Kürtçeden Türkçeye çeviri mi dediniz?
7 Aralık 2016 Edebiyat Kültür Sanat

Kürtçeden Türkçeye çeviri mi dediniz?


Twitter'da Paylaş
0

Ama Kürtçe yazılmış Kürt yazarlarının eserlerinin Türkçeye çevrilip basılması konusunda neredeyse hiçbir Türk aydını “kardeş” dediği halkın diline vakıf olup Türkçeye çevirmeyi aklının köşesinden geçirmiyor.
Şeyhmus Diken
Bir edebiyat eserini yazıldığı dilden bir başka dile çevirmek sıradan tabiriyle sadece çeviri midir? Yoksa başka anlamı/ anlamları da var mıdır? Bunu Kürtçe yazılmış edebiyat eserleri üzerinden dillendirmek niyetindeyim. Bunun içinde Kürt dilinin kıymetli şairi Cegerxwîn / Cigerxwîn üzerinden bir miktar konuşup sonra da günümüz modern Kürt edebiyatı örnekleri üzerine getirip bağlamak niyetindeyim... Cegerxwîn geçtiğimiz yüzyılın başında şimdiki Batman iline bağlı Gercüş ilçesinin Hesar köyünde 1903 yılında doğar, 1984 yılında yurdundan topraklarından hayli uzakta İsveç’in başkenti Stockholm’de vefat eder ve Suriye’nin Qamişlo kentine defnedilir. Erken yaşta aile fertlerini kaybetmesi üzerine çocukluğu kimsesizlik ve yoksulluk içinde geçer. Yaşamını sürdürmek için çocukluğunda çobanlık ve amelelik yapar. 18 yaşında Diyarbekir’deki medreselerde eğitim alarak o dönemin medrese kültürü içinde Kürt kültürü ve edebi geleneksel Kürt klasikleri ile tanışır. Eğitiminin akabinde bu kez hayatının yeni evresi olan “işi” melelik ve seydalık kendisine rehber olur. Şeyh Said kıyamından sonra yazdığı Kürtçe şiirleri Hawar (ilk sayı 1932 Suriye’de çıkar) dergisinde yayımlanır. O yıllara kadar “Şêxmûsê Hesarê” olan adını artık kullanmayarak “yüreği kanlı” anlamına gelen “Cegerxwîn” mahlasını kendine yakıştırır. O günden sonra da mahlası kendisine ölünceye kadar ad olur, öyle de kalır...

Felsefe, aşk ve siyaset

Yaşamında edebiyatına yön veren çok önemli kavşak noktalarına tanıklık eder. 1. Dünya Savaşı, Çarlık Rusyası’nda gerçekleşen Ekim Devrimi, Şeyh Said Ayaklanması, Fransızların Suriye’ye girişi, 2. Dünya Savaşı, İran Mahabad Kürt Devleti’nin kuruluşu ve 1958 Irak Devrimi gibi... Coğrafyada ciddi altüst oluşlara sebep olan bütün bu olaylar ister istemez Kürt dünyasında ve Kürt entelijansiyasında önemli birer etki ağı yaratırken, Cegerxwîn de bundan doğal olarak etkilenir. Cegerxwîn’in yazdıklarının yanında psiko-sosyal dünyası hareketlenir ve şiirine yön verir. Şiirini incelediğimizde şiirini felsefe, aşk ve siyaset üzerine bina edildiğini fark ederiz. Aslında belki de geleneksel Kürt edebiyatından beslenerek, bunu medrese kültürü ile yoğurarak modern Kürt edebiyatının / şiirinin eskizlerini yapmış ilk örneklerden biri demek yanıltıcı olmaz. Çünkü sonraki kuşaklara adeta rol model olmuş bir Kürt edebiyatçısıdır. Yaşamı incelendiğinde fark edilir ki; Kürdü öteleyen iktidarlara karşı halkı için statü talep ederken, birey olarak da özgürlüğü diline, yaşam biçimine pelesenk etmiş. Geçtiğimiz yüzyılda Kürt entelektüel dünyasında topluluk zihniyeti içindeki “yok oluş”a karşı “birey” olmayı becerebilmiş bir Kürt aydını ile karşı karşıyayız. Şiirini incelediğimizde kelimenin tam anlamıyla kimsesizlik, perperişanlık içinde geçen ve hayatını sürdürmek için bir sürü işe girip çıkan bir çocukluk ve ilk gençlik yıllarında eğitime dair hiçbir “teorik arka planı” olmadığı halde Ekim Devrimi’ni sahiplenerek “Sewra Oktobrê” ismiyle şiirler yazmış. Medrese döneminin gelenekçi edebiyatçılarının yaptığı gibi “divan”lar yazmış. Edebiyatının en verimkâr yıllarında kaleme aldığı şarkı formundaki şiirleri başta şarkıcı/ sanatçı Şivan Perwer olmak üzere diğer birçok Kürt sanatçı tarafından bestelenerek şarkılaştırılmış Kürt sanatında köşe taşı olmuş. Besteleyip okuyan, çalan söyleyen sanatçıların da “ünlenmesine” katkı sunmuş...

Eşek ile Kürt arasındaki fark!

Geleneksel Kürt edebiyatının başvuru kaynaklarından biri olan Dengbêj kültürünün taşıyıcıları başta olmak üzere diğer başkaları gelenekçi erki temsil eden feodaller ve aşiret ağaları ile doğrudan çatışmayı pek göze al(a)mazken Cegerxwîn hayatı boyunca tam tersini yapmış biri. Feodaller ve aşiretçi ağa-bey takımı ile başı hiç hoş olmamış. Buna örnek olarak bir defasında bana medrese tahsilli bir seyda, onun bir anısını anlatmıştı. Suriye’nin Amudê kentinde şehrin hayli zengin ailelerinden bir Arap şeyhi Mamoste Cegerxwîn’i evine akşam yemeğine davet eder. Cegerxwîn dostlarına açar konuyu ve der ki: “Bu adam Kürtleri sevmez, beni niye yemeğe davet eder ki!” Dostları mutlaka gitmesi gerektiğini, gitmezse ayıp olacağını filan söylerler. Seyda Cegerxwîn gider yemeğe, mükellef bir sofra hazırlanmıştır. Kelimenin tam anlamıyla adeta “kuş sütü eksik” bir sofradır. Arap şeyhin yemekte başka kalburüstü misafirleri de vardır. Yemek sonrası divana geçilir. Kahve mırralar gelir. Cegerxwîn ile ev sahibi Arap şeyhi divanın baş köşesinde oturmuşlar ve aralarında da birinin sol dirseğini, diğerinin de sağ dirseğini yasladığı genişçe bir divan yastığı vardır. O esnada Cegerxwîn’e dönüp bir soru sorar Arap Şeyhi, der ki: “Seyda, bir Kürt ile bir eşek arasında ne kadar mesafe/ fark vardır?” Cegerxwîn o anda anlar neden o sofraya davet edildiğini, amaç Kürtlerin ünlü bir şahsiyetini diğer “muteber” konuklar huzurunda “rezil-rüsva” edip küçük düşürmektir. İşte tam o esnada belagat sanatının bütün hünerine örnek olacak bir cevap verir seyda, tek cümleciktir ve tarihe geçer: “Bir Kürt ile bir eşek arasında bir yastık kadar mesafe vardır” der ve kalkıp cemaati terk eder... Her biri ayrı bir adla yayımlanan 10 divanı, öyküleri, dil ve kültür üzerine eserleri, tarih üzerine yazdıklarıyla bir derya-ı ummandır Cegerxwîn... İşte böylesine kıymetli bir Kürt edebiyatçısı, gerek Türkiye’deki Kürt entelijansiyasının bir dönem “arka bahçesi” olmuş Suriye’deki yıllarında, gerekse yetmişli yıllardan sonra artık mekân olarak seçtiği İsveç’te, genç ve orta yaşlı modern Kürt edebiyatı ve siyaseti ile “mesai” içine girmeyi düşünenlere yoğun edebi rehberlik ve ağabeylik yapmış. Hayli de etkili olmuş. [caption id="attachment_22202" align="aligncenter" width="800"]mehmeduzun Mehmed Uzun, çok sevdiği Yaşar Kemal ile.[/caption]

Mehmed Uzun ile Lal Laleş

Modern Kürt edebiyatının şahsiyetleri Cegerxwîn’in ustaca açtığı yoldan yürürken iyi edebiyat örneklerinde ısrar ederek tıpkı onun gibi “özgürlük” kavramını dillendirirken yanına da “barış”ı eklemlemeyi ihmal etmemişler. Size onlardan iki örnek vermek isterim. Biri edebiyatının iskeletini ve hafızasını İsveç sürgünlüğünde bina etmiş Mehmed Uzun’dur. Modern Kürt edebiyatında kelimelerin kabuğunu kırıp özünü ortaya çıkarandır. Bir diğeri Uzun’a göre hayli genç Lal Laleş’dir. Zor, ağır hatta geç yazan ama iyi yazan bir şairdir. Her ikisiyle de (Uzun ve Laleş) farklı zamanlarda bu metin içinde tartışıp yazdığım mevzuyu konuşmuşluğum vardır. Hatta ortaklaştığımız konudur diyebilirim. Şimdi bütün bu hikâyeyi niye yazdığımın bam teline basmanın vaktidir. Bütün bu saydığım üç ismin yanında diğer bütün Kürt edebiyatçılarının edebi eserleri Türkçenin okuruyla sizce nasıl buluşuyor... Bilmem bilginiz var mı? Hemen yazayım. Şimdilerde hani moda bir akım var. “Pek satılmadığı”nı bilmekle beraber birçok Türk edebiyatçısı adeta farklı bir prestij mevzusu gibi romanlarının, öykülerinin, şiirlerinin Kürtçeye çevrilip basılmasını istiyorlar. Hatta bunun için özel olarak gayret sarf ediyorlar. İstesinler hakları, yapılsın, yapılıyor da! Ama Kürtçe yazılmış Kürt yazarlarının eserlerinin Türkçeye çevrilip basılması konusunda neredeyse hiçbir Türk aydını “kardeş” dediği halkın diline vakıf olup Türkçeye çevirmeyi aklının köşesinden geçirmiyor.

Kardeşliğin edebi tezahürü

Evet şimdilerde hayli “prestij” sahibi Türk yayınevleri Kürtçeden Türkçeye çevrilmiş kitapları az da olsa basıyorlar. Ama bu çevirilerin neredeyse tümü yine Kürt yazarlar ya da Kürt çevirmenler tarafından Kürtçeden Türkçeye çevriliyor. Peki orta yerde ve kaba duran soruyu sormak gerekmez mi? Nobel ödülü sahibi Orhan Pamuk’un ve dahi diğer Türk edebiyatçılarının kendi anadillerinde, Türkçe yazdıkları eserlerini İngilizceye, Almancaya, İspanyolcaya, Çinceye, Sırpçaya Türk çevirmenler mi çeviriyor! Değil elbet. Hangi dile çevriliyorsa o dilin tercümanı çeviriyor tabii ki! Dolayısıyla “siyaseten” dillere pelesenk olmuş, ama artık tedavülden düşmüş, en azından edebiyatın tedavülünde itibarı olmayan “sakıt” bir “kardeşlik” kelamı üzerinden konuşmanın pek kıymet-i harbiyesinin olmadığı kanaatindeyim. Kardeşliğin edebi ve ebedi tezahürü için edebiyatların karşılaştırılarak vücut bulması üzerinden yeni bir dil ilişkilenmesine ihtiyaç var... Kimileri bu metni okurken “zamanı değil” diyebilir, hatta bir deyimden yola çıkarak “Bana bak ne haldeyim / Yar’a bak nasıl dans ediyor” (Diyarbakır ağzıyla; bahan bax ne haldayam / yara bax ne sallani) diyebilir. Ama ne yapalım kaba gerçeklik deseniz de zamanı ve hâli bu işte... 5 Aralık 2016, Diyarbekir Şeyhmus Diken'in Kulturservisi.com'daki yazısı   * Bu metin, 35. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nda 19 Kasım 2016 Cumartesi günü PEN Türkiye Merkezi’nin “Retorik, Şiir ve Siyaset” başlıklı söyleşisinde yaptığım doğaçlama sunumun yazıya dökülmüş halidir.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR