Kurmaca Metinlerde Zaman Kiplerinin Kullanılışı-2 • Anlatının Dolaysızlığı
15 Ağustos 2018 Edebiyat

Kurmaca Metinlerde Zaman Kiplerinin Kullanılışı-2 • Anlatının Dolaysızlığı


Twitter'da Paylaş
0

Dolayısıyla kurmaca metinlerin temelini oluşturan geleneksel anlatıda yazar, anlatıcıyı öyle yetkilerle donatır ki, anlatıcı, sırf okuru inandırabilmek için yazarın bildiği ne varsa tamamına hâkimmiş gibi davranır.

Gelenek her zaman geçmişi yeğ tutar. Konu ne olursa olsun gelenekseli seçmek, insanın deneyimlenmiş olana duyduğu güvenle ve bilinmezlik karşısında yaşadığı korkuyla ilintilidir.

Modern bilim hiçbir şey bilmediğini kabul ederken gelenekselliğin somut bir örneği olan kitaplı dinler, her şeyi bildiğini kabul eder. İnsan yaşamındaki en büyük bilinmezin ölüm olduğu, en büyük korkunun ölüm olduğu düşünülürse, ölümden sonrasını da bildiğini söyleyen geleneksel dinlerin niçin hâlâ tercih edildiği daha iyi anlaşılır. Aynı zamanda hem okurun hem de yazarınr niçin geçmiş zaman kipinde yazılan metinlere kendini yakın hissettiğinin.

Ignoramus. Bilmiyoruz.

Latince “bilmiyoruz” anlamına gelen ama İngilizce, Almanca, Fransızca gibi Batı edebiyatının geliştiği dillere “kara cahil” olarak geçen bu sözcük, cehalete, daha doğrusu “bilmeme haline” karşı onulmaz bir korku duyan Batı uygarlığının niçin hâlâ geleneksel anlatı tarzını sürdürdüğünü açıklayabilir.

Tarihsel açıdan bakıldığında Doğu toplumlarındaki geleneksel yazılı anlatının temeli MÖ 2600 yıllarına tarihlenen Kesh Tapınağı İlahileri’ne dayanır. Yüz otuz dört satırlık Kesh Tapınağı İlahileri, Sümer tanrısı Enlil’e övgülerle başlar ve Kesh Tapınağı’nın nasıl inşa edildiğini eş zamanlı olarak anlatır. Yazıtları yorumlayan dilbilimciler, anlatıcının yine Sümer tanrılarından biri olan Nisuba olduğu konusunda hemfikirdir. Üstelik Nisuba, olayları, daha sonraki yazıtlarda pek rastlanmayan bir biçimde, oluş ânı içinden aktarmış ve aktarırken şimdiki zaman ya da dilek şart kipini kullanmıştır. (Sümerce’de gelecek zaman yapısı yoktur, şart kipleri geleceği belirtmek üzere kullanılır. Yani Sümerce’de “gelecek” –bu yazının ilk bölümünde anlatıldığı gibi– gerçekleşme olasılığıdır.) Kesh Tapınağı İlahileri’ni her uygarlığın kendi tanrılarına yazdığı nazım biçimli metinler, kahramanlık destanları, dini, hukuki ya da devlet yönetimine ilişkin kurallar içeren çeşitli metinler takip etmiştir. Gılgameş Destanı, Amarna Mektupları, Rig Veda’lar akla gelen ilk örneklerdir.

edebiyat fulya kılınçarslan

Doğu uygarlıklarının yazılı anlatımla bu erken tanışıklığına karşın, Batı uygarlığının temeli sayılan Antik Yunan uygarlığının yazılı anlatımla karşılaşması, Kesh Tapınağı İlahileri’nden ancak iki bin yıl sonra, MÖ 500 yılında yazılı hale gelen İlyada ve Odysseia destanlarıyla gerçekleşir.

Sonunda hem Doğu’nun hem Batı’nın yazılı anlatım geleneğinin temelinde düzyazı değil, nazım biçimli metinler bulunur. Roman ve öykü gibi düzyazı türlerinin Türk edebiyatına Batı’dan aktarıldığı dikkate alındığında okurun geçmiş zaman kipleriyle yazılmış metinleri niçin tercih ettiğini kavrayabilmek için düzyazıda hikâye etme geleneğinin nasıl başladığını araştırmak yeterli olacaktır.

Batı Uygarlığı, Hıristiyanlığın yayılmasıyla birlikte Musa Peygamber tarafından yazıldığı kabul edilen Tora’nın beş kitabıyla tanışır ve Eski Ahit ismiyle İbranice’den Batı dillerine çevrilen bu beş kitap, –üzerinde epey tartışıldıktan sonra– edebiyat tarihçileri tarafından şiirsel bir anlatı değil de, tarihsel anlatıya sahip düzyazı bir metin olarak kabul edilir.

Tora’nın ilk kitabı olan Genesis, aşağıdaki cümlelerin maddeler halinde alt alta sıralanmasıyla başlar.

“Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı. Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu, engin karanlıklarla kaplıydı. Tanrı’nın ruhu suların üzerinde dalgalanıyordu. Tanrı ‘Işık olsun,’ diye buyurdu ve ışık oldu. Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü ve onu karanlıktan ayırdı. Işığa ‘gündüz’” karanlığa ‘gece’ adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu, birinci gün oldu.”

Ve böylelikle düzyazıda hikâye etme geleneği başladı.

Genesis –teoloji açısından içerdiği anlamlar dikkate alınmaksızın– kurmaca bir metin olarak incelendiğinde, “Yaratılış” olayına tanıklık etmeyen ya da “Yaratılış” olayını kendi bilincinden tasarlamayan Musa, kurmacanın niteliği gereği burada yazar değil anlatıcıdır. Yaratılışın nasıl başladığını ve bittiğini bilen Tanrı (saf bilinç hali), “Yaratılışı” anlatması için olayın dışında bir üçüncü şahsı anlatıcı seçmiş ve Musa, “Yaratılışın” bilgisini “okura” deşifre eden bir elçi görevi görmüştür.

Farz edelim ki Musa, çok tanrılı dinlerden gelen hatırı sayılır sayıda dinleyiciyi tek Tanrının varlığına, her şeyin onun tarafından yaratıldığına inandırmaya çalışıyor ve dinleyicilerden biri şu soruyu yöneltiyor: “Öyleyse anlat bize Musa, Tanrı nasıl yarattı?”

Musa bu soruya, “Bilmiyorum,” diye cevap verebilir mi?

Elbette hayır. Aksi halde kitleler karşısında inandırıcılığını yitirir, otoritesini kaybeder.

fulya kılınçarslan edebiyat kurmaca

Dolayısıyla kurmaca metinlerin temelini oluşturan geleneksel anlatıda yazar, anlatıcıyı öyle yetkilerle donatır ki, anlatıcı, sırf okuru inandırabilmek için yazarın bildiği ne varsa tamamına hâkimmiş gibi davranır. Kurmaca metinlerde “tanrı anlatıcı” adı verilen bir teknik sayesinde karakterlerin duygu ve düşüncelerine, bütün zamanlara, olay örgüsünün seyrine hatta henüz olmamış olana bile sirayet eder, metnin mutlak hâkimi olur. Aslında anlatıcı, yazarın bilincinin sahte bir imgesinden, gölgesinden başka şey değildir. Anlattıklarıysa yazarın bilincinde yer alan tasarımın eksik bir yansıması. Eksikliğin sebebi, anlatıcının, yazarın bilincindeki bilgiyi aktarmak yerine, yazarı taklit etmesidir ama bir taklit ne kadar kusursuz olursa olsun, aslının tıpkısı olamaz. (Aslının tıpkısı haline geldiğinde varlığı son bulur.)

 “Tanrı anlatıcı” tekniği günümüz açısından artık geçmişte kalmış kabul edilse bile, bu teknikle yazılan roman ve öyküler hâlâ okurlar tarafından en çok tercih edilen metinlerdir ve her şeyi bilen “tanrı anlatıcı” tekniği, olay zamanı şimdide olsa bile, geçmiş zaman kipi kullanımını (hikâye etmeyi/aktarmayı) sanki doğal bir uzantısıymış gibi beraberinde getirir.

“Bir yazar,” der Vladimir Nabokov, “üç bakış açısından ele alınabilir: Bir hikâye anlatıcısı olarak, bir öğretmen olarak, ya da bir büyücü olarak. Büyük bir yazar bu üçünü kaynaştırır ama üstün gelen ve onu büyük bir yazar yapan ondaki büyücüdür. Hikâye anlatıcısına, eğlenmek, en basit türde zihinsel heyecan, duygusal katılım, zaman ve mekânda uzak bir yerde dolaşma zevki için başvururuz. Biraz farklı ama ille de daha üstün olmayan zihinler, yazardaki öğretmeni arar. Ve son olarak, her şeyden önce, büyük bir yazar daima büyücüdür ve işte burada dehasının kişisel sihrini kavramaya ve üslubunu, imgelemini, romanlarının veya şiirlerinin örüntüsünü incelemeye çalıştığımızda gerçekten heyecan verici kısma geliriz.”

Ortalama bir okurun, yazarın büyücülük niteliğinden çok hikâye anlatıcılığıyla ilgilendiği şüphesiz çünkü okurun –geniş kapsamlı ifade etmek gerekirse insanın–,

– Belirsizliğe tahammülü yoktur; kendini güvende hissedebilmek için her şeyi bilen ve her şeye hâkim üstün bir erkin varlığına ihtiyaç duyar.

– Bilinmezin varlığından (hiçlikten) korktuğu için, katılımcı olmayı değil, izleyici olmayı tercih eder.

– Yaşamının sorumluluğunu almakta isteksizdir. Tercihini “yazılmakta ve yaşanmakta olan”dan yana değil, her şeyin önceden belirlendiği, olasılıkların söz konusu olmadığı, “yazılmış ve yaşanmış olan” dan yana kullanır.

– Sürekli pişman ve sürekli kaygılıdır. Pişmanlığı yüzünden geçmişe dönmek ister ama kaygısı yüzünden geleceği planlar. Şimdi onun için ya yitip giden geçmiştir ya da gerçekleşmesi olası gelecek. Sonsuz bir şimdinin farkındalığına sahip olmadığından, dilin şimdiki zaman tınısına yabancıdır.

– Kandırılmaya eğilimlidir. Her şeyi bilen bir anlatıcının taklit, taklidin aşkın, gerçekliğinse yazarın oyunu olduğunu görmek istemez.

Ama yazılanı değiştirecek olan okurlar değil yazarlardır. Ne zaman ki yazar, tasarım sahibi olmaktan gelen ilahi kibrini anlatıcıya yüklemekten vazgeçer, okur ancak o zaman bilinmezin tedirginliğinden kurtulur. Sonsuz bir şimdiyi geçmişe, anlatının dolaysızlığını anlatıcının hâkimiyetine tercih eden bir okur kitlesi oluşturabilmek için geleneğin katı sınırlarının dışına çıkmalı ve korkmadan söylemeli:

Ignoramus. Bilmiyoruz.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR