Kuşku Artık Vazgeçilmez Oldu
14 Ekim 2019 Edebiyat

Kuşku Artık Vazgeçilmez Oldu


Twitter'da Paylaş
0

“Akıl karıştıracak her türlü imkândan faydalanacağım.” – Jacques Rigaut 

Aziz Augustinus’u kimse okuyamaz ya da okumak istemez gibi bir denklem kurmak istemem, ama yine de herkesin İtiraflar’da anlatılanları okumak ya da bilmek isteyeceğini sanmıyorum. Bir kitabın tümünü okuyup bitirmeden üzerinde konuşulduğunu, hatta üzerine yazıldığına şahit oluyoruz. Ama bu yeni bir sorun değil, en az iki yüz yıl önce Lichtenberg bu soruna değindi. Onun için bu tür yazıları parmakla göstermek ya da eleştirmek gerekmiyor.

İtiraflar’ı bir roman gibi başından sonuna kadar okumak gerek, yoksa ilk bölümleri okuduğumuzda Aziz’i ahmak, yalnızca son bölümleri okuduğumuzda ise zaman kavramının bataklığına batmış bir zavallı biri olarak tanırız. İtiraflar’ın hepsini okursak bu insanın bir daha dünyaya gelmeyeceğini anlarız. Bu da bize yeter de artmaz mı acaba? Bakınız: “Biz zavallıların etrafında kaç tane böyle insan var?” Aziz’in annesinin dırdırı çekilmezdir. Aziz’in büyük bir insan olacağına dair kuşku götürmez bir inanca sahiptir. Yine de annenin onun hakkındaki düşüncelerin aktaran Aziz’in kendisidir, bu da önemli bir ayrıntıdır. Zaten bütün o çok iyi niyetli anneler çocuklarına bunu reva görmezler mi? Bu zavallı çocuklar da büyünce tanınmış bir katil, devasa bir despot, aziz ya da ermiş olurlar zaten. İkincilerin birincilerden iyi olduğu ortada, ama ben uçlarda olduklarını söylemek istiyorum. Bu kitaba “tehlikeli” deyip bu uyarıyı yazmak gerek belki de: “Yakarış siz okurun midesini bulandırabilir!” Gerçi Aziz'in annesi olsa bile, oğlunu dünyanın merkezinde gören bir anneye kim katlanabilir ki?

İtiraflar’ın başından sonuna kadar sürdürülen şüphenin ve arayışın büyüleyici etkisinden, insanın zihni boyutlar arası bir yolculuğa çıkacağını sanırsınız. Ancak bu kuşku kanatları bazı şeylere karşı duyduğu şüpheyi yitirir, kitabın sonuna doğru düşer. Belki kimse Tanrı’ya nasıl yönelmemiz gerektiğini Aziz gibi bunca farklı soruyla dile getirmemiştir. Jimnastik kaslar için neyse, şüpheden beslenen sorular da zihin için odur demek geçiyor içimden, ama genizden konuşularak gelen yoğun sesler dünyasının bu tür analojileri çoktan tükettiğini düşünüyorum.

Bence Cioran’ın Boğulmuş Düşünceler’inde Aziz Augustinus’a uyan iyi bir düşünce var: “Şüphecilik, dalgalı zihinlerin imanıdır!” Ama biz henüz bu tür bir imana yabancı olduğumuzu kabul etmeliyiz. Biz en çok bundan dolayı Aziz’e deli der, geçeriz: “Deli işte ne olacak!” Deliliğin basit olmadığının Don Quijote romanında tecrübe edilebileceğini hatırlatmak isterim. Aslında bu roman herkesin bir tür deli olduğunu, bilerek ya da bilmeyerek deliliğe bulaştığını bizlere göstermiştir. Mesela Aziz bir zamanlar cinsel arzunun deliliğine kapılmıştı. Demek bu Aziz’i bir hayli zorlamıştır, çünkü Aziz, aziz olmadan önce cinsel arzudan çok çektiğini vurgulayıp duruyor. Tam da burada insan merak etmeden yapamıyor: Bu denli vazgeçilmez olan şeyi Aziz nasıl yaşıyordu acaba? Bizdekinden daha ilginç bir şey mi yaşıyor bu Aziz? Yoksa Aziz’in bir zamanlar yaşamla olan tek bağı cinsellik miydi? Cinsel arzudan kurtulmanın ya da kopmanın Aziz’e imkânsız görünmesi, günümüz insanlarına da imkânsız görünüyor gerçi. Aziz, cinselliği hakikate ulaşmadaki tek engel olarak görmesinden dolayı hor görüyor, hatta lanetliyordu. 

Belki de Aziz çok öncesinden, yaşamın bir tekrardan ibaret olduğunu gösteren ve bu tekrarın da hiç birimizin farkına varamadığı, sanki ilk kez yaşıyormuş gibi hissettiğimiz bu yaşamı bize gösteren Morel’in Buluşu romanında geçen, cinselliğin getireceği kısır bir yaşam yorgunluğunun ürkütücü derecede farkındaydı: “İnsan ve cinsellik birleşme fazla uzun yorgunlukları kaldıramaz." Bunu kaldıramayacağını bildiği için cinselliği aşağılıyor ve bu arzudan kurtulmak istiyor. Bu tavrı da erotik değil, tam da bundan dolayı bazı bölümlerde lanetlediği cinselliğe düşüyor. Aziz’in İtiraflar eserinde Sapfo’nun 36. fragmanında bulunan erotizmle karşılaşmayız: “geldin ne iyi ettin, / öylesine arıyordum ki seni, / serinlettin / arzu ile yanan içimi.” Tabii yalnızca kadına duyulan şehvetten kurtulunca insan aziz, filozof ya da okur olmuyor, ama hakikat arayışındaki o devasa kuşkunun, başardığı şeylerden oluştuğunu Aziz üzerinden okuyoruz. 

Augustinus’un eseri, Seneca’nın Doğa Araştırmaları kitabının yapısından çok şey almış olabilir. Augustinus da yalnızca bir yazardır ve tüm yaşamı boyunca özgün olmak için katlanılabilir bir sıkıntının sınırlarında dolanmıştır, hepsi bu. Aziz belki de bir dil yaratmanın yanında, edebiyatta gerçek ve acımasız bir intikamcı olan Dante’den önce şunu demiştir bizlere: “Burada anlattığım şey gerçeğin ta kendisidir, hınçla uydurduğum bir şey değil.” Aslında bunun tam tersi, daha çok doğruluk taşır.

Ben de herkes gibi katlanamadığım deliliklerin var olduğunu kabul ediyorum. Belki okurun da burada katılacakları olur. Dante ve Dante’nin edebiyat için vazgeçilmez olan hıncından bir pay alarak yazıyorum. Gücün ve servetin yaptığı deliliklere, her şeyi çözebilecek zekâya sahip olduğunu düşünen delilere katlanamıyorum. Her birimizin etrafında olan ve yaptıkları iyiliklerle onlara “Hayatımda görebileceğim en iyi insanlar sizsiniz!” dememiz için bu iyilikleri bir baskı olarak kullanan delilere. Ya da belki de tatmamış olduğu tadı tatmış gibi yapma deliliğine. Hayır, Anthony Bourdain’den ya da Vedat Milor’dan bahsetmiyorum. İkisi de bu konuda saygı değerler. Ben Zahrad’ın Kurban adlı şiirinde bahsettiği şu yaşama tadından bahsediyorum: “Dört koyundular / ilkini kestiler önce / ikincisini haklarlarken tam / Kaçmayı denedi üçüncüsü / On metre gitti gitmedi / Enselediler / Ben o üçüncüsünün etinden yedim / Yaşam tadı vardı.” Bir de benim ve her okur için en önemlisi olan, okumada bir maraton koşucusu gibi bireysel farklılığın getirmiş olduğu bir temponun okurlukta yakalanmasına yapılan şu uyarıya katlanamıyorum: “Çok okumak iyi bir şey değil, delirirsin!” Bu tür bir bilgelik nasıl delilikse artık… Bunun yeri burası değil biliyorum, ama yine de tekrar dönüp şövalye romanlarını okuya okuya delirdiğini söylenen Don Quijote’ye baksınlar. Tamam, biz Don Quijote değiliz, ama onlar da çok akıllı olduklarından dolayı Don Quijote’yi delilikten kurtarmak için hileler yapıp duran Berber Nicholas ya da köyün papazı Perez değiller. Keşke etrafımızda Timon’u sahte dostlara karşı uyaran Apemantos gibi kuşkucu bir filozof olsa. Timon kim mi? İnsanlardan kaçan bir insan, insan sevmeyen biri. Timon’un Apemantos’u saray gibi mağarasından kovduğu söylenir. Ne hoş bir uyarı ve ne hoş bir karşılık! (Saray gibi mağara olur, ama mağara gibi saray olmaz mı acaba şimdilerde?)

Anlatmakta zorlandığım şeyi anlatmaya çalıştım. Bunu söylemek de yine Augustinus’a yaraşırdı.

Kaynak:

Augustinus, İtiraflar, Çiğdem Dürüşken, Kabalcı Yayınevi, 2010

Sapfo’nun Bütün Şiirleri, Dr. Kriton Dinçmen, Yön Yayıncılık, 1997

Zahrad, Ferah Tut Yüreğini, Ohannes Şaşkal, Aras Yayıncılık, 2015


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR