Lacan’ın “Freud’a dönmek” Dediği Şey Entelektüel Bir Şaklabanlık Mıydı?
7 Kasım 2019 Felsefe

Lacan’ın “Freud’a dönmek” Dediği Şey Entelektüel Bir Şaklabanlık Mıydı?


Twitter'da Paylaş
0

Lacancı özne, nesnesini yanlış yerde (gelecekte) aramaktadır, oysa onu çoktan ıskalamıştır ve geriye dönük bir yüceliğin peşine düşmüştür.

Bir tartışmanın hayaleti hâlâ ortalıkta gezinmeye devam ediyor. Olukça garip bir insan olan Lacan bir Hegelci mi yoksa Kantçı mıydı? Fenomenolojiden varoluşçuluğa, öznel idealizmden post-yapısalcılığa, birçok felsefi akımla flört etmiş olması, Lacan’ın neci olduğunu belirsizleştiriyor (elbette Freudcu olması hariç). Bu yüzden öncelikle Lacan’ı bir kenara bırakıp “yüce”, “mistik” gibi kavramları doğrudan etkilediği söylenen Eleştirel Felsefe’ye, yani Kant’a dönerek bu iki yüceliğin ne kadar birbiriyle örtüştüğünü anlamaya çalışmalıyız.

Kant felsefesinde “zaman” kavramı “kendinde olan şey” gibi değildir. Onun deneyim haricinde herhangi bir değeri yoktur, sadece zihnin duyulara uygulanan suretidir. Zaman ve mekân, doğrudan duyumun ürünü olamayan, apriori “saf” duyum formlarıdır. Mekân ise duyumdan öncedir, duyum mekânı doğurmaz, mekân apriori bir şeydir. Kulağa garip gelebilir, ama burada Kant, Hegel’in Kavram ile ilgili söylediğinin bir benzerini mekân için söylüyor.

Kategorilerin varlığa ait olduğunu söyleyen Aristoteles’in aksine, Kant felsefesinde kategoriler zihne aittir, onlar anlağın apriori kalıplarıdır. Aklın kategorileri ile elde edilen bilgi Kant’a göre sentetik, ama apriori yargılardır. Duyu algıları, anlama yetisi sayesinde anlaşılır. Aşağı yukarı şöyle bir sıra izlediklerini söyleyebiliriz: Bilgi kendisini verili olan mekân ve zamanda, sezgi, akıl, sentez, hüküm yoluyla açmaktadır ve numen bu kategorilere dahi olamaz. Bu süreç Lacan’ın esinlendiği iddia edilen Kantçı “yüce” kavramının temellerini atar (İleride Hegel’in bunu nasıl radikalleştirdiğini göreceğiz).

Kant sonrası Alman İdealizminde transandantal olan ile ampirik olan arasındaki çatışkıyı çözmek için yoğun bir çaba ortaya çıkar (gerçi bu çabanın çağdaş felsefede de devam ettiğini söylemek yanlış olmaz, benzer bir sorunu ontik-ontolojik çiftiyle yıllar sonra Heidigger de sorunsallaştıracaktır). Kant’a göre Akıl, dünyayı algılarken çelişkiye düşer (mesela bir şeyin sonlu ve sonsuz olduğuna dair kanıtlamalar beraber yapılabilir). Hegel’de ise bu çelişki “nesne”ye içseldir, çünkü nesne kendisini kavrama açma, kendi-olma sürecinin antinomilerinden ibarettir ve bu kavram, nesnenin kendisine içseldir. Başka şekilde söylersek “Nesnellik”, kavramın kendisini “belirli” hale getirmesidir. Bunlar varlığın belirlenmiş hâlleridir, bunun dışında varlık belirlenimsizdir. Varlığın kendisini belirli hâle getireceği moment, nesnellik momentidir, ama bir anlamda varlığın olumsuzlanması sayesinde, belirlilik ve nitelik ortaya çıkacaktır, çünkü varlık kendisinde, kendisi olmayanı içerir. Dasein’i (yani varlığı) doğrudan ele aldığımız zaman belirlenimin (kavramla olumsuzlanan) olumsuzluğu olmaksızın kendisi olumlu bir belirlenimdir (nesne kendi olumsuzlanması olarak belirlenimi içerir). Burada kavram, soyut tümelliği olumsuzlayarak tikelleşir, oluş (olmak) ve belirlilik kazanır. Bu Lacan’ın konuştuğumuz an elimizden kayıp gittiğini söylediği Gerçek’i ile aşağı yukarı aynı şeydir.

Hegel’de Kavram, kendisini kendi ötekisi olarak açar. Kendi belirleniminin olumsuzu, yani karşıt belirleniminde Lacancı anlamıyla henüz söylenmemiş olan “kendinde”yi içerir. Başka şekilde söylersek, onun örtük biçimde içerdiği, kendi karşıt belirlenimi tarafından olumsuzlanma sürecidir. Bu da kendisiyle olumsuz bir ilişki içerisinde olduğu anlamına gelir. Bu Lacancı Büyük Öteki’nin namevcudiyetidir. O çoktan içselleşmiştir.

Hegel’in kötü sonsuzluğu kavramda içerilmesine rağmen, asla kavrama uygun şekilde gerçekleşmez. Bütün bu süreçte kendi olumsuzunu barındıran (sınır olarak kendi olumsuzluğunu içeren) şeyin kendisi ile girdiği ilişki içerisinde olumsuzlanması, ortaya devamlı başka bir sonlu tarafından olumsuzlanan yeni bir sonlu çıkaracaktır. Bu bize Lacancı arzu ve dürtü diyalektiğini nasıl kavramamız gerektiğini oldukça iyi anlatabilir. Dürtünün amacı tatmin edilmek değildir. O, tatminsizliğin kendisini, yani bu tekrarın üretkenliğini (Hegelci kötü sonsuzu) bir tatmin aracına dönüştürmüştür. Özetle arzu, arzunun kendisini arzulamaktan ibarettir: Arzulamayı arzulamak, yani olumsuzlamanın olumsuzlanması sayesinde ortaya çıkan olağanüstü, nüfus edilemez artığının etrafında dolanıp durur. Kavram kendisini kendi ötekisi olarak açtığında ve kendi üzerine kapandığında ise dürtü tatmin olacaktır.

Bu süreç Lacan’ın nesnesini yanlış yerde arayan öznesiyle neredeyse aynı şekilde tetiklenmiştir. Lacancı özne, nesnesini yanlış yerde (gelecekte) aramaktadır, oysa onu çoktan ıskalamıştır ve geriye dönük bir yüceliğin peşine düşmüştür. Bu bizi Hegel’e bir daha adım yaklaştırır. Hegel’in geriye dönük olarak kurulan bütün diyalektik süreci, her zaman ikinci olumsuzlama sayesinde, ilk olumsuzlamadaki veriyi geri almaya çalışacaktır, ancak bu bizi asla tam olarak başlangıç noktasına geri döndürmez. Elimizde daima süreç tarafından dolaylanmış, nesnenin birliğini darmadağın eden sahte bir moment (uğrak) kalır.

Freud Düşlerin Yorumu’nda, rüyalara bütünlük veren şeyin ne olduğunu açıklarken buna benzer nüfuz edilemez bir alandan bahseder, bu nüfuz edilemeyen unsur, rüyanın bütünlüğü açısından kurucudur. Onun temsil ettiği şeyi yorumlarken düşülecek en büyük tuzak, bu temsillerde simgesel anlamlar aramaktır. (1) Bu fazlalık, bastırılmış bir unsura, hiçbir zaman var olmayan bir unsura, yani bir eksikliğe gönderme yapmaktadır. Burada biçim ve içerik asla birbirine eşit değildir, asıl mesele olanaksız bir şeyin yasaklanmış olmasıdır. Lacancı simgesel kastrasyon, başından beri elde edilmesi olanaksız bir şeyin yasaklanmasıdır, yani Lacancı yüceliği açıklamanın en doğru yolu mistiğin kendisinin, demistifikasyonun bir perde görevi gördüğünü söylemektir. (2) Buradaki diyalektik süreç, artık daha farklı, tamamen kendi kendisine yabancılaşan ve efendisini namevcut konuma kazıyan bir öznel süreçtir. Onun deneyimi kendi (deneyiminin) gerçekliğini belirler, yani bilinç fenomeninin bir müdahalesinin sonucudur. Nesnel bir sabite gönderme yapsa da aslında bir sabite göndermede bulunmaz ve bu da bizi tekrar Hegel’in mutlak öznesine getirir. Özne bir anlamda, dışarıdaki numenal sabit gerçekliğe karşı çıkan olumsal ihtimaller ve kararlar çokluğu şeklindeki bilinci tersyüz eder. Bu da bizim açımızdan gerçekliğin kendisine içkin olan bir yarılma anlamına gelir.

Yine de bütün bunlar Lacan’ın olağanüstü bir entelektüel şaklaban olduğu gerçeğini değiştirmez.

Notlar

1- Freud, Sigmund, Psikanaliz Nedir ve Beş Konferans, Kamuran Şipal, 1975, Bozok Yayınları.

2- Lacan, Jacques. Psikanalizin Dört Temel Kavramı, Nilüfer Erdem, İstanbul, 2014, Metis.

Kaynak

Hegel, Georg Wilhelm Friedrich. Tinin Görüngübilimi, Aziz Yardımlı, 2015, İdea Yayınları.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR