metaforlardan bilmece çıkar, yerel sözcüklerdense garabet.
Öyleyse yazar niçin gündelik dille düşünmek ve konuşmak zorunda olan karakterleri seçer? Ya da tam tersi, yoksa yazarı bu karakterleri seçmeye teşvik eden şey, kendi kelime dağarcığının ancak bunlara yetmesi midir?
Gündelik dille sınırlı bir metinde karakterlerin hem konuşmalarının hem de düşüncelerinin sığ olduğunu söyleyebiliriz. Şayet kullanılan dil dört yüz ya da beş yüz kelimeyle sınırlıysa ne düşünceler derinleştirilebilir ne de etkili bir atmosfer kurulabilir. Örneğin güneşin doğuşunu bir atmosfer oluşturarak tasvir etmek, “Güneş doğmuştu,” diye kestirip atmakla aynı şey değildir. Dolayısıyla gündelik dille etkili bir bir atmosfer yaratılamaz. Ama atmosfer yaratmak şu tip bir cümle kurmak da değildir, “Doğdu odama güneş binlerce yıl yaşamış gibi bana gülümseyen yaşlı satıcının bana her gün sattığı, ondan satın almaktan bıkmadığım halka tatlısının yanık kahverengisi gibi.”
Olanla olması gereken arasında bir ayrım yapabilmek için beş yaşındaki bir çocuğun çizdiği resimle maharetli bir ressamın çizdiği resmi karşılaştırmak yeterli olur. Beş yaşındaki çocuk ressama öykündüğündeyse henüz gerekli yeterliliğe sahip olmadığından ortaya bir facia çıkar. Peki burada kabahat kimde? Çocukta mı, çocuğun resmine sanat eseri muamelesi yapan ebeveynde mi, ebeveynlerin bir tanıdığı olan sanat galerisi sahibinde mi, yoksa o resmi binlerce lira karşılığında satın alan koleksiyonerde mi?
Tip haline gelen karakterler
Yayımlanan öykü ya da romanlara ilişkin inceleme yazılarında sıklıkla şu ifadeye rastlıyorum: İçimizden karakterler. Kim onlar? Yani edebiyatta içimizden olan ve olmayan diye bir ayrım mı var? Bana kalırsa son zamanlarda sık sık bu “içimizden” karakterlere rastlamamızın asıl sebebi, yazarların dil açısından kendisini geliştirme gerekliliği duymaması ve kelime dağarcıklarının olması gerekenden çok daha az sayıda kelime içermesi. Okur, editör, hatta bu metinler üstüne akademik makale yazma dehasını gösteren akademisyenler bile benzer türde bir kelime dağarcığına sahip olunca elbette hiç kimse edebiyat adıyla ortalıkta dolanan çoğu metnin anca birer taslak niteliği taşıdığını fark etmiyor.
“İçimizden” karakterlere baktığımda çoğunun kapıcı, bakkal, ergen genç, öğretmen, muhtar, ev hanımı, temizlikçi, tamirci, bant işçisi, fahişe, polis ya da inşaat işçisi gibi “ezberlenmiş” kalıp karakterler olduğunu görüyorum. Seksen milyonluk ülkedeki insan çeşitliliğini dikkate alırsak edebiyatın hâlâ bu Yeşilçam tiplemelerinden kurtulamaması bile başlı başına bir sorun. Aslolan sinemanın edebiyattan beslenmesiyken Türkiye’de maalesef edebiyat sinemadan bile değil, yerli televizyon dizilerinden ve Yeşilçam filmlerindeki klişelerden besleniyor.
Şimdi, karakter seçiminin dil kullanımıyla olan bağlantısını izah edebilmek için biraz abartılı bir örnek vereceğim.
Diyelim ki seçilen karakter üniversitede bir dilbilim profesörü. Bu karakter hikâyenin gidişatına göre, “O yüzden sizinle aynı kanıyı paylaşıyorum,” diyebileceği gibi, “Bence de öyle,” diyebilir. Ama örneğin ıslahevine girmiş, hayatında hiç eğitim almamış bir karaktere, “O yüzden sizinle aynı kanıyı paylaşıyorum,” cümlesini söyletemeyiz. (Tek istinası, olay örgüsünde o karaktere bu cümleyi söyletecek yaratıcı bir kurgunun yer alması.)
O zaman buradan şu sonuç çıkıyor, ıslahevine giren çocuk gündelik dil kullandığı için içimizden ama dil bilim profesörü değil. Öyleyse öykülerde niçin çobanlara pek rastlamıyoruz, ya da arıcılara, ormancılara, cerrahlara, pilotlara, arama kurtarma ekiplerine, antrenörlere, itfaiye çalışanlarına, paramediklere? Çünkü tıpkı dil bilim profesörü gibi bu karakterler de henüz “tip” haline gelen, herkesin hakkında az çok bir fikre sahip olduğu karakterler değil. Mesela kaç kişi bir ormancının nasıl bir ortamda çalıştığını, gün içerisinde neler yaşadığını, olaylara hangi gözle baktığını, başından geçenleri nasıl ifade ettiğini bilir – daha doğrusu bunlar üstünde düşünür?
Müdahil anlatıcı
Tip haline gelmiş karakterlerin fazlaca tercih edilmesinin bir başka sakıncasıysa anlatıcının, metne gereğinden fazla müdahale etmesi olarak karşımıza çıkar. Burada asıl aşılması, çözümlenmesi gereken mesele kurmaca metinlerde anlatıcının nasıl kullanılması gerektiği meselesi olduğu için detaya çok girmek mümkün değil. O yüzden sadece gündelik dille konuşan “tip” karakterlerin anlatıcıyı nasıl etkilediğini gösteren bir örnek vereceğim. Aşağıdaki paragraf Orhan Pamuk’un Kafamda Bir Tuhaflık isimli kitabından alındı.
İstediği arsa çevirme parasını vermeyen, “İnşaat malzemesini de ben kendim daha ucuza bulurum,” diyen pinti ve uyanıkların gecekonduları ya bir gece etrafta kimsecikler yokken tahrip edilir ya da Gaziosmanpaşa Karakolu’ndan gelen polislerin de desteğiyle yıkılırdı. Yıkıcılar ve polis gittikten birkaç gün sonra Laz Nazmi evinin döküntüleri içinde ağlayan akılsız vatandaşı ziyaret edip ne kadar üzüldüğünü anlatırdı.
Orhan Pamuk döneme ilişkin gözlemleri, üçüncü şahıs anlatıcı kullanarak aktarıyor. Çünkü bu kitaptaki karakterlerin yukarıdaki gibi konuşması ya da düşünmesi, karakterlerin mensup olduğu çevre ve anlatılan hikâye düşünüldüğünde uygunsuz. Bu, Orhan Pamuk için elbette bilinçli bir kullanım. Ama ne yazık ki, çoğu yazar için öyle değil. Mesela karakterin hiç eğitim almamış, şiddete maruz kalan bir kadın olduğunu görüyoruz ama anlatıcı belli bir noktadan sonra hikâyenin bütün iplerini ele alıp feminizm güzellemesi yapmaya başlıyor. Peki niçin o yazar, doğrudan feminist bir karakter seçmiyor da, illa şiddet gören bir kadını seçip anlatıcıyı kendi görüşlerini aktarmak için kullanıyor? Cevap oldukça basit, eli az çok kalem tutan her insan kendi görüşlerini kolaylıkla yazı diline dökebilir. Ama aynı görüşleri yansıtabileceği, kendisinden farklı bir karakteri oluşturmak için ciddi bir emek vermesi gerekir O yüzden biz Türk edebiyatında ya sürekli konuşan anlatıcılara rastlarız ya da sırf konuşması için tasarlanmış hayvanlara, nesnelere ve hatta organlara.
Konuşan organlara bir örnek:
Penis diyorum çünkü ben bir organım, üreme organı ve sizin ona taktığınız binlerce isimden haberdar olmakla birlikte kendi dünyamın kelimeleriyle hitap ediyorum ona. Sanılmasın ki sadece üremeye dayalı cinsellikle kaldı bu hırpalanmalar. Üreme diyorum yine çünkü haz denen duyguyu tadan ortan bilinenin aksine ben değilim, ben sabit bir şekilde yerinde asılı duran ve sistem içinde kendi yerini sürekli sorgulayan organım. Hakaretler, yaşatılan stresler, uygulanan baskılar ve şiddetler, hayal kırıkları, sıkıntılar, özlemler ve korkular bugün beni bu hale getirdi.
Aslına bakılırsa beyin ve ağız da birer organ. Biri düşünür öteki söyler. Ama bunları bir araya getirmek ve yukarıda yer alan düşünceleri aktarmalarını sağlamak için gerçek bir karaktere ihtiyaç var. Tabii burada yazarın yaratıcılığı gibi bir gerekçe çıkıyor karşımıza. Ama eğer ki mesele yaratıcılıksa ve bu çenesi düşük nesneler, organlar ya da hayvanlar yazarın görüşlerini aktarmaya yarayan birer simge olarak kullanılacaksa o zaman mümkünse yaratıcılıktan söz etmeyelim. Çünkü bu ülkenin edebiyatı sadece Cumhuriyet sonrasından değil, aynı zamanda simge ve sembollerle dolu divan edebiyatından ve örneğin Mantık Al-Tayr gibi kuşların dile geldiği, dünyaca tanınan eserlerden besleniyor.
Peki ne oldu da bu ülkenin edebiyatı kendi zenginliğini unuttu?
Sadece dil açısından baktığımızda bile yirmi yıllık politikaların sonucu olan bir felaketle karşı karşıyayız. Bu konuda Byung – Chul Han’ın çok yerinde bir tespiti var, İnsanlar, diyor, felaket sonrası henüz felçli, travmatize bir haldeyken neoliberal yeniden şekillendirmeye maruz kalırlar. Elbette şu an neoliberalist politikaların edebiyatı nasıl kullandığı meselesine değinmeyeceğim ancak şu bir gerçek, gündemden beslenen ve sırtını gündelik dile yaslayan kitaplar kolay yazılır, kolay yazılan kitaplar kolay okunur, kolay okunan kitaplar kolay satılır. Neoliberalist süpermarketse parçaladığı, nesneye dönüştürebildiği, ardından kolayca satabildiği her şeye yatırım yapar. Ne var ki dili kaybedersek bir edebiyatımız olmaz. O yüzden dil meselelerine “eski moda” gözüyle bakıp sırt çevirenler, umarım günün birinde dille siyasal iktidar arasındaki ilişkiyi keşfedebilirler.






