Kurmacanın Hayaleti-I • Konuşan Yazar mı Yoksa Anlatıcı mı?
19 Kasım 2018 Edebiyat

Kurmacanın Hayaleti-I • Konuşan Yazar mı Yoksa Anlatıcı mı?


Twitter'da Paylaş
3

Peki yazar ve anlatıcı ayrımını bilmek okura nasıl bir fayda sağlayabilir?

Alt alta sıralanmış birbirinden farklı on yedi paragraf ama hep aynı soru.

“Yazarın bu metinle anlatmak istediği aşağıdakilerden hangisidir?”

Altıncı şıkkı özenle, olabildiğince kitap harflerine benzetmeye çalışarak ekledim ve karşısına “Hiçbiri” yazdım. O günden sonra sürekli (f) şıkkını işaretlememe rağmen hiç kimse gelip de, Sen niçin böyle bir şey yapıyorsun, diye sormadı.

Hoş, sorsalardı bile sebebini söyleyemezdim. Sezgisel bir davranıştı. Üstelik Milli Eğitim müfredatının öğrencilere yöneltmekten pek hoşlandığı bu sorunun tamamen hatalı olduğunu dile getirecek özgüvene ve ağzımdan çıkanı destekleyecek bilgiye sahip değildim.

O zamanlar sadece sezebildiğim bu hataya “esas hata” dendiğini ve “esas hatanın” bazı durumlarda “yokluk” adı verilen yaptırımı gerektirdiğini hukuk fakültesinde öğrendim. Olasılık, net bir biçimde deklare edilmişti. Unutulmuş bir kelime ya da yanlış yazılan bir harf cümlenin anlamını tamamen değiştirebilir ve yazılı yargılama usulünün geçerli olduğu hukuk sisteminde başınıza epey iş açabilir.

Şimdilerde hâlâ aynı mı bilmiyorum ama o zamanlar sınav sorularına cevap verirken yaptığınız “esas hata,” A3 kâğıdın iki yüzünü dolduran destansı cevabınızın tamamen yok sayılmasına sebep olurdu. Neydi “esas hata”, mesela “ikrar” yerine ezkaza “ikrah” yazmak ya da cevabınızda uzun uzun “nakıs teşebbüsü” anlatıp cümleyi kelime eksiğiyle, “(A)nın fiili teşebbüstür,” diye tamamlamak. Dışarıdan bakıldığında gereksiz görülen bu titizlik, hukukun külliyen esas hataya dönüşmediği vakitlerde dili iyi kullanan hukukçuların yetişmesini sağladı – yargı mensupları en azından “de”nin hangi hallerde ayrı ya da bitişik yazılacağını biliyorlardı. Akademisyenler liseden henüz çıkmış öğrencilere üniversitede olduklarını, kullandıkları dile dikkat etmeleri gerektiğini hatırlatadursunlar, o öğrencileri üniversiteye kadar “eğiten” Milli Eğitim, yıllarca aynı “esas hatayı” yapmaya devam etti.

Türkçe ve edebiyat öğretmenlerinin papağan gibi yinelediği, okul kitaplarıyla testlerin sormaktan usanmadığı o meşhur sorudan da anlaşılacağı üzere, kayda değer bir süre boyunca herkes, “Yazarın okuyucuya bir şeyler anlatmaya çalıştığı” konusunda hemfikirdi. Oysa kurmaca bir metnin anlatıcısı yazar değildir. Anlatıcının yazarın kendisi olduğu bir metinse kurmaca değildir. Okuru eğitmeyi görev kabul eden Tanzimat Dönemi aydınlarının sebep olduğu bu ortaklaşa yanılgının müfredat üzerinde etkisi kalmamış olmalı ki, artık sınavlarda yazarın ne anlatmak istediği değil, metnin ne anlatmak istediği soruluyor. Milli Eğitimin günümüzdeki icraatları yanında bu nedir, denebilir elbet ve mesele es geçilebilir – aynı edebiyata ilişkin birçok meselede olduğu gibi. Ama sabit kabul edilen yapıları bütün noksanlıklara rağmen yıkılmaktan alıkoyan, çoğunlukla umursamaya değmeyecek kadar önemsiz kabul edilen ufak meseleler olmuştur.

Bütün kabahati kurumlara yükleyip sorumluluk üstlenmemek olsa olsa kurumları insandan ayrık birer makineymiş gibi kabul eden zihniyetlerin ürünüdür. Oysa organik yapılardan söz ediyoruz. İnsan değiştikçe değişen, dönüşüme direnç gösterildiği ölçüde hantallaşan. Ama kabul etmeli ki, hatayı sürekli dışarıda aramak, işine gelmediğinde “ama” diye başlayan bahaneler üretmek toplumsal bir refleks.

Bir metnin eleştiriye konu olabilmesi için zaten nitelikli olması gerekir.

Dolayısıyla okuduğu kurmaca metnin yazarını anlatıcı zanneden okura bu bilgisinin hatalı olduğunu söylediğinizde, “Ama okulda böyle öğrettiler,” demesi yüksek olasılık. Israrınızda devam ederseniz alacağınız muhtemel cevapsa, “Ben okuduğum şeyden keyif alıyor muyum ona bakarım, gerisi beni ilgilendirmez,” olacaktır.

Peki yazar ve anlatıcı ayrımını bilmek okura nasıl bir fayda sağlayabilir?

Ortalama kitleyi ele aldığımızda yüz kişiden yaklaşık doksan beş kişinin niteliksiz kitaplardan keyif alıyor olması şaşırtıcı değil. Niteliksiz sözcüğünü açmakta fayda var çünkü nitelik derken edebiyat eleştirisi anlamında edebi yeterlilikten bahsetmiyorum – bir metnin eleştiriye konu olabilmesi için zaten nitelikli olması gerekir. Kast ettiğim, karakterle okur, olay örgüsüyle okurun geçmişi arasında paralellik kurmayı hedef alan, bu amaçla âdeta sipariş usulü yazılan ya da çeşitli internet sayfalarından çeviri usulü devşirilen kitaplar. Öznenin illa –en az iki çocuklu, geçmişinde dayak ve taciz başta gelmek üzere çeşitli travmalara maruz kalmış– bir kadın olduğu, olay örgüsünün üçüncü sayfa haberleriyle aynı eksende ilerlediği bu tip kitapların “empati duygusunu tetiklemeyi hedef alan pornografik birer obje” ve metin bağlamında ortaya çıkan ürünün de “empati pornosu” olduğunu söylemek mümkün. Pornografiktirler çünkü esasında porno, “satılan-satın alınmış-sipariş edilmiş” gibi anlamlara gelir.

Dört ya da beş kişilik bir ekip tarafından oluşturulan bu ısmarlama metinlerin görünen yazarı her zaman hedef kitleyle uyumludur. Örneğin hedef kitle çocuklu annelerse yazar rolünü üstlenecek kişi “kutsal annelik” nosyonunu taşıyacak fiziksel görünüşe sahip insanlar arasından seçilir. Sürekli gülümser ve her fırsatta yaşamında verdiği en doğru kararın çocuk sahibi olmak olduğunu dile getirir. Ya da hedef, toplumun geneline nazaran biraz daha üst gelir grubuna mensup, çalışmak zorunda olmayan, çalışmadığı için de canı sıkılan ve çarpıtılmış spiritüel uygulamalarla yaşamın anlamını arayan new age kitlesiyse yazar olarak seçilen kişi imza günlerinde “anlayışlı ancak ödün vermez” bir tavır ortaya koyar. Sakindir, tane tane konuşur, sözlerini özenle seçer ve ses tonu ders veren guru frekansına ayarlıdır.

Bu mizansen çeşitlendirilebilir elbet. Aynı anda “konulu iki filmden” daha fazlası izlenebilir. Ve perdeye yansıyan sahnelerin gerçekliğinden şüphe duymayan porno film seyircisi gibi, bu kitapların okuru da metinde anlatılan olay örgüsünün bizzat yazar tarafından yaşandığına ve yazarın “kendisi gibi acı çekenlere-âşık olanlara-boşananlara-tacize uğrayanlara aldatılanlara yol göstermek” için bu kitabı yazdığına ikna olur. Nasıl ki porno filmde cinsel ilişkinin izleyici gözündeki gerçekliği kamera set arkasına çevrildiği an yok olur, okurun empati duygusunu tetiklemeye yönelmiş bir metnin gerçekliği de yazarın anlatıcıdan ayrışmasıyla sekteye uğrar – okur artık ajitasyon vasıtasıyla dahil edildiği mizanseni görme fırsatına kavuşmuştur.

Dışarıdan bakıldığında kurmaca tekniğine ilişkin ufak bir detay olarak görünen bu ufak ayrımın okurun tercihine yön veren en önemli unsur olduğunu söyleyebilirim. Hap gibi yutulan niteliksiz metinlerin çekiciliği okurda uyandırdıkları empati duygusuyla orantılıdır. Ne zaman ki okur, anlatıcıyla yazarı birbirinden ayırır ve anlatılan olay örgüsünün –sektör tarafından rol modeli haline getirilen– sözde yazarın başından geçmiş bir olay olmadığını fark eder, o zaman bu tip metinler bütün çekiciliklerini yitirir – geriye empati kurulacak bir malzeme kalmamıştır.

Peki eleştiriye konu olabilecek nitelikte metinler yazan ancak yine de kendisini yazdığı metnin anlatıcısı zanneden yazar için neler söylemeli?

Yazarın, “Ama bize okulda böyle öğrettiler,” demek gibi bir şansı olmasa gerek. Öyleyse başka bahaneler bulmalı. Nihayetinde “yazar” sıfatını taşımanın ancak anlatmakla mümkün olduğunu düşünen, kurmaca üzerine düşünme gereği duymayan, dil ve anlatıma ilişkin meseleleri “bana ne” deyip geçiştiren ya da bu meselelerin tartışılmasını sadece eleştirmenin görevi olarak gören bir yazar için bahaneler tükenmez.

https://oggito.blob.core.windows.net/images/full/2018/11/fulya70.jpg

Aslında sıkıntı daha en baştan kendini belli eder ve genellikle, “Ama bu olay benim başımdan geçti,” cümlesiyle somut hale gelir. Özellikle yaratıcı yazarlık derslerinde sıklıkla duyulan bu feryat, yeni yazmaya başlayan kişi için bir imdat çekici vazifesi görür. Kendini anlatıcıdan, anlatıcıyı kendinden ayrıştıramayan metin sahibi, olumsuz eleştirileri savuşturmak için bu cümleye sığınır.

Yazmaya yeni başlayan bir insanın kendi geçmiş yaşantısına başvurmak istemesi doğal bir eğilim. Üstelik en yetkin yazarın bile olay örgüsünü kurgularken zaman zaman kendi yaşantısından yola çıktığı bilinen bir gerçek. Dolayısıyla dikkat edilmesi gereken, başvurulan malzemenin nereden alındığı değil, o malzemenin nasıl işlendiği. Yazan kişinin kendisini yazdığı metnin anlatıcısı olarak görmesine “esas hata” diyebilir ve yazının en başında bahsettiğim, “yokluk” yaptırımını bu noktada devreye sokabiliriz. Çünkü ortada bir kurmaca yoktur, elde edilen ürün olsa olsa o kişinin anılarını aktardığı bir günlüktür. Bu durumu tek taraflı tarih yazıcılığına benzetmek yersiz olmaz. Basit bir örnek, A ve B ülkeleri arasında yaşanan ihtilafı A ve B ülkelerinden gelen kişiler mi daha tarafsız anlatır yoksa olay ânında orada bulunan ve iki ülkeyle de yakınlığı olmayan C ülkesine mensup bir kişi mi?

Tarafsızlık anlatıcının izini kaybettirmesi için olmazsa olmaz şart. Olay örgüsü yazarın geçmişine ait bir anıdan oluşturulsa dahi tarafsız bir anlatıcı rahatlıkla şu soruyu sormanıza sebep olur, konuşan yazar değilse kimdir?

Mesela bu yazının başında yer alan şu cümleyi ele alalım,

“O günden sonra sürekli (f) şıkkını işaretlememe rağmen bir öğretmen de gelip, Sen niçin böyle bir şey yapıyorsun, diye sormadı.”

Kurmacaya ilişkin, ancak kurmaca niteliği taşımayan bir yazıya gerçekmiş gibi anlatılan bir cümleyle başlamak hoş bir tuzak. Düzeneğin maksadı, yazının muhtemel okurunu şu an bulunduğumuz düşünce sınırına getirmek. Kendi adıma bu sınıra yanılsama çizgisi diyorum ve yanılsama çizgisi, arkasında mağara bulunan şelalelere benziyor. Uzaktan bakar, etraftaki peyzajın da etkisiyle manzaranın çekiciliğine kapılıp şelalenin ardında karanlık bir mağara olabileceğini aklınıza getirmezsiniz. Pek az insan ıslanmayı göze alıp şelalenin dibine kadar gider, düşme tehlikesini boş verip sivri kayalara tırmanır ve mağaraya adım atar. Kurmaca metnin anlatıcısı orada oturur işte. Yanılsama çizgisinin görünmeyen öteki tarafında, suyun bütün sesleri yuttuğu, içeriyi dışarıdan ayırdığı o karanlık ve tekinsiz yerde. Yanılsama çizgisi görünenin görünmeyenden, bir anlamıyla yazarı anlatıcıdan ayırır ve yazar ortalıkta dolanırken anlatıcının gizlenmesini sağlar. Gözlerden ırak anlatıcı gizlendiği yerde kılıktan kılığa girer, yazarın bilincinde birer tasarım halinde bulunan insanların, hayvanların ve hatta eşyaların bilincinde dolanır.

Sonuç itibariyle denebilir ki, yazarlar yalan söyler. Ve teknik anlamda bu yalanı okura aktarmak için kullandıkları ulağın ismi de anlatıcıdır.


Twitter'da Paylaş
3

YORUMLAR


Peyami Ulutürk
Yazar nerede yalan söyler? Somut örnekler üzerinden tahlil gerek, hanımefendi. Bütün sanatlar müziğin peşindedir. Edebiyat büyümek isteyen bir çocuk. Tanrının yeryüzüne yansıyan gölgesinde şiir, müzik ve resim çoktan yerlerini almışlar. Tanrı kadar olmasa da, tahayyülü bile mümkün değilken, her biri o gölgeden hissesini kapmış yani kendilerine düşen "yaratma" paylarını. Belki de bu gölgede en az hisse edebiyata düşmüş. İşte bu yüzden bir romancı/öykücü ya da kurmacaya soyunan kişinin işi çok zor zira yapıtının diğer mezkur sanatların kalibresine, onların yaratıcılık iddiasına erişmesi çok güç. Bilmem hiç düşündünüz mü, eskiler hep "sanat ve edebiyat" derler. Buradaki "ve edebiyat" ifadesine dikkat! Bence bazan kestirip atıyorsunuz, kıymetli hanımefendi. Yazar ve anlatıcı ayrımı ayrı bir başlık. Epey tartışmalı. Söz meclisten dışarı denilir ama o sözler hep meclis dairesindedir. Yazar hep "o ben değilim" der. Siz yazara bakmayın. Kuram kitaplarına da. Bence hükümleriniz fazlasıyla kuram kitapları kokuyor. Neyse. Proust üzerine okuyun derim. Ama önce Proust. Sonra ona dair yazılanlar. Yazar ve anlatıcı konusu kadar kaypak bir mevzu yoktur. Bu arada, ben yazar değilim ama hiç olmazsa konuşurken dikkat ederim, kitle demişsiniz, kitle, kütle, yığın, kuru kalabalıklar, alabalıklar, pardon, esasında iktidarın dilidir. Bir yazar iktidar dilini kullanmamalı.
11:26 PM
Ayşegül Kanat
Yeni yazıları merakla bekliyordum. Elinize sağlık. Seminerlerime katılanların sıkça yaptıkları yanlış ya da saptama diyelim. Açıklamaya çalıştığımda "yaşadığım, gerçek bir olay" yanıtı gelir ben de "Günce" yazmadıklarını kurgu yaptıklarını anlatmaya çalışırım. Devamını da aynı heyecanla bekliyorum.
10:06 PM
Ercan Zeki Gedik
Merhaba, "her anlatı bir anlam taşır " ön kabulü ile düşünürsek, "Her anlamda bir mesaj taşır" diyebiliriz. Yazar olmanın temel dürtüsü de mesaj vermek olduğuna göre; Yaza gerçek mesajını açıktan belli etmediği her durumda kurmacanın dozunu artırır diyebiliriz. Bazen gerçek o kadar sınırlarda olur ki kurmaca gereksiz bile kalabilir. Bu noktada yazar yalan söyler yerine "yazar gerçeği farklı yollarla olsa da mutlaka anlatır" demek nasıl olur? Diğer yandan da mesajların yazara etki eden yaşantılardan sağılarak oluşması kadar doğal bir şey olmamalıdır. Saygılarımızla,Teşekkürler
5:20 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR