Kutsal Aile Öyküleri
9 Kasım 2019 Edebiyat

Kutsal Aile Öyküleri


Twitter'da Paylaş
1

Anlatmak ve göstermek arasındaki ayrımı bilmeyen bir yazar, kendi bilinciyle anlatıcının bilincini birbirinden ayıramaz. Özellikle birinci tekil şahsın bakış açısıyla yazılan öykülerde adeta bir günlük havasının olması bu yüzdendir.  

Öyle bir ülke düşünün ki insanları “ağaçlar” dışında hiçbir şey harekete geçirmiyor. Belki de gün gelecek, bu ülkede ağaç kelimesi sansürlenecek. Sonra başka kelimeler. Ve nasıl ki yüz binlerce ağaç hiç kimse fark etmeden yok oldu, kelimeler de yok olacak. Çünkü bu ülkenin edebiyatında yayımlanan üç öykü kitabından ikisinde yine ağaçlar, ama sadece “soy ağaçları” kök salıyor. Anneler, babalar, kardeşler, taciz ve şiddet hikâyelerini tavaf eden, alt ve üst soydan müteşekkil ilişkiler. Aslında buyruk çok net: “Tanrı, Nuh’u ve oğullarını kutsayarak, Verimli olun, çoğalıp yeryüzünü doldurun, dedi.”  

Elinde kendi yazmış olduğu kitap, “Beni okuyanlar gerçeği görsün istedim,” diyor içlerinden biri, “hiçbir şey saklı kalmasın, her şey gözler önüne serilsin.” Objektife bakıp gülümsüyor sonra. Üç beş güne kalmadan bir fotoğraf daha. Fotoğraflar üst üste yığıladursun, sahnede ansızın bir başkası beliriyor. Aynı sözler, aynı hikâyeler. Yazar üzerine yazar, kitap üzerine kitap ve her birinin olmazsa olmazı fotoğraflar. Paylaştıkça çoğalıyor her şey. Çünkü tanrının insanoğluna öğrettiği “yüksek” erdemlerden biri de paylaşmak. Ve hiçbir şeyin koşulsuz ve karşılıksız olamayacağına inanmış şu dünyada paylaşmanın karşılığı çoğalmak. 

Peki gayri safi edebi hasılada okur başına düşen ortalama “aile kurumu” üstel bir hızla artarken bu konuda ne söylenebilir? Üstelik mesele kurumsallaşmış kutsal aile yapısıyla kalsa iyi, bir de onunla iç içe geçen ya da yanı başında seyreden şiddet ve taciz öyküleri var. Üçüncü sayfa haberleriyle paralellik arz eden bu öykülerin yazarları tarafından bizatihi “gerçeği göstermek” olarak algılanmasıysa içler acısı. Bu bir salgın olmalı, yazarların evinden yayınevlerine, oradan matbaalara ve nihayetinde dağıtım kanalları vasıtasıyla tekrar evlere bulaşan bir acayip nesep bağımlılığı. 

Gösterilen, daha doğrusu anlatılan görüntülerde erkek var, kadın var, çocuk var. Bir de sıfatlar. Bedensel gücünü kadına uyguladığı şiddetle ortaya koyan “acımasız” erkek, imparatorlukları yönetse bile bin yıllardır “mağdur” olan zavallı kadın ve kutsallığın olmazsa olmazı “masum” çocuk. Kiminde şiddet ve taciz ön planda, kimindeyse aile kurumunun kutsallığını perçinlemeye yeminli mutlu aile fotoğrafları. 

Bu öykülere ya da ergen günlüğünü andıran farklı türevlerine kapılmadan önce iki saniyeliğine de olsa durmak ve düşünmek gerek. Edebiyat, kendini günübirlik heveslerden nasıl arındıracağını elbette iyi bilir, ancak burada vurgulanması gereken bir detay var, o da “iyi” kabul edilenlerin yanında “kötü” kabul edilen eylemlerin de paylaştıkça çoğaldığının ve çoğaldıkça kanıksandığının farkına varılamaması. Şimdi geleneksel aile kurumu çerçevesinde biçimlenmiş ve içinde şiddet ya da tacizden başka hiçbir şey barındırmayan bir hikâye düşünelim. Bu hikâye, senaryo hâline getirilip televizyon dizisi olarak ekranlarda yerini aldığında yapımda emeği bulunan herkes kendini topun ağzında bulurken aynı hikâye, öykü kitaplarının ana eksenine yerleştiğinde yazarlar baş tacı ediliyor. Ve bu gerçekten çok tuhaf. Üstelik asıl tuhaflık, topun ağzına getirenle baş tacı edenlerin aynı insanlar olması. Demek ki sıkıntı, görselleşmeyle ilgili. Her şey kâğıt üzerinde kaldığı sürece mesele yok. Senaristler televizyon vasıtasıyla “şiddet ve tacizin” yayılmasına sebep olurken aynı “şiddet ve taciz” yaratıcılıktan yoksun plastik karakterlerle, adeta üçüncü sayfa haberlerinden devşirilmiş kısa cümlelerle öykü olarak aktarıldığında bu kitapları yazanlar, “topluma” gerçeği göstermiş oluyor.

Peki hangi gerçek? 

İlk anda akla gelebilecek başlıkları bu ülkeyle sınırlı olmak kaydıyla şöyle bir düşünelim, savaş, soykırım, derin devlet hesaplaşmaları, idamlar, gizli infazlar, uyuşturucu, silah ve insan ticareti, faili meçhul cinayetler, yoktan var edilen düşmanlar, gasp edilen hukuk, parça parça satılan hazine arazileri, yok edilen ormanlar, soyu tükenen ya da türlü türlü işkenceye maruz kalan hayvanlar.  Ama yok, bu saydıklarımızın hiçbiri yaşadığımız ülkenin gerçeği değil, ya da sosyal medya vitrininde cıvıldayan yazarların bahsettiği “toplum” o kadar garip bir toplum ki bunların hepsinin farkında, hepsi için birer çözüm üretebilmiş, ancak bir tek kadına uygulanan şiddet ve tacizin, kutsal aile düzenini alt üst eden ilişkilerin ayırdına varamamış. Farklı ülkelerde yaşıyor olmalıyız. Zira benim yaşadığım ülkede “gerçek” cımbızla ayıklanan ve içlerinde suya sabuna en az dokunan ya da gündemde ışıldamanızı sağlayan meselelerden değil, bunların toplamından oluşuyor. Peki dürüst olmak ve sadece yazmak yeterliyken insanın kendi yazdığı metni, bir nevi misyon edinerek meşrulaştırmasına, daha doğrusu gündemdeki sıcak noktaları kullanarak pazarlamasına gerek var mı?  Edebiyat söz konusu olduğunda bir yazara neyi yazıp neyi yazmayacağını söylemek ya da yazarın satış-pazarlama eğilimi gibi, aslında tamamen yayınevinin işi olan davranışlarını eleştirmek pek olası görünmese de şu an bahsettiğimizin edebiyat olduğunu söylemek güç. Çünkü bu metinler, tanıtım yazılarıyla istendiği kadar göklere çıkarılsın, yazarları söyleşilerde, imza günlerinde, türlü türlü etkinlikte boy göstersin, nitelikli birer kurmaca olmaktan çok uzaklar. 

Her birini tek tek ele alabilir, kişisel beğeni kriterlerine yaslanarak keyfe keder bir “bu olmuş-şu olmamış” belirlemesi yapıp, eleştiri olmaktan uzak ancak eleştiri olmaya öykünen bir yazı yazabiliriz elbet. Ya da dille ilgili meseleleri orta öğrenim düzeyinde bir çözümlemeye indirgeyip bu metinlerin içinde fazlasıyla bulunan anlatım bozukluklarını, hatalı kullanılan ifade ve kelimeleri hatta dolgu maksatlı başvurulan anlamdan yoksun benzetmeleri bulup çıkarabiliriz. Böylesi bir yöntem metinlerin “başka türlü” reklamını yapmaktan öteye gitmez çünkü bu ülkede yazarın ve yazara hayran olan okurun ilk tepkisi, metinle ilgili olumsuz ifadelerle karşılaştığında durup düşünmek değil, histeriye kapılmaktır. Söz konusu edebiyat bile olsa histerik toplumların tüketim eğrisi bu tip durumlardan her zaman fazlasıyla etkilenmiştir çünkü öfkeye kapılan yazar, “inadına” aynı mahiyette metinler yazmaya devam eder (arz) ve okur da “inadına” bu metinleri okumak ister (talep). 

Öğrenim düzeyiyle pek de ilgisi olmayan cehalet, aslında bilmeme, habersiz olma hâllerini ifade eden bir kelime. Ve konu ister özel hayat olsun ister toplumların geçirdiği sosyal ve kültürel süreçler, bireyin içinde bulunduğu “histerik hâl” her zaman cehaletle eş güdümlüdür. Şayet kişinin dünya görüşünün temelinde çarpık toplumsal algının eşlik ettiği bir “ben” imgesi yer alıyorsa o kişi elbette kendi varlığını yaşamın miladı sayacak ve kendisinden önce yazılanları okumak, okudukları üzerinde düşünmek ya da bunlara ilişkin muhakeme geliştirmek yerine  doğrudan kalemi eline alarak anı anlatır gibi yazmaya başlayacaktır:

Bu sabah uyandım, markete gittim, ekmek ve süt aldım, yolda onunla karşılaştım, uzun süredir birbirimizi görmemiştik ama dargın da değildik, yine de selam vermedim sonra kendimi kötü hissettim, eve geldim, telefona sarıldım, onu aradım, telefonu açmadı, oturdum, ne yapacağımı düşündüm, düşünürken eski anılar geldi gözümün önüne, kendimi çok kötü hissettim.

Bu kısacık örneği dilediğim kadar uzatır, ortalama yirmi dakika içerisinde bir “öykü” yazabilirim ama işin doğrusu, anlatacak kayda değer bir anınız yoksa ya da sıradan bile olsa bir anıyı nitelikli bir metne çevirecek bilgi ve deneyimden yoksunsanız yazdığınız bu tip metinlerin de edebiyatta yeri yoktur.  

Sonuçta edebiyat, hangi çağda olursa olsun, farklı disiplinlerden beslenmiş ve aynı zamanda farklı disiplinlere kaynaklık etmiştir. Dolayısıyla süreç içerisinde kalıcı olup da edebiyat metni olarak kabul edilen kurmaca bir metnin satır araları hiçbir zaman boş olmaz. Ama bu boşlukları dolduran da (bazı istisnalar haricinde) hiçbir zaman okurun kalbini titretmeye yarayan ağdalı sözler ya da kafa karıştıran muğlak ifadeler değildir. Aksine her şey belirgin bir biçimde ortaya konur ya da söz sanatları gibi kimi özel kullanımlar ön plana çıkarılacaksa da  belli bir maksat dâhilinde hareket edilir. Örneğin 17. yüzyıl Fransası’nda “Belles Lettres” adı verilen akımın takipçileri, bilinen bütün türlerden ayrıksı bir metin biçemi geliştirirler ve klasik Yunan etkisinde oluşan edebi metinlerden ayırt edilebilmek için ağdalı bir dil kullanırlar. Buradaki maksat, sözcükleri bir “göz boyama” olarak kullanmak değil, klasik edebi biçemleri reddederek yazınsal bir meşruiyet talep etmek ve bu yolla da eski rejime karşı bir duruş yaratmaktır. Karşı duruş dendiğinde, edebiyatın bir başkaldırı olup olmadığı sorusu gelebilir akla ancak öyle olduğunu kabul etsek bile bu başkaldırının yöntemi hiçbir zaman bayağılık değildir.

Sadece aile ilişkileri, şiddet ve taciz değil, yeniden inşa edilen fantastik dünyalardan, gerçek savaşlara, sosyal ya da siyasi hareketleri birebir deneyimleyen insanın geçirdiği değişimden evinde oturan ve değişime direnen bir insanın yaşamına, psikolojinin olağan sınırlar içinde “normalleştirdiği” insan tipolojisinden “anormal” kabul edilen insana kadar her şey kurmacanın konusu olabilir. Ama kurmaca bir metnin edebiyat olabilmesi için bütün dünya edebiyatlarında kabul gören ortak niteliklere sahip olması gerektiği aşikârken şimdi bir de son yıllarda bu ülkenin raflarında boy gösteren ve yazarlarına alkış tutulan kurmaca metinlerin belirgin niteliklerine göz atalım. 

Geleneksellik ve sığlık

Totaliter iktidarlar din ve aile başta gelmek üzere, birçok yozlaşmış kurumu ayakta tutmak isterler. Bitirilen “iyi” okullar, çalışılan “iyi” işler, kazanılan “iyi” paralar… İyi parantezinin içinde çoğaltılabilecek onlarca nesne daha var. Benlik bilincinden yoksun “modern” insan öncelikle bu nesnelerle tatmin arar, işe yaramadıklarını keşfettiğindeyse yönünü tam karşı tarafa çevirir. Günümüz toplumlarında maddi tatmin dendiğinde akla ilk gelen ekonomik değerlerken manevi tatmin söz konusu olduğunda ekonomik değerlerin yerini dini ritüeller ya da yoga benzeri spiritüel pratikler alır. Şayet kişi dini ritüellere ya da inanışlara saplanırsa, dinin beraberinde getirdiği doğal yapı gereği korku içinde yaşayan, kendisini sürekli mağdur, ötekini sürekli suçlu addeden, histerik bir insan profili ortaya çıkar. Ve o noktada her şey aşırılaşır çünkü totaliter bir iktidar için toplumun hangi biçimde kontrol altında tutulduğunun bir önemi yoktur. Din kurumuyla kontrol altına alınamayan kesim, ilk bakışta muhafazakâr bir iktidar tarafından niçin hiç müdahale edilmediği merak konusu olan birçok farklı spritüal pratiğe yönlendirilir. Bu yönlendirme hiçbir zaman doğrudan olmaz. Totaliter bir iktidarın dış görünüşte tek yaptığı, bu konuda hiçbir şey yapmamaktır çünkü spiritüel pratikler tam tabiriyle hiçbir işe yaramazlar. Bunun sebebiyse yaklaşık beş bin yıllık bir tarihe sahip bu kadim uygulamaların işlevsizliği değil kişinin bu uygulamalar için gerekli olan benlik bilincine sahip olmamasıdır. Ve aradığı tatmini bir kez daha elde edemeyen kişi son çare olarak kendisine yönelir. Uzun bir sürece yayılan terapiler en başta işlevlerini tam olarak yerine getirirler ancak belli bir zaman sonra bağımlılık hâlini alarak kişiyi kendi çocukluğuna gömerler. Yaşamda olup biten her şey artık anne-baba ve çocuk ilişkileri üzerinden okunmaya başlar. Hatta aile dizim çalışmalarıyla çember genişletilir ve kişi sorun kabul ettiği şeyin düğümünü çözecek olan olayın üç kuşak öncesinde yaşandığına ve kendisine aktarıldığına ikna olur. Neticede tatmin yine sağlanamaz çünkü bir insana her şeyden önce “düşünmeyi ve muhakemeyi” öğretmek, sabit yapılar ve ön kabuller üzerinde yükselen modern psikoloji biliminin ya da ruh çağırma seansını andıran dizim çalışmalarının işi değildir. Ve tatmin olamamış birey anne-baba-çocuk üçgeninde hapis kalır. 

Paylaştıkça çoğalıyordu her şey, değil mi? 

Aile ilişkilerini konu alan hepsi birbirinin tıpkısı bu öykülerin bu denli okunmalarının nedeni, nitelikli birer edebiyat metni olmaları değil bilakis, terapiler ve dizim çalışmalarıyla kendi çocukluğuna ve sülalesine hapsolan günümüz “modern” insanının kendisiyle aynı düşüncede olanları bulma istemidir. Üstelik çocuğunun ergenlik döneminde tuttuğu günlüğü okumaya meraklı bir toplumun ergen günlüğü misali yazılan bu öykülere merak salması da pek şaşırtıcı değil. Nihayetinde geleneksellik ve sığlık bu noktada devreye girer çünkü bahsettiğim öyküler, dış dünyayı aile ilişkileri üzerinden okumaya koşullanmış bireye yeni bir şey anlatmazlar. Her şey bilindik kalıplar ve ezberler üzerinden ilerleyerek klasik bir sona bağlanır. Daha en başta totaliter iktidarların, ideolojik bir aygıt olan aile kurumunu ayakta tutmaya çalıştığını söylemiştik. Dolayısıyla karşıtmış gibi görünse de aslında iktidarla aynı dalga boyutunda seyreden sosyal medya, bu metinleri ön plana çıkararak iktidara da hizmet etmiş olur. Her zaman olduğu gibi farklı görüş belirtenler, yazara hayran olan histerik okurlar tarafından “kadın düşmanı” gibi konuyla uzak yakın ilgisi olmayan ifadelerle yaftalanırlar. Orta yolu bulmak isteyen ılımlı okur ise (hem söylenenlere hak vermektedir hem de yazarın iyi niyetine inanmıştır) yine her zaman olduğu gibi ülke edebiyatında gerçek bir eleştirinin olmadığı argümanına sarılır. Peki bu metinler, “gerçek” bir edebiyat eleştirisine konu olabilecek niteliğe sahip “gerçek” birer edebiyat metni midir? İşin doğrusu felsefi alt yapıdan, dünya görüşünden, farklı bakış açılarından ya da kurmaca tekniği açısından tatminkâr bir anlatımdan yoksun bu metinlerde eleştirmenin ele alacağı herhangi bir unsur bulunmaz.  Eleştirmenin geride kaldığı noktadaysa sahneyi genellikle kitap tanıtım yazıları alır. Ve adı üstünde bunların her biri birer tanıtım, yani aslında reklamdır. İşin içine basılı kâğıdın ve yazar sıfatının girmesi, yayınevi açısından bakıldığında ürünün ürün niteliğini değiştirmediği gibi tanıtımın da reklam niteliğini değiştirmez. Okurun yüzünde tebessüm uyandıran, ruhun derinliklerine dokunan, insanın içini ısıtan ya da ailenin saklı yüzünü ortaya çıkaran, dile getirilmemiş korkuları cesaretle anlatan, yürek titreten (geleneksel ve sığ) öyküler.

İki boyutlu, kes-yapıştır karakterler

Şu sıralar ne çok “gelecek vaat eden öykücü” var. Ama vaat edilen gelecekte adliye muhabirlerinin payını da azımsamamalı. Kavga gürültü anında orada olmasalar bile savcılık dosyalarından habere konu edilecek türlü türlü şiddet-taciz vakası ya da aile mahkemelerinin arşivlerinden envai çeşit parçalanmış aile dramı çıkarmak kolay iş değil. Zira ötekinin başına gelen her tür kötü durumdan haz alan bir toplum da ister televizyon dizisi olsun ister öykü kitabı, bu ibretlik hikâyelerden hoşlanacak ve her seferinde arkasına yaslanıp “Neyse ki,” diyecektir. Katil-tacizci erkek (ki muhtemelen akraba), mağdur kadın, etki biraz daha artırılmak isteniyorsa şiddete maruz kalan çocuklar. Bu üçgen, kutsal aile motifiyle birlikte son dönem öykülerin değişmez formülü. Peki bu tip konular kurmacaya konu olmaz mı? Aksine, iyi ele alındıkları takdirde çok da iyi konu olurlar ancak bu, üçüncü sayfa haberlerinden devşirilen sözde “yalın” cümlelerle ve iki boyutlu kes-yapıştır karakterlerle olmaz. Bahsettiğim öykü yazarlarından birinin katılacağı etkinliğin duyurusunda şöyle bir ifade vardı, “Yazar usta kalemiyle öykülere can katmış. Yaşamın içinden, renkli karakterler.” Yalnız işin kötü yanı, adliye koridorları ve ergen günlükleri, iki boyutlu karakterleri renklendirince Kermit ve Peggy’nin rol aldığı Muppet Şov’a dönüşüyor. Belki de asıl mesele şuradan başlıyordur: “Ben bir taciz öyküsü yazacağım, ama bu öykü sosyal mesaj da içermeli.” Bu kadar, bilgisayarın başına oturulur ve yazılır. Hemen bir tanesini yazmayı deneyelim:

Mine büyük bir şirkette yönetici olarak çalışıyordu. O gün patronuyla kavga etmiş ve eve ağlayarak dönmüştü. Anahtarla kapıyı açarken alt komşunun evinden sesler geldiğini fark etti. İçeri girer girmez kapıyı kapadı, yere çömeldi, kulağını dayadı. Konfeksiyon atölyesinde çalışan Hatice’nin sesiydi bu. Geceleri güvenlik görevlisi olarak çalışan kocası İsmail her akşam olduğu gibi Hatice’yi dövüyordu. Mine ne yapacağını şaşırdı. Önce polisi aramayı düşündü, ama vazgeçti. Ne de olsa tek başına yaşayan bir kadındı Mine, İsmail ona da bir şeyler yapabilirdi. Parlak bir fikir geldi aklına. Çantasından telefonu çıkardı, mutfağa gitti. Apartmanda herkesin mutfağı ışıklığa baktığından sesleri kaydetmesi kolay oldu. Kaydettiği sesleri hemen paylaştı, bir de altına adres yazdı. Mine binden fazla insanın kaydı paylaştığını görünce bir kadın olarak kendisini iyi hissetti ve çok sevindi. Hem hiç kimse onun olduğunu anlayamazdı çünkü Twitter hesabı kendi adına değildi.

Yaklaşık bir buçuk dakikada oluşturulan, edebiyat olmaktan çok uzak bu embesil metni uzatabilir, orasından burasından çekiştirip hayali yazarımızdan pekâlâ “gelecek vaat eden bir öykücü” yaratabiliriz. Topluma gerçeği gösteren plastik karakterlerimizse çok işlevli. Kadın var, erkek var, üst gelir-alt gelir grupları var, şiddet gören-şiddet izleyen var. Çok kolay değil mi? Son zamanlarda gündemde olan bir konu seçmeniz ve boşlukları doldurmanız yeterli. Ama örneği biraz geliştirmek, daha doğrusu şiddetin dozunu artırmak isterseniz Mine’nin çocukluğuna aile içi bir taciz hikâyesi ekleyebilir ve twitter paylaşımı sonrası Mine’yi travmadan travmaya sıçratabilirsiniz. Hatta en başta sinyali verdiniz zaten: İşsiz kalsın, patronunun tacizine uğrasın vs. Yok derdiniz pir-ü pak ailelerin okuyacağı bir öykü değil de şöyle “başkaldıran” cinsten sözde “aykırı” bir metin yaratmaksa o zaman İsmail yukarıya çıkıp Mine’ye tecavüz etsin ve tecavüz sahnesini en ufak detayına kadar anlatın. Yetersiz gelirse işin içine polis teşkilâtını katın ve polisler topluca Mine’yi taciz etsinler. Hem böylelikle devletle ilgili “ciddi” bir konuya da değinmiş olur, protesto edişiniz ve cesaretinizle daha fazla alkış alırsınız. Bu arada küçük bir ipucu, birinci tekil şahıs kullanırsanız trajedinin “yürek titretme” frekansını artırmış olursunuz. 

Gerçek? 

Evet hepsi gerçek, hatta bir buçuk dakikada yaratılan bu kurmaca ve az önce sıralanan ihtimaller, belki de en “normal” olanlar arasında. Üstelik çoğu insanın okumaya dahi tahammül edemeyeceği yüz binlerce vaka savcılık dosyalarında ve aile mahkemesi arşivlerinde hazine misali saklı duruyor. Ama o “hazinelerin” içinde sadece şiddete uğrayan kadınlar yok. Kadının erkeğe uyguladığı şiddet var mesela. Kutsal annelik makamının çocuklarına reva gördükleri var. Ya da yaşlılara yapılanlar. Ya da erkeklerin erkeklere yaptıkları var. Kısacası diyebiliriz ki yazarları sosyal medyada cıvıldayadursun, toplum onların göstermek istediği “gerçeği” ve hatta hiç haberlerinin olmadığı başka bir “gerçeği” bizzat yaşıyor.

Bu arada Mine nasıl bir karakterdir, peki ya İsmail, Hatice? Bunların hiçbirinin cevabı yok. Çünkü nesep bağımlılığı salgınından nasibini almış yazarımız bize hâlihazırda gündemde olan yüzlerce olaydan birini anlattı o kadar.  Ve inanın olay anlatmak o kadar zor değil (hepi topu bir buçuk dakika sürdü) İlk aklınıza geleni yazmak yerine biraz daha yaratıcı olup adliyelerde ya da devlet hastanelerinin acil servislerinde iki gün geçirebilir, hatta biraz daha ileriye gidip gerekli izinleri elde ettiğiniz takdirde aile mahkemelerinin arşivlerinde geçireceğiniz iki saatten yedi ceddinize yetecek hikâye çıkarabilirsiniz. Yeter ki anlatmak istediğiniz şiddet ya da parçalanan ailelerin trajedisi olsun, malzemeden çok ne var? 

Kendisini dayatan, taraflı yazar

Kurmaca üzerine düşünmemek, daha net bir ifadeyle iyi kurmaca metinlerde neyin nasıl yazıldığına dikkat etmemek nelere yol açar? Kalemi elinize alır, yazmaya daha doğrusu anlatmaya başlarsınız. Sonu gelmeyecekmiş gibi devam eden bu anlatının bir tür mektup, anı ya da günlük olması beklenirken Türkiye’de karşınıza çıkan bir öykü olur. Çünkü anlatmak ve göstermek arasındaki ayrımı bilmeyen bir yazar, kendi bilinciyle anlatıcının bilincini birbirinden ayıramaz. Özellikle birinci tekil şahsın bakış açısıyla yazılan öykülerde adeta bir günlük havasının olması bu yüzdendir.  Bir öyküyü bitirip öteki öyküye geçmenize rağmen ne anlatıcı ne de öteki karakterlerde farklılık sezemezsiniz. Yazarın anılarını öykü havasında aktardığını düşünürsünüz. Bu, birçok kişinin düşündüğü üzere akıcı ya da ustaca anlatım değil, acemilik ve bilgisizliktir. Yazar aklına gelen olay örgüsünü aktarmak için kullanımı çok daha zor olmasına rağmen tuhaf bir biçimde birinci tekil şahıs anlatıcıyı seçer ve sınırları bilmediği için kendi bilincini aynı zamanda olay örgüsünün karakteri olan bu anlatıcı üzerinden ifşa eder. Her şey tek taraflıdır çünkü “yazar-anlatıcı-karakter” arasındaki farklılık ortadan kalkmıştır. Peki kurmaca açısından bu ne anlama gelir? Mine, İsmail ve Hatice’nin hikâyesine dönersek, farz edelim ki yazarımız bir kadın ve sadece kadına uygulanan şiddet çerçevesinde oluşmuş, ideolojik temelden yoksun (sözde) feminist eğilimleri var. Hayali yazarımız içinde biriken ve korkusundan aktivizme dökemediği “duygu” yoğunluğunu öyküde gösterebilmek için birinci tekil şahsı seçer ve öykü hemen hemen şöyle bir hâl alır: 

Alt kattan gelen sesleri duyunca inanılmaz öfkelendim. İsmail Hatice’yi dövüyordu. Onları tanıdığımdan beri İsmail habire söyleniyor, Hatice’yi herkesin ortasında küçük düşürecek laflar ediyordu ve son günlerde her şey iyice çığırından çıkmıştı. Ama bir gün hepimizin başına aynı şey gelebilirdi. Zaman üzülme zamanı değil, hareket geçme zamanıydı.  Sonuçta biz kadınlar yüz yıllardır erkek egemenliği altında yaşıyor, zulüm görüyoruz. Ama bunun da sonu gelecek elbet. O yüzden bir kadın olarak üstüme düşeni yaptım ve seslerini kaydedip sosyal medyada paylaştım. 

Şimdi hayali yazarımızın erkek olduğunu ve kadınlardan, özellikle bu tip metinler yazan ya da en ufak olayda kuyruğuna basılmış gibi sosyal medya vitrininde kendisini ifşa eden kadınlardan pek hoşlanmadığını düşünelim:

Alt kattan gelen sesleri duyunca ne yalan söyleyeyim hoşuma gitmedi değil. İsmail Hatice’yi dövüyordu. Onları tanıdığımdan beri Hatice habire söyleniyor, İsmail’i herkesin ortasında küçük düşürecek laflar ediyordu ve son günlerde her şey iyice çığırından çıkmıştı. Ama bir gün hepimizin başına aynı şey gelebilirdi. Zaman keyif çatma zamanı değil, harekete geçme zamanıydı.  Sonuçta biz erkekler yüz yıllardır kadınlara hizmet ediyor, yine de yaranamıyoruz. Ama bunun da sonu gelecek elbet. O yüzden bir erkek olarak üstüme düşeni yaptım ve İsmail ile Hatice’nin seslerini kaydedip sosyal medyada paylaştığını fark ettiğim yan komşum Mine’yi dövdüm.    

Seviyesizlik noktasında birbiriyle yarışan bu iki örnek gerçek bir öykü hâline gelse ne olur dersiniz? İlkinin yazarı alkışlanırken ikincisinin yazarı linç edilir. Çünkü ilkinin yazarı toplumu kadına uygulanan şiddete karşı bilinçlendirmek istemiş, ikincisiyse bu şiddete çanak tutmuştur. Şimdi aynı metinlerin senaryo olduğunu ve televizyon dizisi olarak yayınlandığını düşünelim. Elbette dikkat çekebilmesi maksadıyla şiddet sahneleri de yer alacak ve bu durumda ilkinin senaristi toplumu şiddete özendirirken ikincisinin senaristi yer yer komik görülen bir anti kahraman yarattığı için alkışlanacak. 

İşin aslı buna “gerçek” değil, sahtekârlık deniyor. 

Kurmaca tekniğini bilmeyen, kurmaca üzerinde düşünme gereği duymayan yazarın iki eğilimi vardır. Yukarıdaki abartılı örneklerde de görüleceği üzere ilk eğilim, kendi görüşlerini aşırı ve basmakalıp ifadeler kullanarak satır aralarında dayatmak, ikincisiyse karakterleri sadece kendi görüşlerini aktarmak için bir aygıt olarak kullanmak. Dolayısıyla bu karakterler asla ayrı birer kurmaca kişiliği olarak var olamazlar. Şayet yazar “iyi aile çocuğu” tablosu çiziyorsa karakterleri de muhakkak iyi aile çocuğudur. Küfretmezler, hak-hukuk bilirler, dedikodudan hoşlanmazlar, etik değerleri vardır vs. Ama yazar, topluma “gerçekleri” göstermeyi aklına koyan “üst kişilikse” o zaman onun karakterlerinin başına gelmeyen kalmaz. Şiddet, taciz, her birinden ders çıkarılacak onlarca aynı hikâye. Raflara şöyle bir uzanıp örnek ve ihtimalleri çoğaltmak çok kolay olsa da genel itibariyle öykülerde karşılaşacağımız, yazarın kendini klonladığı “anlatıcı-karakterler” tabiri caizse ufak yazarcıklar olacaktır. 

Yeri gelmişken söylemekte fayda var, yazarın zaman zaman kendi yaşamından faydalanması ya da metinler vasıtasıyla kendi görüşlerini aktarması elbette olağan, hatta metnin içeriğine bağlı olarak kimi zaman öyle de olması gerekir ama ciddi ustalık gerektiren bir şeyden bahsediyoruz. Her şeyden önce bunu yapan yazarlar kurmaca tekniğini bilir, uygular ve başka öğeleri de kullanırsa metindeki varlıklarını okura sezdirmez.

Yüzeysel ifadelerle kendisini gösteren kısıtlı bir dil 

Best-seller olarak ifade edilen ve ayrı bir tür olarak sınıflandırılan kitapların “çok satanlar” olarak çevrilmesi kimi zaman beraberinde bazı yanlış anlamları da getiriyor. Kitap hâline gelmiş nitelikli bir metin çok satabilir ama bu, her çok satan kitap nitelikli demek değildir. Son yıllarda bu çok satan mertebesiyle başı arşa değmiş öykü kitaplarına baktığımızda düşünceyi aktarmak için seçilen ifadelerin yüzeysel, hatta kimi zaman klişe, kullanılan dilinse neredeyse orta öğrenim düzeyinde olduğunu görebiliriz. Peki madem bu kadar yetersiz bir dil söz konusu, bu kitaplar niçin çok satıyor? Çünkü tam da böyle olması gerek. Geçmiş yirmi yıllık dönemi göz önüne aldığınızda, bir iktidar politikası olarak dilin olabildiğince zayıflatıldığını biliyoruz. Nitekim dili kısır bıraktığınız zaman, kelime dağarcığıyla birlikte düşünce faaliyetini ve aynı zamanda muhakeme kabiliyetini zayıflatmış olursunuz. Milli eğitim tarafından seçilen ve hazırlanan ders kitaplarında kullanılan dil öylesine kısıtlı ki özellikle bu kitaplarla büyüyen nesil, dilin farklı kullanımları karşısında çekimser kalıyor ve güvenli alana çekiliyor. Bu şartlar altında ortalama seksen ile yüz sayfa arası, içi minimum kelime hazinesiyle yazılmış öykülerle dolu kitapların çerez misali tüketilmesi çok doğal. 

Okurun eğilimleri ve tercihleri bir yana, bu eğilime katkıda bulunan ya da bu eğilimin oluşmasını sağlayan yazarların durumuysa epey vahim çünkü bu yazarlar, kısıtlı kelimelerle oluşturulan bir dili, kolaylıkla sade, doğal ve yalın bir dille karıştırıyorlar. Bu aşamada çeviri eserlerin de payının olduğunu kabul etmek gerek. Çevirinin iyi ya da kötü olup olmadığı meselesi bir yana, Latin kökenli dillerden özellikle İngilizceden yapılan çevirilerde sık sık rastlamaya başladığımız şimdiki zaman kullanımı, ezberci bir yazarı aynı kullanıma yönlendiriyor. Hatırlatmakta fayda var, bu kitapların çoğu orijinal dillerinde geniş zaman ve şimdiki zaman bir arada kullanılarak yazıldıklarından dilde herhangi bir zayıflama olmaz. Ancak Türkçe metinlerde geniş zaman kullanımının senaryo gibi belli türlerle kısıtlı oluşu çevirmeni doğrudan şimdiki zamana mecbur bırakır. Hatta kimi kitaplarda çevirmenin bütün kipleri olduğu gibi geçmiş zamana uyarladığı bile görülür. Çeviri bilim ya da dilbilim alanına giren bu konular bambaşka birer meseleyken zaman kiplerinin kurmacada nasıl kullanıldığını bilmeyen bir yazar ya sırtını geçmiş zaman kiplerine yaslar ya da çeviri metinlerden feyz alarak sürekli şimdiki zamanı kullanır. Peki yazacağınız metin için uygun olan zaman kipinin hangisi olduğunu düşünmeden sırf hoşlandığınız metinler öyle yazıldıkları için doğrudan şimdiki zaman kullanmanın ne gibi bir sakıncası var? Öncelikle düşünceyi ifade edemez, yüzeysel çıkarımlarla yetinirsiniz çünkü şimdiki zaman kullanımı sizi kısa, hiçbir şey anlatmayan, kısır cümleler kurmaya zorlar. Ve oluşturduğunuz karakterlerin aslında kendi yaşam öykünüzden çıkmış suni birer siz olmaları da bu kısıtlı dili destekler. 


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


DİLEK KARAASLAN
Ders niteliğinde, çok güzel özetlenmiş.
1:19 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR