En sonunda romanını yazmaya niyetlenen yazar adayı masaya oturur, o âna dek okuyup öğrendikleri ona neyi işaret ediyorsa bir düzen içinde boş sayfaya ya da ekrana sorunsuzca aktarabilmeyi düşler.
Bunun için belki bir kenarda üst üste yığılmış bekleyen bazı yol gösterici kitaplar da yanı başındadır, kimileri o mucizevî ilk cümlenin sırrına dair ipuçları taşır veya tam da olması gerektiği gibi ilhama pek bel bağlamamaya yönelik, henüz kısa bir süre öncesine dek cesaret verici azim örnekleri sıralar: Yazarlardan özlü sözler, başarıların gerçek hikâyeleri, hiç ara vermeden çalışmayı öğütleyen disiplin dolu hatırlatmalar… Bunlara karşı koymak zordur ama daha da güç olan bir şey varsa o da bir tek onlara dayanarak roman yazabilmeye sorunsuzca başlayabilmektir. Genç yazar adayının masasında erkenden başını ellerinin arasına almaya başlaması böyle durumlarda kaçınılmaz da olabilir, ümit kırıcı da. Önüne geçebilmek için ne yapacağına karar veremediğinde ise yetenek ve sabrına, azmine dönük hayallerinin hepsi bir kuşku yığınına dönüşüp gözünde büyüdükçe büyüyebilir.
Sahneyi yeni baştan, biraz daha farklı biçimde de kurabiliriz. Yazar adayı masasının başına geçmiştir, oldukça öfkelidir, okuduğu onca romanın her bir satırına duyduğu sarsılmaz güvenle başka türlü bir dünya kurabileceğine inanır. Doğal olarak ümitsiz yazarımızın okumaktan hoşlandığı “yaratıcı yazarlık” kitaplarını bir hevesle küçümsüyordur ve okullarda, kurslarda, öylece birer şemaya indirgenmiş kitaplarda romancılığın öğretilebileceğine hiç mi hiç ihtimal vermez. Bir bakıma haklıdır da çünkü roman yazmak bir yetenek meselesi olduğuna göre sadece kendi bildiğini okumak yeter de artar bile: Gerisi bir tek hayal kurmanın zevklerine ve onları bir bağlama oturtabilmenin çabasına kalmıştır… Önüne bir zorluk çıkacak olursa çok şaşıracak ölçüde romanlara ve zekâsına bağlı bu dikkatli yazar adayının gözden kaçırdığı bir şey varsa o da duyduğu öz güvenin diğer yazarınki kadar kırılgan olmayışı, bu nedenle de kendi çabasına bir yanılsamayla her zaman hayranlık beslemeye eğilim göstermesi olacaktır.

Walter Mosley
Kurmacanın Unsurları’nda, Walter Mosley biri kararsız diğeri hayli inançsız bu iki roman düşkünü yazar adayına birden ışık tutabilecek ölçüde güçlü gerekçelerle, pek yol göstermeden ama en sonunda bir yola da koyulduğumuzu asla unutturmadan, açıkça ve ikna edercesine, oldukça zarif bir işaretler bütünü kurmuş. İşaretlerden hemen anlayacağımız romanın temel unsurlarıysa, iki yazar adayının da karşı koyamayacağı bir okuma daveti olduğunu söyleyebiliriz bu kitabın. "Yapı", "Bağlam", "Karakter Gelişimi", "Anlatıcı Ses", "Tasvir" gibi konu başlıkları, bunlardan anladığımız kabaca bir dersin sınırları içinde kalıyorsa, yani tam da kendi bilincinin gücünde engel tanımayan yazar adayımızın aklından geçireceklerine yaklaşıyorsa bu davet bir şölene de dönüşecektir üstelik. Öte yandan diğer ürkek roman sevdalısı da payını alacak ve Yapı’nın korkutucu bir heybetten, Karakter’in ulaşılmaz bir mesafeden ya da tasvirin hep tuzak olmaya hazır bayağı romanlarda görülen laf kalabalığından ibaret olmadığını fark edip belki daha fazla hayal kurarken bulacaktır kendini.
Romanların “deneme” türünün sınırlarıyla oynamaya elverişli olduğunu, edebiyat tarihi günümüze yaklaştıkça birbirinden farklı epey parlak örnekle öğrenmiş olduk. Bugün Milan Kundera’nın romanlarını yadırgamadığımız gibi, diyelim Proust’un uzayıp giden paragraflarından şiirsel kimi duyuşlar bile edinebiliyoruz. Bu anlamda roman deneysel olmaya açık bir tür; peki bu üstün oyun duygusunu roman üzerine bir deneme kitabı gösterecek olsa acaba aynı seziş biçimine kapılabilecek, diğer bir deyişle iki yazar adayının motivasyonunun doğası üzerine ne ölçüde fikir yürütebileceğiz? Kurmacanın Unsurları böyle hassas bir dengeyi göze alan bir kitap çünkü ve üstlendiği risk faktörünü her iki yazar türünü de düşündürecek biçimde kendi oluşum mantığının her satırında beceriyle bambaşka bir şeye çevirebiliyor. Bu yeni düzlemi denemenin mi romana, romanın mı denemeye dönüştüğünü açık seçik ayırt etmek için ileri sürmüyorum burada ama izlenen yolun deminden beri kabaca bir alegorisini kurduğum düşünme biçimleriyle güçlü bir alışverişi var.
Kitabın hiçbir yerinde yazar tamamlanmış bir roman fikri sunmasa da denemenin başlangıç ve bitiş safhaları, bir bölümden diğerine (mesela gerçek bir romanın bir “yoğunlaştırma” meselesi olduğunu aniden söyleyerek hayalleriyle baş edemeyen yazarı düşündüreceği "Önsöz"den, diğerini daha baştan hayli kızdıracak bir vurguyla asıl romanı yazabilmenin bakış açısı, olay örgüsü, dil ve şiir bilinci gibi unsurları “anlamaya çalışmak” ile bir olduğunu ileri sürdüğü "Giriş" kısmına) geçişleri yeterince nettir. Verdiği erken örnekle Jules Verne’in masasından kalkmayan gerçek bir yeryüzü kâşifi olduğunu hatırlatması asıl yolculuğun yazmaktan geçtiğini gösterir, öte yandan hemen sonraki bölümde ("İfşa Yapısı"nda) bir romanı yapacak tüm unsurları sıra sıra sunuyor olması bu yazı yolculuğunun kâğıt üstünde de olsa bir doğru zamanlamaya sıkı sıkıya bağlandığını, dolayısıyla roman görgüsünün o masaya kendiliğinden gökten bir lütuf gibi inmeyeceğini sezdirir. Yazar kuşkuya mahal vermeden çalışmanın erdemlerini ileri sürüyordur tabii, yine de ilham alacağımız şeyler romanlar kadar hayatın bariz olguları da olmalıdır ki buna yazar adaylarımızın ikisi de karşı duramayacaktır. Bu iki yazarı henüz yabancı bir dünyayı el yordamıyla tanımaya çalışan çocuklar gibi düşünecek olursak tökezlemeleriyle herkesi güldürdükten ve kendileri de yeterince eğlendikten sonra “dünyadaki her şeyin nasıl birbirine girdiğini, kuşları ve taşları, mavi göğü ve yeşil yeryüzünü, baş dönmesini” heyecanla algılamaya başlar başlamaz "kurmacada yapı" denilen şeye yaklaşacaklarını da kestirebiliriz.
Bazen de kitabın yolladığı işaretler hiç olmadığı kadar dikkat dağıtır: Boş sayfanın hüsranıyla karşı karşıya kalmış acemi yazara büyük edebiyatın (Kafka’nın, Steinbeck’in) yapısında didinme ya da zorlanma bulunmadığını hatırlatıp, hemen ardından bu durumla bir tek çocukların ve yine boş bir sayfanın baş edebileceğini söyleyivermek en hafifinden yeni bir engeldir. Walter Mosley kitap ilerledikçe kuşkusuz ki kendi yazınsal biçimleriyle olduğu kadar okurun ve yazar adayının da algılarıyla oynamaktadır. Şimdiye kadar öğrendiğimiz en temel şey yazmaya çalışmanın bir çaba olduğuydu ama boş sayfayı çocuğun sendelemelerine veya gün henüz ağarırken mavimsi bir göle benzetmesi de kartları yeniden karmaktan farklı değildir: O göle atlamak ve olacaklara kendimizi bırakıvermek hâlâ “büyük sanat” değilse o hâlde yazar adayının tam olarak inanması gereken şey nedir?
Romanların zihinlerimizden daha büyük olduğunu kabullenmek ve bunu bir şart olarak ileri sürmek, ciddi olduğunu düşünen romancıya bu kitabın çıkardığı bir başka muamma olur. Karakter, olay örgüsü, ifşa niyeti az çok açığa çıkmıştır belki ama romanlar zihinlerimizi aşıyorlarsa da hayat karşısındaki boyutlarını saptayabilmemiz için iyi düşünülmüş bir bağlam da gerekir bize. Mosley’in kitabın bu kısmında diğerlerinden farklı olarak geniş roman parçacıkları, hikâye sahneleri vermek yerine öncesi ve sonrasına dair anıştırmalarda bulunması, çok kısa yoğunlaştırılmış pasajlarla hayat-roman ikilemi yaratıyor olması bir başka mesele olup çıkar: “Sorun bilinçli zihinden değil, yazmaktan geçiyor” ise, karakterlerle beraber soluk alıp veriyor olmak, onlarla adeta savrulmak daha demin ileri sürülen “büyük sanat” olgusuna fazladan bir paradoks ekler. Yazarın kitap boyunca sürdüreceği tartışmalara çelişkiler yoluyla yavaş yavaş yeni açılımlar, yeni birtakım bağlamlar döşediğini görmeye başlıyoruzdur; artık (sıradaki, "Karakter" bölümünün de gösterdiği gibi) zihinlerinden geçenleri kısmen daha çok bildiğimiz kurmaca karakterlere kıyasla yazar adaylarımızın da yolun devamında nasıl düşüneceklerini az çok tahmin etmeye girişmemiz zor olmaz. Romanların dünyası (tıpkı bu denemedekine benzer biçimde) sürekli akış hâlinde bir düzenden ibaretse, okumamızın tam da bu noktasında her iki yazar adayının –kuşkusuz bizimle birlikte– kitabın “yaratıcı” ortaklarına dönüşüyor olduğunu görmemiz de zor olmaz: Daha "İfşa Yapısı"nda hikâyeye ilişkin bir gerçeği aktarırken zamanlamayı doğru tutturmanın yaratacağı “aydınlanma” anlarına değinmişti Mosley; bu ilerlemiş, gelişkinlik kazanmış safhada güzel düşünülmüş romanların nice ufak tefek parıltılar barındırdığını, tıpkı yeniden yazılmış bir metin gibi, bir daha fark ederiz.
Ürkek ve hırçın iki yazar adayımıza son kez dönecek olursak, kitabın güçlü bir sırrını yeni bir paradoks olarak önlerine bırakıvermemiz gerekir belki: Sahiden de kurmaca yapıtlar birtakım akışkan unsurlardan oluşuyor ve bunlara yaşamsal karşılıklar bulmamız gerekiyorsa o pek nadide "hakikat"i birinden birinde bulduğumuza nasıl ikna olacağız? Bu yazı bu soruya çok parçalı imalar getirdi belki ama Walter Mosley’in parlak kitabı daha fazlasını yapıyor: Bütün karmaşalarıyla romanlar hakkındaki birçok düşünceye, sisler arasından beliren apaçık roman diyarlarına doğru yelken açtırıyor.






