Kutsal Beden ve Antivirüs

Kutsal Beden ve Antivirüs


Twitter'da Paylaş
0

Şehir bir beden ve içindeki her türlü yapı, oluşum, hatta olgusal kesitler onun uzuvlarıdır. Bizler yalnızca bu uzuvların üzerinde dans eden yaratıklar değiliz, uzuvlarından biriyiz aynı zamanda.
Ekrem Baş
Gece yerini öce sise bırakıyor, sis inatçı, net örtüyor şehrin eşrafını; hiç sorgulatmadan gitme öyküsünü çekiliyor şehrin semalarından. Şehir gözlerini açıyor böylece. Derin bir nefes... bir nefes daha, anlaşılan o ki hantallığını atmak istiyor; betondan bedeninin hantallığını. Söz yazarları ve romancılar şehri kadına ve hatta hayvana benzetmekten hiç çekinmemişlerdir. Kadın göndermesinde sevilmeyi bekler şehir, kendisini ölçüsüzce gösterir. Vermez istemezse sana mekanik öğesini, çıkar yolu göstermez, sizi kendisine bağlar; keşfetmeye yürüdükçe yollarında yorar, terletir ve şehvetiyle de heyecanlandır. Hayvan göndermesinde ise; şehrin keskin bakışları ve koku kabiliyeti yoktur elbet; fakat şehir de meramını anlatmaktadır telaşı kimi zaman küfürbaz diliyle, tıpkı dilini, kuyruğunu sallayarak ya da garip telaşlı hareketleriyle halini anlatmaya çalışan bir hayvan gibi. Esnaf güneşten bıkkın Dondurmacı Celal dışında Kalabalıklar da seyreliyor Bu fiilsiz tekillikte Bir duysanız ne diyor mahal O kekeç diliyle. Bu “Mahal”* adlı şiirde şair, şehri gözlemleyerek insanlar, çevre ve güneş arasında bir bağ yakalıyor. Olanlar karşısında çevre, insanların algı eşiğinin ya çok altında ya çok üstünde ya da bambaşka bir iletişim biçimiyle anlatıyor derdini: “Bir duysanız ne diyor mahal, O kekeç diliyle.” “Gerçekten de şehir dünyasına yerleşmek, onu fikirsel, duygusal ve tensel olarak kavramaksızın mümkün olabilir mi?” sorusunu soruyordu Thierry Paqout. Şu an bu yazıyı yazarken kulağımda iç içe geçmiş onlarca ses, odamın camından usulca girip heterojen kıvamını sokakların fonundan kalemime taşırıyor. Zamanla daha çok duyuyorum bu pespaye sesleri. Şehir dev bir müzik orkestrası bir bakıma. İnsanlar ellerinde ne varsa bir yerinden tutuyorlar müzikalin. Pencereden dışarıya baktığımda, yalnızca bir akış çarpıyor gözüme; süzülen arabalar ve peşin sıra yürüyen insanlar. O an keşfettim; bu devasa konçerto kentlileri transa geçirmiş olmalıydı. Bir yandan topuklarından çıkan seslerle müziğin enstrümanlarından biriydiler, katkı sağlıyorlardı; diğer yandan melodiye ayak uydurup, eşlik ediyorlardı. Besbelli bir trans haliydi bu. Beton üstünde plastik pabuçlarla yaşamayı dahi meşru kılabilecek etki alanına sahip bir transtan bahsediyoruz burada. Öyle ki bu akış alanı; nesnelerin ya farklı yörüngelerde ya da aynı yörünge üzerinde birbirlerine dokunmadan hareket ettikleri yerdi. Bedenlerdeki birbirinden soyutlanmışlık ve kendilerini bu denli kapatmaları bir bakıma kent yaşamının nedeni değil sonucuydu. İkincil doğa topraktan kopuşla birlikte ‘birliktelik’ kavramını da lağvetmişti. Hegel Tarihsel Akıl yapıtında “Maddenin tözü ağırlığı olması gibi, aklın tözü ise özgürlüğüdür” demişti. Şehrin tözü ise ‘akış’ olmalıydı o halde. Çitlerle kapatılmış bir kutsalın içinde merkeze doğru iç içe kapalı eğriler bir kent hiyerarşisinin resmini çiziyordu. Gözüme bir ara mitoloji bozan bir beden çarptı düzenli insan çokluğunun içinden; hareketsizce duran orta yaşlı bir adamdı bu. Akışın ortasında, dar çizgiselliğe karşı, ihlalci duruş sergiliyordu. Oysa doğada dikkat çekici olan harekettir. Çit içinde ise akışa ayak uydurmayan ‘durağan’ olan her nesne bizi kendisine odaklamakta. Ama ‘duran’ küstah (!) herifin kentin dinamiğini bozmasına izi vermiyor diğerleri; gelip geçen omzuna çarpıyor, kimisi sözlü uyarıyor ve ilerlemesini söylüyorlardı. Bu iş böyle devam ederse şehrin muhafızları gelip götürecekti onu. Fikrimce bir an oturuvermek ve itaatsice durmak istedi, fakat yapamadı, devam etti yoluna. Kimi zaman kuşlar şehrin semalarında, insanlar ise caddelerde; sokaklarda birbirine benzer figürler çiziyorlar. Akış yeryüzünde; tıpkı gökyüzündeki âlemin yansıması gibi oluyor. Aslında burada yansımadan çok bir bütünleşmeden bahsi açmak gerek. Elbet bu noktada Mircae Eliade’in merkez simgeciliğine gönderme yapmak oldukça zor, fakat bu tablolar da yersel ve göksel düzenin iç içe geçtiği bir ahengin fotoğrafını çekmekte âdeta. Yapay, beton ve metalden, hatta dışarıya pis atık salgılayan çit içinin üzerinde de kuşların, tıpkı çit dışı doğal habitatlarıymışçasına gezmeleri, hatta hiç zorunda değillerken dahi kent yaşamına ayak uydurmaları manidar değil midir? Elbet birçok bilimsel antitezi olabilecek tartışmalı kavramları sereserpe kullanıyorum şu halde, fakat ya doğa, kenti artık kendisinin bir parçası olarak görüyorsa, bir nehir veya balık gibi... Şehir bir beden ve içindeki her türlü yapı, oluşum, hatta olgusal kesitler onun uzuvlarıdır. Bizler yalnızca bu uzuvların üzerinde dans eden yaratıklar değiliz, uzuvlarından biriyiz aynı zamanda. Ortak paydanın en iyiye erişebilmesi için kutsal sayılabilecek hizmetlerle görevlendirildik; onu daim ettirirken bir yandan da uysal mizaçla ona dahil olmak... Sokaklar bazı şeyler için ciddi anlamda semptomatiktir. Topraktan kopuşun bir neticesi olarak ikincil doğa; camekânlar, geometrik zanaatlar, her biri tasarlanıp belli formlara sokulmuş suretler ve yapılar. Sokaklar kapitalizmin birer zaferi âdeta; kimi araştırmacılara göre sonuç portresidir de. Kontrolü görece sağlanmış bu mekânlar açık alanlar olduğundan tekinsizlik duygusunu uyandırır insanlarda. Çit dışı doğadaki ‘yücelik’ duygusundan daha aşkın olmayan ve kelime gücüyle tanıma kavuşturulabilir bir histir ‘tekinsizlik’. Sokaklar radikal kesişimlere gebedir ve bu politik sahalar doğurur. 1930 Temmuz Devrimi sırasında Paris sokaklarını dört bin barikat süslemişti. Rusya’daki Nevski Meydanı, devrim öncesinde toplumsal ve politik güçlerin kendiliğinden belirdiği bölgeydi. 1989 yılındaki Doğu Orda Avrupa’daki gösterileri de buna dahil edebiliriz. Nihayet 2013 yılındaki İstanbul Gezi Parkı direnişi ekümenopolis hassasiyeti ekseninde peyda olmuş, siyasal erklere karşı sokağın uzuvlarına sarılan insanların hikâyesiydi. Sokaklar her iktidar yapısı için kâbus saçan alanlardır. Bu nedenle kontrol mekanizmaları ayyuka çıkarılıp hep en üst seviyede tutulmak istenmiştir. Kent planları, labirentin tutulmuş giriş çıkışları vardır. Michel Foucault iktidarın gözlerinden bahsederken bu alanlarda dolaşıyordu. İktidarın gözleri üzerimizde olsa da sokaklar; bir beden olarak karmaşıklığı ve çokluklarıyla kişiye mikro planda anarşist bir perspektif sunmakta çok cömert davranıyor. Yaşadığımız şehri konuşmak öylesine bir düşünce değildir. Michel de Certeau’nun da bilirttiği gibi: “... konuşma eylemi bir dil için neyse, yürüme eylemi bir şehir sistemi için odur. O halde yürüme eyleminin –konuşma eylemine benzer şekilde– üç katmanlı bir “dile getirme” işlevi olduğu söylenebilir: yürüme yayanın topografik sistemi kendisinin kılma sürecidir (tıpkı konuşan kişinin dili kendisinin kılması gibi); yürüme, mekânın uzamsal olarak gerçeğe dönüştürülmesidir (tıpkı konuşma eyleminin dili ses aracılığıyla gerçeğe dönüştürmesi gibi); son olarak yürüme, birbirine uzak konumlar arasında ilişkiler kurar, yani hareketten oluşan pragmatik “sözleşmeler” yapar (tıpkı sözlü ifadelerin “söylem” olup benzer konuşmacılar arasında “sözleşme sağlaması gibi).” Yani yürüme bir ifade mekânıdır, yolu ve bu bahaneyle kenti kendinin kılma sürecidir. Julien Gracq, La Forme d’une Villle’de, “Şehirde yaşamak günlük gidiş gelişler yoluyla, kimi ana eksenler etrafında genel olarak eklemlenmiş bir güzergâhlar dantelası örmektir” diye yazmıştı. Beden, şehrin uzuvlarına uyarak bütünleşir, onu güzergâhını günü gününe izler. Thierry Paquot’un deyimiyle, “Beden daima gürültüler, kokular ve imgelerle dolu evrende hedefini bulmak zorundadır”. O halde kente; basit bir tanımla kendi iç tüzüğü olan ve bu tüzüğe metajüridik (hukuk ötesi biat) ve autopoietik (kendinden menkul) bir algı ile biat eden insanları ile yürüyen bir yüzey dedik. Burada tartışılması gereken nokta ise; bu yüzeyin pürüzlerinin varlığıdır. Tam olarak kent çocuklarından (elbet bu tanıma onlar gibi yaşayan yetişkinleri de dâhil etmekle birlikte genel olarak bu tamlamayı kullanacağım) bahsediyorum. Onların kentin iç tüzüğü ile olan ilişkisi ‘kapsayıcılık’ ve ‘hiyerarşi’ kavramlarından ziyade “ilişkisizlik” kavramı üzerinden düşünülmelidir. Üstelik bu ilişkisizlik her zaman tüzüğün kent çocukları adına konuşmamsı, onları dışarıda bırakması ekseninde olmayabiliyor; kent çocuklarının bilinçli bir enterneden kaçışı, kabul etmeme eylemleri de sokağın kültürel kodlarına eklemlenmekte. Postmodern bir sosyolog olarak nitelenen Jean Baudrillard, Simülakrlar ve Simülasyon adlı eserinde, kapitalizmin tüm boyutları ile gerçekliği ve toplumsal hayatı nasıl kuşattığını ele almaktadır. Ona göre çağımızdaki temel hastalığın adı “gerçeğin üretimi ve yeniden üretimi” denen şeydir. Bu yüzden ‘maddi’ üretimin bizzat kendisi hiper-gerçek bir şeye dönüşmüştür. Buradan yola çıkarak üretilen bir gerçeklik olan kent üzerine akıl yorabilir ve kent çocuklarına ontolojik bir pencere açabiliriz. İkinci besleme alanımız ise ‘akvaryumdaki balık’tır. “Akvaryum balığı su içinde yaşadığının farkında değildir” varsayımı üzerinden kent insanlarına gönderme yapacak olursak, onlar da etraflarında, kendilerini çepeçevre saran ve dışına çıkıldığı anda nefes alamayıp boğulacakları bir sistem bulunduğunun farkında değildirler. İnsanların âdeta vücutlarının uzvu olup ilerleyen bu sistem; sendikalarla, siyasal partilerle, bankalarla vb. tüzel kişiliklerle bağını kuruyor insanların, bu aslen korkunç bir düşünce; nasıl olur da etten bir canlının boyası dökülmüş bir belediye binası gibi uzvu olabilir? Kent yaşamı içerisinde üretilmiş bu yapay ilişkileri yukarıda bahsi geçen ‘kentlilere verilmiş kutsal görev’ kavramı içine sokabiliriz. Elbet iç tüzüğün öngördüğü sistemin daim olması için kentlilerin görevi; bu gerçeklikleri kendi gerçekleri olarak içselleştirmeleridir. Kent çocukları çit içindeki hiyerarşik ya da düşey katmanlar içerisinde başıboş ilerlemekten başka çıkar yolu olmayan ‘oyunbozan’lardır. Onlar çit dışının imgeleri ve stilleriyle çit içinde yaşamaya çalışıyorlar. Bir bakıma enjekte edilmiş bağımlılıklardan kurtarmaya çalışıyorlar kent insanlarını. Kent çocukları, merkeze doğru ilerleyen eğrilerden, gök ve yerin ahenginden, ızgara planlı yollardan, iç tüzükten, yapay uzuvlardan ve diğer katmanlardan oluşturulan bu kutsala biat etmezler. Bu nedenle kutsallarına zarar verildiğini düşünen kentliler de bu çocukları virüs olarak nitelemekten geri durmazlar. Bedeni zehirleyecekleri öngörülen virüsler... Kentlilerin ‘kosmo-creator’lar olarak bu söylemi geliştirmeleri kendi bağlamında anlaşılabilir ve görece meşru görülebilir elbet. Fakat kent çocukları kendilerinin de farkında olmadıkları işaretler saçarak aslında; çit dışının ‘doğal olan’ olduğunu ve bu bilgi ile kendilerini virüs değil; tam olarak insanları yapay gerçeklikten doğal gerçekliğe çağıran ‘anti-virüsler’ olduklarını söylerler. Yukarıdaki görselde Stalingrad'daki bombardımana rağmen sağlam kalabilen insan yutan timsah etrafında ''Khorovod (halka dansı) Yapan Çocuklar'' isimli çeşme’yi görüyoruz. Dostoyevski'nin “Timsah” öyküsüne gönderme yapan bu tabloda timsah tarafından yutulan insanın, timsahın karnından konuşmaya devam ediyor olması; sistem tarafından enterne edilen insan göndermesidir. Aslen yukarıda bahsedilenlerle bütünleşen bu görsel, yazının perspektifinde sokak çocuklarının şehir içindeki pozisyonunu betimlemektedir. Öyküde ise, timsahla alay etmekte, onun canlı olup olmadığından kuşkulanmaktadır öykünün kahramanları. Bu oynaşma sırasında timsah bir adamı bütün bütün yutar ve öykü timsahın karnını yarıp adamı kurtarmalı mı kurtarmamalı mı, timsahın ekonomiye katkısı, ülkenin kalkınması tartışmalarıyla devam eder. Bu arada timsahın içindeki adam da durumunu benimsemiş gözükmektedir. Karısını kaybetmekten korkmaya başlamıştır ama timsahın ziyaretçisi de artmıştır. Yani, timsahın karnında ya da dışarıda, değişen pek bir şey yoktur. Hayat devam etmektedir. Timsahın karnındaki adamın bu kabullenimi, dünyaya karşı tutamadığımız gözyaşlarımızı ‘timsah gözyaşları’ yapacaktır. * Metindeki ‘Mahal’ adlı şiir bana aittir ve bizzat metnin tamamlayıcı ögesi olması hasebiyle ve konu bağlamında yazılmıştır. (Ekrem Baş)

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR