Kurmacanın Hayaleti  II. • Kurmaca Metinlerde Anlatıcı Tipleri
8 Nisan 2019 Edebiyat

Kurmacanın Hayaleti II. • Kurmaca Metinlerde Anlatıcı Tipleri


Twitter'da Paylaş
3

En azından İngilizce yazılmış ya da çevrilmiş modern metinlerde izine rastlamadığım ama Türk edebiyatında hâlâ hâkimiyetini sürdüren tuhaf bir anlatıcıdan bahsediyorum.

Her Şey Hayalle Başlar

Bir kadın – ve zihinde bir kadın belirir.

Bir apartman –  ve zihinde bir apartman belirir.

Bunların tamamı görüntüdür. Hareketten, sesten, duygudan yoksun görüntüler.

Kadın sesler duyar, kulak kesilir – Bu sefer zihinde beliren donuk bir görüntü değil de hareket içeren bir sahnedir.

Anlatıcı, yazarın yükünü sırtlanır ve onun zihninde beliren bütün bu imgeleri dış dünyaya aktarır.

Bir kadın – diye düşünür yazar, sonra durur. Tek bir ana tekabül eden duraksamayla söz anlatıcıya geçer.

Peki ama kimdir bu kadın?

Yıllar önce tanıdım onu. Karşı komşumdu. Apartman kapısının gıcırdamasıyla başını koridora uzatması bir olur, eşiğinden geçecek talihsiz merdiven ağzında belirdi mi anlatmaya başlardı. Tuhaf kadındı. Kimine göre büyücüydü kimine göre ermiş. Sadece bu köhne apartmanla sınırlı kalmaz, etrafta ne kadar hane varsa hepsini bilirdi.

Bir gün bütün cesaretimi topladım, eşiğine dayandım.

Kimsin sen, bunca şeyi nereden biliyorsun?

Güldü, kapıyı sonuna kadar açıp beni içeriye çağırdı. Salonun ortasına yerleştirilmiş çalışma masası olmasa ev bomboştu. Çıplak parke zemin, geniş pencereler ve duvarlara yapıştırılan irili ufaklı binlerce fotoğraf. İçeriye dolan rüzgâr fotoğraflardan birine iliştirilmiş renkli not kâğıdını yerinden kopardı, ayağımın dibine kadar getirdi. İsmim yazıyordu üzerinde. Sadece ismim olsa iyi, az önce yaşadığım her şey anı anına o ufak not kâğıdında yazılıydı.

Yüzümdeki ifadeyi görmüş olsa gerek, Korkuyorsun, dedi, senin yaşamın hakkında senden daha fazlasını bilmem seni korkutuyor.

Hayır, diye karşı çıkacak oldum ama konuşmama fırsat vermeden Koray isminde ünlü bir yazarın hikâyesini anlatmaya başladı. Bir an kendi yaşamımı onun ağzından dinlediğimi sandım. Anlattığı yazarla aynı ismi taşıyor olmama bir yana, başımızdan geçenler de hemen hemen aynıydı. Üstelik nasıl da emindi kendisinden. Arkası arkasına hareketleri sıralıyor hiç boşluğa düşmeden ne düşündüğümü ne hissettiğimi söylüyordu.

Hikâyesinde kitaplarımı okuyan ve bana hayran olan bir kadın vardı. Tesadüfler bizi bir araya getirmiş, ona âşık olmuştum ama kadın evliydi. Bu sözde rakip karşısında yenilgiye katlanamayıp bir kutu dolusu ilacı boğazımdan aşağıya indirecektim ki, Dur, dedim, aşık olduğum doğru ama ben böyle saçma sapan bir şey yapmadım, yapmam da. 

İyi de seni anlattığımı nereden çıkardın?

Neyse, dedim, ben ya da başkası fark etmez, şu devirde hangi insan sırf âşık oldu diye kendisini öldürmeye kalkar?

Ayakta duruyorduk, dışarıdan kim bilir kimin terasına asılı rüzgâr çanlarının sesi geliyordu. Kollarını göğsünde kavuşturdu, etrafımda iki üç tur atıp tam karşımda durdu.

 Ahmak, dedi sonra, insan bir kez âşık oldu mu bir daha asla eski yaşamına dönemez. Her aşkın sonu kanla biter o yüzden.

Yutkundum. Bu sözleri unutmayıp bir kenara yazsam, öykülerimden birinde kullansam...

Gök gürültüsüyle irkildim. Az önce günlük güneşlik olan gökyüzü bulutlarla kaplanmış, kentin üzerine karanlık gölgeler düşmüştü. O an neyin içinde olduğumu fark ettim. Beni alıp kendi uydurduğu masallardan birinin içine yerleştirmiş, asla bilemeyeceği düşüncelerimi ve hatta duygularımı anlatıp itiraz ettiğimde tumturaklı cümlelerin arkasına gizlemeye çalışmıştı. 

Sen kimsin, diye sordum tekrar, niçin yalan söylüyorsun?

Güldü. Onca kitap yazdın ve gerçekten kim olduğumu bilmiyor musun? Düşün bakalım ben kimim? Baskı sayılarıyla övündüğün o kitapları nasıl yazdın?

Anlamadım.

Her zamanki gibi, dedi küstahça. Eh, madem anlamazlıktan geliyorsun öyleyse söyleyeyim, ben anlatıcıyım ve bu hâkimiyeti bana verdiğin sürece canım nasıl isterse öyle anlatırım.

Yanılıyorsun, dedim, bence sen, yazdığım kitaplardan kendine pay çıkarmaya çalışan sahtekârın tekisin. 

Öyleyse yok et beni, dedi. Orada olayım ama asla anlatmayayım. Var mı böyle bir maharetin?

Duraksadım.

Tabi ya, dedi, yapamazsın. Düşünmedin çünkü, kalemi eline aldın ve bütün ipleri benim elime bıraktın. Sonra da yanına gelen ve anlattıklarını gerçekten yaşayıp yaşamadığını soran insanlara kızdın. Onları cahillikle, edebiyat bilmezlikle suçladın. Gel gör ki, az önce aynı tuzağa sen düştün. Sana benzeyen bir karakterin başından geçen olayları anlatırken kendimden öyle emindim ki, sen bile bunların kendi yaşamın olduğuna inandın. Ta ki kuşandığın yazarlık kostümüne sığdıramadığın şu aşk-intihar klişesine gelene kadar.

Sustu, masanın üzerinde yığılı duran kâğıtlardan birini elime tutuşturdu. Görünmeyen bir el aramızda olan biten ne varsa hepsini kâğıda aktarmıştı.

Korkuyorsun, dedi.

Korkmuyorum, dedim.

Öyleyse hem beni hem kendini yok et, dedi, ama sadece sen değil, hepiniz. Varsa cesaretiniz, bütün kitaplarınız isimsiz yayımlansın.

Fotoğraf: Freddy Castro

Türk edebiyatında en yaygın kullanılan anlatıcı tipinin hangisi olduğunu bulmaya çalışırken baktım ki, kullanılan tuhaf ses mevcut anlatıcı türlerinden hiçbirine uymuyor, gözüme komşulardan birini kestirdim. Ortalığı gözetlemeyi, etraftan aldığını sanki kendi başından geçmişçesine aktarmayı kendisine iş edinmiş bu komşu tiplemesine hepimiz aşinayız nasıl olsa.

Peki ama bu meraklı komşuların kurmaca metinlerde ne işi var?

Epey araştırmama rağmen, en azından İngilizce yazılmış ya da çevrilmiş modern metinlerde izine rastlamadığım ama Türk edebiyatında hâlâ hâkimiyetini sürdüren tuhaf bir anlatıcıdan bahsediyorum. Birinci ya da üçüncü şahıs olup olmadığına bakılmaksızın sürekli konuşan, birinci şahıs kullanımlarında beş cümleden en az ikisine “ben” diye başlayan, üçüncü şahıs kullanımlarında dipnot misali açıklamalar yapan ama her halükârda okuyucuyla karakter arasına set çeken, şu an yaşanmakta olan bir olayda bile geçmiş zaman kiplerine sımsıkı yapışan, her şeyi sıfatlarla anlatma eğilimi gösteren bir anlatıcı. Onun neye benzediğini örneklerle görmek için çok satanlar rafına bakmak yeterli. Sınırlı sayıdaki istisnaları görmezden gelirsek komşu-anlatıcının ekosistemi, yeni yayımlanan ve ansızın tuhaf satış rakamlarına ulaşan kitaplar.

Formül açık, yazdığınız metinlerin kitap haline getirilip yayımlanmasını istiyorsanız yapmanız gereken tek şey var. Bir komşu bulun. Yoksa da edinin. O anlatacak, siz yazacaksınız.

Sadelik istiyorsanız kısır cümleler kullanın – düşünce çetrefildir, aktarmak güçtür o yüzden sakın ola ki sizin karakterleriniz akıl yürütmesin. Toplumsal kalıplara uygun olmaları ve kendilerinden beklenen en basit eylemleri göstermeleri yeter – gelmek, gitmek, sevişmek, ayrılmak, ölmek ya da öldürmek.

Beş satırda bir kurduğunuz bu kısa cümleleri bağlaçlarla birleştirin, bağlaçların önüne ve arkasına bol bol benzetme serpiştirip yüklemi başa, özneyi sona alın. 

Ama yok, eğer derdiniz “önemli” bir şeylerden bahsetmekse o zaman alt yapıya ihtiyacınız var – yazmaktan çok okumanız gerek.

Böyle hacimli meselelerle zaman kaybedemezsiniz ama yine de önemli bir şeylerden mi bahsetmek istiyorsunuz, (ya da bahsediyormuş gibi görünmek) o “önemli” görülen şeylerden birini seçin (mesela kadına uygulanan şiddet) sonra elinize dünya edebiyatında bu tip meseleleri kendisine konu edinmiş bir yazar bulun, hedef öyküyü üç kez okuyup taklit edin. Bununla da uğraşamam derseniz açın üçüncü sayfa haberlerini, bir hafta boyunca ana haber bültenlerini izler ve gazete okursanız kimse sizinle boy ölçüşemez. İnsanı can evinden vuran kısa cümlelerle başlayın işe. Beş satırda bir kurduğunuz bu kısa cümleleri bağlaçlarla birleştirin, bağlaçların önüne ve arkasına bol bol benzetme serpiştirip yüklemi başa, özneyi sona alın. 

Nasıl olsa ne yazdığınızı kimse anlamayacak ama siz önemli bir şeylerden bahsediyormuş gibi görüneceksiniz – kadın vardı, kocası geldi, onu dövdü, kadın hastaneye yatırıldı, adam kaçtı, çocuk ortada kaldı, tacize uğradı, sonra adam geri geldi, çocuğu tecavüzcüsüne sattı, karısını öldürdü.

Bütün bu zincirleme olay örgüsünün altında yatan etmen mi? Ne gerek var, şiddet ya da empati pornografisi olarak niteleyebileceğimiz bir düzine öykücük günümüzde yazar “olmak” için yeterli.

Değişik örnekleri varsa bile başka ülkelerin edebiyatlarında henüz eşine rastlamadığım bu komşu-anlatıcı, ona imkân veren yazıcılar sayesinde hanelere nüfuz ededursun bir de bu metinleri edebiyat kisvesi altında raflara yerleştiren yayınevleri ve onların yayın politikasına hizmet edip sonra da edebiyatla ilgili “o öyle olmaz, böyle olur,” diye tumturaklı sözler sarf eden editörler var.

Devam edelim.

Birinci Şahıs Anlatıcı

Dışarıdan bakıldığında en kolayıymış gibi görünen ancak iş yazmaya geldiğinde kişiyi en çok zorlayanın birinci şahıs anlatıcı olduğu söylenir. Hem sınırlı bakış açısı yüzünden hem de aşırı kontrol gerektirdiği için Buna rağmen özellikle yazmaya yeni başlandığında sıkça başvurulur ve en başta yapılan hatalar düzeltilmezse ortaya ne olduğu belirsiz, tuhaf metinler çıkar.

Peki kontrolle kast edilen nedir, birinci şahıs anlatıcı kontrol edilmediği takdirde metin neye benzer?

Benim karşı komşumdu. Çok meraklıydı. Benimle sürekli kavga ederdi. Önceki akşam benimle yine kavga etmişti. Ben onun niçin böyle yaptığını anlamıyordum. Sürekli beni izliyordu. Benden ne istiyordu bilmiyordum. Neyse. Yatağımdan kalktım, banyoya gittim, sarı diş fırçamı aldım, sarıyı çok severim, üzerine macun sıktım, aynaya baka baka dişlerimi fırçalamaya başladım. Tekrar yatak odama döndüm, pijamamı çıkardım, giymek için sarı kazağımı seçtim. Sarıyı çok severim, içimi aydınlatır. Ne zaman kendimi kötü hissetsem hep sarı giyerim. Ve o komşu bana yine kendimi çok kötü hissettirdi. O yüzden sarı giydim.

Bu kısa örnekten de görüleceği üzere, böylesi bir metinde aslında meraklı komşunun kendisi yoktur. Herkes ve her şey “ben” zamirinin ve o zamirin hareketlerinin gerisindedir. Yazarın anlatıcı üzerindeki kontrol kaybı kendisini peş peşe sıralanan hareketlerde ve bu hareketleri anlamlı kılmak için yapılan sıçramalarda gösterir. Cümleler arasındaki anlam bağlantısı kopar, zaman kipleri birbiriyle uyumsuz hale gelir ve kopan bağlantılar, gereksiz açıklamalarla giderilmeye çalışılır. Birinci şahıs anlatıcı seçimiyle yaşanan bu sıkıntı genellikle “bilinç akışı tekniğini kullandım” gibi ifadelerle meşrulaştırılmaya çalışılsa da bilinç akışının maksadı anlatıcının sürekli kendisinden bahsetmesi değil, dış dünyanın zihindeki bilişsel süreç vasıtasıyla anlamlandırılması ve bu anlamların tutarlı bir biçimde aktarılmasıdır. Nitekim böylesi bir kullanımda bilinç akmaz tam aksine donar. Çünkü “ben” zamiri öyle çok tekrarlanmıştır ki, hem anlatılmak istenen karakter hem de karakterle iç içe geçen anlatıcı ve bilinç akışının olmazsa olmazı bakış açısı ortadan kalkmıştır.

Latin kökenli Batı dillerinde eylemi yapanın kim olduğunu eylemin kendisinden öğrenilmez. Yani zamir kullanılmadığı takdirde eylemi yapanın kim olduğu anlaşılmaz. Dolayısıyla çeviri bir metinde “ben” zamirinin çokluğuyla çevirinin niteliksizliği doğru orantılıdır. 

Zamir kelimesinin “yürek, vicdan” anlamına gelen “dmr” kökünden türediğini ve bu kökten türeyen öteki geçiş kelimelerinin “körelme, zayıflık, zayıflama” gibi anlamlar taşıdığını söylemekte fayda var. Nihayetinde zamirlere ne kadar sık başvurulursa karakterler o kadar zayıflar, körelir hatta aynen beslenemeyen uzuv gibi işlevsiz kalır. Toplumdaki benlik algısının bozuk oluşunun bir sonucudur ki, birinci şahıs anlatıcının seçildiği metinlerde gözlemlenen bu zamir kullanımına üçüncü şahıs anlatıcı söz konusu olduğunda rastlanmaz.

Ve ufak bir not, kurmaca tekniğine ilişkin Batı dillerinden çevrilmiş hiçbir kaynak “zamirleri çok sık kullanmayınız” gibi bir uyarı içermez çünkü Latin kökenli Batı dillerinde eylemi yapanın kim olduğunu eylemin kendisinden öğrenilmez. Yani zamir kullanılmadığı takdirde eylemi yapanın kim olduğu anlaşılmaz. Dolayısıyla birinci şahıs anlatıcının kullanıldığı çeviri bir metinde “ben” zamirinin çokluğuyla çevirinin niteliksizliği doğru orantılıdır. 

Fotoğraf: Andrew Neel

İkinci Şahıs Anlatıcı

Anlatıcıyla bakış açısı arasındaki ilişkiyi somut hâle getirebilmek için belki de en iyi örneklerden biridir. Genellikle birbirine karıştırılan bu iki kavramı (anlatıcı – bakış açısı) şöyle özetleyebiliriz, anlatıcı, olayları aktaran kişi ya da sestir. Bakış açısıysa metni bir düzlem olarak kabul edersek anlatıcının o düzleme göre aldığı konum. Birinci şahıs anlatıcı seçildiyse olaylar o şahsın bakış açısından anlatılır ve birinci şahıs anlatıcıda bakış açısıyla anlatıcı birbirine nüfuz ettiğinden bu ayrımın anlaşılması güçleşir.

İkinci şahıs örneğinden ancak mevcut metni epey değiştirerek devam edelim, 

Orada duruyorsun, karşımda. Aklından kim bilir neler geçiyor. Kapıya koştun, gözünü merceğe dayadın. Şimdi eşiğinde sürekli izlediğin ötekiler değil, hiç ummadığın biri var. Korktun değil mi, o merceğin arkasına hapsolmaktan, anlattığın her şeyin senin zihninde yer alan birer masal olduğunun anlaşılmasından…

Anlatıcı kim? Meraklı komşunun kendisi mi, öteki karakter mi yoksa dışarıdan duyulan bir ses mi?

İlk akla gelen elbette anlatıcının kurmacadaki öteki karakter yani yazar olduğu ve hikâyeyi, meraklı komşuya hitap edercesine aktardığı. Bu durumda bakış açısı, aynen birinci şahısta olduğu gibi anlatıcıdan ayrılmaz. Ancak böylesi bir kullanım, öteki karakterlerin –mesela meraklı komşunun– aklından geçeni aktarma imkânı vermez. Öteki karakterlerin düşüncelerine yönelik her cümle, aynı zamanda kendisi de bir karakter olan yazarın tahmini olacaktır.

İkinci olasılık, meraklı komşunun tek başına olduğu ve sanki karşısında bir ayna varmışçasına kendisine hitap ettiği. Az önce bakış açısının, anlatıcının metin düzlemindeki konumu olduğunu söylemiştik. Öyleyse meraklı komşunun zihni eş zamanlı olarak hem içeridedir hem dışarıda.

Ve üçüncü olasılık, dışarıdan duyulan gaip bir ses.

Hangi olasılık üzerinden devam edilirse edilsin, ikinci şahıs anlatıcı kurmacayı konforlu bir zemine oturtmaz. Yer yer okurun da karakterlerden biri haline gelebildiği, anlatıcıyı izlemenin güç olduğu bu kullanım hem yazar hem de okuyucu açısından rahatsız edici bir ayna işlevi görür.

“Sen,” dışardakidir, yabancıdır. Kişi, benliğinde yer alan istenmeyen yönleri ve/ya da ötekinde öykündüğü nitelikleri “sen” çatısı altında toplar. Geleneksel kurmacada erişilmeyene duyulan arzuyu temsil eden “sen” modern kurmaca söz konusu olduğunda ancak yergiye hizmet eder. Ve metin, kurmacadaki “ben” tarafından gerçekleştirilemeyen, vazgeçilemeyen, kabul edilemeyen kısacası “eyleme geçilemeyen” halleri aktaran bir yergi aracı haline gelir. 

Bu tip metinlerin okuyucuda yarattığı illüzyonun ustalıkla kotarılmış bütün kurguların üzerinde olduğunu söyleyebilirim çünkü okuyucu, daha ilk paragraftan kendisine hitap edildiği yanılgısına kapılır.

Fotoğraf: Kelly Sikkema

Üçüncü Şahıs Anlatıcı

Kurmaca bir metnin anlatıcısı sadece olay örgüsünü aktarmakla yetiniyor ancak karakterlerin duygu ve düşüncelerine değinmiyorsa nesnel, olay örgüsüyle birlikte karakterlerin duygu ve düşüncelerini de dile getiriyorsa öznel niteliklidir. Nesnel ve öznel olup olmadığına bakılmaksızın anlatıcı her şeyi bilebilir ya da sınırlı bakış açısına sahip olabilir. Buradaki ayrımın temeli, anlatıcının neyi ne kadar bildiğine dayanır. Şayet metni bir düzlem olarak kabul ettiğimiz takdirde anlatıcı düzlemle birlikte zamana da hâkimse rahatlıkla her şeyi bildiğini söyleyebiliriz. Olay örgüsünün tamamını, karakterlerin düşüncelerini, duygularını hatta geçmişlerini ve geleceklerini. Dolayısıyla zorunlu olarak özneldir. Anlatıcının sınırlanması halindeyse öznellik ve nesnellik ayrımına göre anlatıcı ya sadece kamera gibi hareketi aktarır ya da zaman zaman karakterlerin zihinlerine sirayet ederek onlarla bir olur ve hareketle beraber duygu ve düşünceleri de dile getirir.

Birinci şahıs anlatıcının bakış açısıyla yazılmış kısa bir metnin üçüncü şahsın bakış açısına çevrilebilirliğini ufak değişikliklerle (ekleme ve eksiltmeler) test edelim.

Onu yıllar önce tanımıştı. Karşı komşusuydu. Apartman kapısının gıcırdamasıyla başını koridora uzatması bir olur, eşiğinden geçecek talihsiz merdiven ağzında belirdi mi anlatmaya başlardı. Tuhaf kadındı. Kimine göre büyücüydü kimine göre ermiş. Sadece o köhne apartmanla sınırlı kalmaz, etrafta ne kadar hane varsa hepsini bilirdi. 

Bir gün bütün cesaretini topladı, onun, gölge misali bir görünüp bir kaybolan bu tuhaf kadının eşiğine dayandı.

Kimsin sen, bunca şeyi nereden biliyorsun?

Beriki güldü, kapıyı sonuna kadar açıp onu içeriye çağırdı. Salonun ortasına yerleştirilmiş çalışma masası olmasa ev bomboştu. Çıplak parke zemin, geniş pencereler ve duvarlara yapıştırılan irili ufaklı binlerce fotoğraf.

İlk cümlenin zaman kipini ve ikinci cümlede yer alan “komşumdu” kelimesindeki iyelik ekini değiştirmek anlatıcıyı karakterden ayırıp dışarıya çıkarmak için yeterlidir, ancak bu değişiklikler, anlatıcının kim olduğu sorusunun cevabını muğlak hale getirir – bedensiz bir ses mi yoksa hikâyeye tanık olmuş bir karakter mi?

“Bir gün bütün cesaretini topladı.”

Demek ki anlatıcı, olay örgüsündeki karakterin cesaretini topladığını biliyor. Öyleyse iki olasılıktan söz edebiliriz.  Ya her şeyi bilen bir anlatıcı kullanılmıştır ya da karakter, belirsiz bir zamanda kendi geçmişini hatırlamakta ve anlatıcı da karakterin zihnine sirayet ederek bu anı okuyucuya aktarmaktadır. Muğlak durum, cümlenin devamında da korunur, “onun, gölge misali bir görünüp bir kaybolan bu tuhaf kadının eşiğine dayandı.”

 “Beriki güldü, kapıyı sonuna kadar açıp onu içeriye çağırdı.” Anlatıcı karakterin zihnindedir ancak öznel yargı kullanmaksızın bir kamera gibi hareket edip sadece tanık olduğu olayı aktarır.

 “Salonun ortasına yerleştirilmiş çalışma masası olmasa ev bomboştu. Çıplak parke zemin, geniş pencereler ve duvarlara yapıştırılan irili ufaklı binlerce fotoğraf." Bir önceki cümleye göre anlatıcının karakterin zihnindeki konumu çok daha belirgin hâle gelir çünkü “bomboştu” kelimesi öznel bir yargıdır. Bu noktadan sonra okuduğumuz her şey, -evin boş hatta bomboş olması, zeminin çıplaklığı, pencerelerin genişliği, fotoğrafların irili ufaklı oluşu- tamamen karakterin aklından geçenlerdir.

Şimdi bir başka ufak eklemeyle anlatıcıyı meraklı komşunun zihnine geçirelim ancak farkı belirgin hâle getirmek için Neriman ve Koray isimlerini kullanalım.  

Bir gün bütün cesaretini topladı, Neriman’ın, gölge misali bir görünüp bir kaybolan bu tuhaf kadının eşiğine dayandı.

Neriman ayak seslerini duyar duymaz kapıya koştu, kulak kesilip bekledi. Üç beş saniye sonra aniden kapıyı açtı, ona hesap sorarcasına bakan adamı süzdü. Yaşına göre hayli genç görünüyordu Koray. Şakaklarına düşen üç beş beyaz tel de olmasa…

Kimsin sen, dedi Koray, bunca şeyi nereden biliyorsun?

Neriman güldü, kapıyı sonuna kadar açıp onu içeriye çağırdı. Salonun ortasına yerleştirilmiş çalışma masası olmasa ev bomboştu. Çıplak parke zemin, geniş pencereler ve duvarlara yapıştırılan irili ufaklı binlerce fotoğraf. 

“Neriman ayak seslerini duyar duymaz kapıya koştu, kulak kesilip bekledi.” Anlatıcı dışarıdadır, sadece Neriman’ın hareketlerini aktarır.

“Üç beş saniye sonra aniden kapıyı açtı,” Anlatıcı, aynı cümlenin içinde bile metindeki konumunu değiştirebilir. “Üç beş saniye,” derken dışarıda olan anlatıcı, “aniden,” kelimesinin kullanılmasıyla Koray’ın zihnine sıçrar ve hareketi Koray’ın bakış açısıyla aktarır – kapıyı açma hareketi gaip bir ses olan anlatıcı için değil ancak Koray için ani olabilir. Kapı açılır ve virgülle birlikte anlatıcı Neriman’ın zihnine girer.

“, ona hesap sorarcasına bakan.” Koray’ın Neriman’a hesap sorarcasına bakıyor oluşu anlatıcının kendi öznel yargısı değil, Neriman’ın düşüncesidir ve anlatıcı onun zihnine girerek bize bu düşünceyi aktarır.

“… adamı süzdü,” dediğimiz an anlatıcı tekrar dışarıya çıkar ve Koray ismi zikredilene kadar yine ilk konumuna döner.

Aynı metni, her şeyi bilen ancak aynen birinci şahıs anlatıcıda olduğu gibi kontrolsüz kullanılan üçüncü şahsın bakış açısıyla yazalım, 

Koray bir gece önce düşünüp taşınmış, sabahın ilk ışıklarıyla komşusu Neriman’ın kapısına dayanmaya karar vermişti. Güneş doğdu, yükseldi ama Koray uyanmadı. Çocukken de böyleydi Koray. Sabahları bir türlü yataktan kalkamaz, her zaman okula geç kalırdı. Öğretmeni bile yaka silkmişti ondan. Geç kalması bir türlü, yaramazlığı bir türlü. Bu komşuların evine dadanma merakı da o zamanlar başlamıştı işte. Annesine ona çok kızardı ama yine de komşularının evine girip çıkmaktan vaz geçemezdi. Koray yaramaz diye kabul edilen çocuklardandı. Ortalığı birbirine karıştırır, yakalanacak oldu mu suçu başkasının üzerine atardı. Meraklı derlerdi ona. O yüzden Koray, Neriman’ı meraklı olmakla suçlayanları anlayamıyordu. Saat on ikiye doğru anca uyandı Koray. Kendini kötü hissettiğini düşündü. Yorganı yere attı, banyoya girdi, sarı diş fırçasıyla dişlerini fırçaladı. Sarıyı çok severdi, çocukluğunda en sevdiği renk sarıydı. Yatak odasına döndü, kendini kötü hissettiği için sarı kazağını giydi. O arada Neriman’ın kapısını çalmanın iyi bir fikir olup olmadığını düşündü.

(…)

Neriman elbette Koray’ı karşısında görmeyi beklemiyordu. Adını bile bilmiyordu Koray’ın. Neriman kapıyı çok ani açtığı için Koray korktu. Aslında Koray, Neriman’ın kapının arkasında dikildiğini biliyordu ama yine de korktu. Koray, Neriman’a hesap sorarcasına bakıyordu. Neriman, Koray’ın niye böyle baktığını düşündü. Koray ise Neriman’ın onu baştan ayağa süzmesinden rahatsız oldu. Neriman Koray’ın genç olduğunu düşündü. Kırklarında ya vardı ya yok. Şakaklarındaki beyaz saç tellerini görünce onlar olmasa daha küçük görüneceğini düşündü.

Abartılı bir örnek gibi gelebilir ancak her şeyi bilen üçüncü şahıs anlatıcının aynen birinci şahıs anlatıcıda olduğu üzere kontrollü kullanılmaması bu tip metinlerin yazılmasına yol açar. Nihayetinde her şeyi bilen üçüncü şahıs anlatıcıyı tercih ederek anlatıcıyı böylesine savruk kullanmak sonra da kolay kaçmanın değişik yöntemlerinden birini “yazarın yaratma özgürlüğü” diyerek meşrulaştırmak mümkün.

“Birinci sorun, bunun ne tür bir kurmaca olduğunu henüz bilmiyor olman. Henüz konuyu bilmediğin gibi, tarzın da belirsiz daha. Bildiğin tek şey, ana karakterin adı. Buna rağmen, ben dediğin kişiyi gerçekçi bir halde oluşturmaya çalışıyorsun. Biraz zaman geçince, bu yeni kurmaca seni korumak için harekete geçecek ve sen yeni dünyanın görüntüsünü görebilir hale geleceksin. Ama henüz bu durumda değilsin. Doğal olarak tehlikeli bir noktadasın.” 

Haruki Murakami, Sputnik Sevgilim, Çeviren: Ali Volkan Erdemir, Doğan Kitap, 2016

Yukarıdaki fotoğraf: David Iskander


Twitter'da Paylaş
3

YORUMLAR


Ayşegül Kanat
Teşekkürler elinize sağlık. Metni yayımlandığı gün kaydettim ama ancak okuyabildim.
1:06 PM
Özdemir Toprak
" Ben en kısa zamanda çıktılarını alıp böyle bir şey yapacağım" :) Bazen düşündüklerimi bir cümle ile özetliyorum. Dolayısıyla anlam karmaşası yaratabiliyor. Yazıların çıktısını alıp, kendim için arşivlerim düşüncesini bu şekilde yazınca da, kitabı yayımlayacakmışım gibi olmuş. :)))
12:33 PM
Özdemir Toprak
Funda Kılıçarslan'ın yazma üzerine yazdıkları gerçekten çok değerli yazılar. Ne diye bir yayınevi kitap halinde yayımlamıyor ki? Ben en kısa zamanda çıktılarını alıp böyle bir şey yapacağım ama bence bu yazılar sadece sanal mecrada kalmamalı...
12:28 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR