Su çürüdü, tuz koktu, kuşlar da gitti, bir ben kaldım.
Çarşamba 12 Eylül
Kuşlar gitti. Sağır edici bir sessizlik var bahçede.
Perşembe
Tuz koktu, su çürüdü, kuşlar da gitti, bir ben kaldım.
Hazirandan beri televizyonu açmıyorum, abone olduğum kanalın filmlerini bile izlemiyorum artık. Eski model tüplü televizyonumun ekranını kırıp içine toprak doldurdum, domates çekirdeklerini ektim toprağa, suladım, hiçbir şey çıkmadı. Bakkal, ‘Onlar İsrail tohumu, onlardan bir şey çıkmaz,’ dedi, cahilliğim anlaşılmasın diye başka bir şey sormadım, direk Hitler’i suçladım, Yahudilerin tohumlarını bile bozmuş pist faşist dedim içimden, ama yine de televizyonu yeşillendirme fikrinden vaz geçmedim. Komşu bahçeden çaldığım sardunyaları diktim toprağa, suladım, sanırım tutundular yaşama.
Cuma
Bu gün Cuma uyanır uyanmaz koşarak bodruma indim, örümceklerin yuva yaptığı hurda kasetçaları aldığım gibi eve çıktım, tozunu sildim severmiş gibi yavaşça. Çalışması çok mutlu etti beni, gece yatmadan eski bir valizin içine doldurduğum kasetlerden seçtiğim kaseti taktım, Sezen’in en sevdiğim şarkısı:
“Saksıda son sardunyalar, avluda el yazmaları
Ah ne kahraman ne cesur, ne güzel çocuklardık
Her yeni günü ümitle nasıl kucaklardık”
Öyleydik! Bir ben kaldım, “O güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler”. Kimse yok artık, hepsi gitti, kalanlar da gitti, başka biri oldular, su bile çürüdü.
Cumartesi (Galiba 8 Eylül, emin değilim ama)
Annem ısrarla arıyor, açmıyorum telefonu, çünkü söyleyecek bir şey yok: ‘Su çürüdü’ desem ne anlayacak ya da ”Hiç kimse bana, ‘Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider' demedi, ben de gittim işte. Desem ne anlayacak? Seksen yaşında annem, benim iyi olmamı istiyor, telefonda cıvıltılı bir sesle ‘iyiyim annişko, sen beni merak etme’ dememi bekliyor. Neye göre İyi? Kime göre?
Sardunyalar bu gün biraz daha canlı, bir yerden duymuştum doğum kontrol hapları iyi geliyor diye, ondan koydum diplerine. (Artık benim kullanmama gerek yok nasılsa. O da gitti.)
Pazar 20 Temmuz (Aslında Eylülmüş, tarihler karıştı)
Suruç’a gittim bu gün, patlayan bombanın parçaladığı oyuncak parçalarını topladım, sınırı geçip çocuklara verdim. Onlara ellemedim, gücüm olsaydı birleştirirdim parçalanan bedenlerini, gülen yüzlerini geri verirdim o cesur çocuklara. Bu gün, sardunyalara su vermedim, yeşerseler ne değişecek.
Pazartesi (Ayın kaçı olduğu hiç umurumda değil)
Canım yazmak istemiyor, sardunyalar sararmaya başladı, adı üstünde ‘son sardunyalar’.
Salı
Saçlarım fena halde kaşınıyor, kaç gündür yıkanmadım, canım istemiyor. Yemek de yiyemiyorum artık. Oturduğum koltuktan öyle durmadan boşluğa bakıyorum. Tanımadığım numaralar arıyor, sanırım annem, açmıyorum. Uludere çıkmıyor aklımdan, Beşiktaş’ta ölen kırk beş kişi çıkmıyor. Midem bulanıyor. Sardunyalar sarardı.
Çarşamba
Hatay’daki o anneyi hatırlıyorum durmadan, harabe olmuş binaların arasında dizlerine vurarak ağlayan anneyi. Görmediğim, bilmediğim kırk üç anne. Ağlıyorum biraz, sonra Annemi arıyorum, bir roman üzerinde çalıştığım için telefonlara bakmadığımı, ama iyi olduğumu söylüyorum. Sesimdeki sahte neşeye inanmıyor, yazdığım roman biraz acıklı, sesime sinmiştir diyorum, inanmış gibi yapıyor. Kalkıp sardunyaları suluyorum annemin hatırına, öyle, dizlerine vurarak ağlamasın diye.
Perşembe 10 Ekim
Halay çekerken ölünür mü? Ekim’de ölmek zor yazmadı mı hiçbir şair? Ben yazıyorum o zaman. “Ekim’de halay çekerken ölmek zor.”
Cuma
Kuşların cıvıltısıyla uyanıyorum, penceremin karşısındaki zeytin ağcına yuva yapmış kumrular, kuşlar eşli yaşıyormuş, şaşırıyorum Google a bakınca. 'İnsanlar bunca yalnızken’ diyorum onlara. Sardunyalara su verdim.
Cumartesi
Yemek yemeye karar verdim bu gün, başım fena halde dönüyor açlıktan. Bakkala gidiyorum, paranın üstün verirken, “Gördün mü Suriye’deki kız çocuğunu?” diye soruyor. Boş boş bakıyorum yüzüne. “Daha önceki bombardımanda ayağı kopmuş, bu gün yine bombaladılar, tek bacağıyla kaçmaya çalışıyordu bombalardan.” Sardunyalarım yeşerdi diyorum ona, yumurtadan çıktı kumru yavruları. Anlamaz gözlerle bakıyor bana, annem ağlamasın, yeter çok ağladı diyorum çıkarken, duymuyor. Aldığım ekmekle peyniri memeleri emzirmekten sarkmış sokak köpeğine yediriyorum avcumun içinden, nasıl güzel bakıyor. ‘Kahve’ takıyorum adını gözlerindeki derin ışığa bakıp.
Pazar
Gücüm kalmadı.
Pazartesi
Kapıcı yanlışlıkla başkasının gazetesini benim kapıma bırakmış, Cumartesi annelerini dövmüş polisler. Ölüler dövülmez ki diye çığlık atıyorum. Onlar evlatları kaybolduğu gün öldüler.
Salı
Anne ne olur beni affet, dayanamıyorum.
Çarşamba
Yaşamak ağır geliyor anne, sana nasıl anlatılır ki bu?
Perşembe
Günlerdir uyumuyorum, yemek yiyemiyorum, sadece çay, sigara. Saçlarım çok kaşınıyor.
Cuma
Anne kumru yavrularını besliyor, zeytin ağacında. Sen de beni böyle beslemiştin, O kursağında bekletip ağzına veriyor sütünü, sen memende biriktirip emzirmiştin. Ama onlar temiz, hayvanlar temiz, benim üstüme kan sıçradı anne, tanıklığın kanı. Görüp de, acıyıp da ölememenin kanı.
Cumartesi
Kapımda bir tırmalama sesi, uyuyor muyum, baygın mıyım bilmiyorum, belki de öldüm, ölümün sesi bu! Garip ağlama sesleri karışıyor tırmalama sesine, gücümü toplayıp kalkıyorum uyuyup kaldığım koltuktan, sürünür gibi gidiyorum kapıya. Kahve gelmiş, yanında beş tane minik kahve ile birlikte. Bağıra bağıra ağlıyorum Kahve’ye sarılıp.
Pazar
Sardunyalarım çiçek açtı diyorum anneme, ilk bebek kuş uçtu bu gün. Kahve’nin bebekleri sütlü kahve gibi, hepsi benekli. ‘İyi Bak onlara' derken ağlıyor annem.






