Lars Iyer: “Modernistler kalıpları kırdılar, eski kiç formları parçaladılar. Peki biz ne yapmalıyız?”
8 Aralık 2017 Söyleşi Edebiyat

Lars Iyer: “Modernistler kalıpları kırdılar, eski kiç formları parçaladılar. Peki biz ne yapmalıyız?”


Twitter'da Paylaş
0

Modernistler kalıpları kırdı, eski kiç formları parçaladılar. Peki biz ne yapmalıyız? Kıracak kalıp kaldı mı? Verili formları bir kez daha nasıl kırmaya çalışacağız? Ya da “verili formları kırma” fikri de bir tür klişe mi? Vanguardizmin, modernizmin, bir şeyleri yenileme vaadinin sonunun yasını tutan var mı? Eski sanat türlerini gerçek anlamda umursayan var mı? “Edebiyatın ölümü” düşüncesi de kiç mi?

Daniel Fraser “Edebiyat bir ceset, hatta epey de soğumuş durumda” diyor Lars Iyer “Sıcak Küvetinde Çıplak, Dipsiz Uçurumla Yüz Yüze: Edebiyat ve Manifestoların Sonunun Ardından Edebi Bir Manifesto”sunda [Notos, sayı 49, Aralık 2014-Ocak 2015]. Manifestosunun başlığı eserlerinin ruhunu eksiksiz yakalıyor – son derece ciddi olduğu düşünülen konulara dair şen bir tavır ve aleni bir küçümseme bir arada. Yeni kitabı Wittgenstein Jr. Kuşku, Dogma, Göç üçlemesinin ardından ilk “roman”ı. Bloğunda yazmaya başladığı üçleme, kendisi ve arkadaşı W.’nin (Will Large da onun gibi bir başka felsefeci ve Blanchot yorumcusu) kurgusal konuşmalarından oluşuyor. Ölüm, felsefe, fareler ve aptallık üstüne düşünceleri kimi zaman düşündürücü, yer yer gülünç ve çoğu kez küstah; bu da kıyameti uzun zamandır olmadığı kadar eğlenceli hale getiriyor. Wittgenstein Jr. romanı bir grup Cambridge’li öğrenci ile Wittgenstein lakabını taktıkları hocaları arasındaki ilişkiye odaklanıyor. Arketip modellerden oluşan öğrenci korosu öğretmeni hem afallatıyor hem kızdırıyor; öğrenciler Wittgenstein’ın derslerini pek de anlamıyor. Wittgenstein da anlamalarını istemiyor zaten. Iyer’ın tartışmasız müzikal üslubunu okuduğumuz Wittgenstein Jr., modern zamanların en büyük filozoflarından birine dair harika bir karakter analizi sunmasının yanı sıra günümüz akademisine, bayağı tişört sloganlarına ve daha birçok konuya dokundurma yapıyor.

Daniel Fraser: Hemen sorayım: Neden Wittgenstein? Üçlemenizdeki W. karakterine benzemesinin yanı sıra onda ilginizi çeken, bu kitap için onu biçilmiş kaftan yapan neydi?

Lars Iyer: Filozoflara dair yazmayı seviyorum. Ne muhteşem konu şu felsefe! Hem de ne zor! “Bir insan nasıl filozof olabilir?” diye sorar E.M. Cioran. “Nasıl oluyor da zamanla, güzellikle, Tanrı’yla ve daha birçok şeyle boğuşma küstahlığına varıyor?” Yerinde bir soru! Gerçek filozoflar ancak fiyasko filozoflardır. Sahte olduklarını düşünürler ve bu yüzden hep sıkıntılıdırlar. Hep bir çağrı hissiyle yaşarlar ama neye çağrıldıklarından tam olarak emin olamazlar. Huzursuzlardır. Hiçbir zaman bir yere vardıklarını düşünmezler. Baştan başlama, yepyeni bir başlangıç yapma, eski problemlere yepyeni saldırılarda bulunma ihtiyacı hissederler. Aynı zamanda ilgilendikleri konunun önemini yakıcı biçimde duyarlar. Bu, at gözlüğü taktıkları anlamına gelmez. Filozofların kendi zamanlarına dair bir kavrayışı vardır, hatta çoğunlukla da zamanlarına karşıdırlar. Onlar teşhisçidir, semptomatologtur. Bir tedavi üstüne çalışırlar. Dünya için felsefe yaparlar, isterse dünya onları umursamasın. Takdire şayan bir şey ama aynı zamanda donkişotluk. Felsefenin görevini gerçek Wittgenstein (1889-1951) kadar hissetmiş çok az filozof vardır. Bugünkü Cambridge’te felsefe hocası olan benim Wittgenstein’ımın da benzer bir coşkusu ve azmi var.

DF: Romanda öğrenci karakterlerin silik olması sanki kasıtlı bir şey, bunun nedenini sormak istiyorum? Bir bakıma “Antik Yunan korosu” işlevi mi görüyorlar, “düz” olmaları Cambridge pedagojisine teslim olmuşluklarının bir yansıması mı yoksa başka bir şey mi?

LI: Öğrenci karakterlerimin pek çok yönü var. İlk olarak romanımın “ciddi” kısımlarını yazdım – Wittgenstein karakterimin söylediği aşağı yukarı her şeyi. Romanımı kafamda tasarladığımda sıkı, ekonomik ve gizemli olmasını istedim, Bob Dylan’ın John Wesley Harding’i ya da Will Oldham’ın Joya’sı gibi. Ama romanım canlılıktan yoksundu – tam bir cürüm! Katmanlardan yoksundu. “Eğlenceli” değildi. Bir gün Dublin’deyken yapacak bir şeyim olmadığından sinemaya girdim, Almodóvar’ın Aklımı Oynatacağım filmini gösteriyorlardı, harika bir filmdi, 70’lerdeki uçak kazası filmlerinin bir varyasyonu. Her karakterin küçük bir vinyetle aydınlanan merak uyandırıcı bir kişisel hikâyesi vardı. Ben de her öğrenci karakterime tek tek, hafif ve eğlenceli biçimde ışık tutmalıyım diye düşündüm. Gerçi romanımdaki felaket, gerçek Wittgenstein’ın mizacına çekmiş bir karakterin günümüz Cambridge Üniversitesi’yle olan çarpışmasına dair.

DF: Kuşku, Dogma, Göç üçlemeniz blogta başladı, bu anlamda Wittgenstein Jr. ilk romanınız sayılır. Görece geleneksel bir biçime dönme kararınızın sebebi neydi?

LI: Önceki romanların blogta “başladığı” doğru ama sonrası farklı gelişti. Blog yazmak üçlemedeki iki karakteri ve ilişkilerini açımlamaya uygun ayırıcı anlatıcı sesi keşfetmemi sağladı. Ancak eski tarzımda blog yazmayı bırakıp da bloğumu bir yazma aracı olarak kullanmaya başladığımda roman yazmaya başladım. Blog yazmanın daha büyük bir amaca hizmet etmesini sağladığınızda, artık pek de blog yazıyor olmuyorsunuz.

DF: Bu üç kitap dostluk kavramıyla yakından ilgili. Acaba biraz da dostluk anlayışınızın öğretmen öğrenci ilişkisiyle bağlantısından söz eder misiniz?

LI: Bütün romanlarım filozoflar (fiyasko filozoflar) arasındaki dostluğa dair. Eski Yunanca dostluk sözcüğü philein, felsefe sözcüğünün kökensel anlamının içinde duruyor. Philosophia – bilgelik sevgisi/dostluğu. Romanlarımda filozoflar (ya da fiyasko filozoflar) arasındaki dostluğun “üçüncü bir terim”i var: W. ve Lars, Wittgenstein ve öğrencileri gibi, bilgelik dostları. Her iki durumda da, felsefi bir şeyin mevzu bahis olması kişisel bir dostluğa bağlı. Ancak bu model üzerinden öğretmen ve öğrenci arasındaki ilişkiyi anlayabiliriz. Eğer söz konusu olan hakiki bir ilişkiyse, her ikisinin de felsefeyle ilişkisi vardır, ayrıca filozof (ya da fiyasko filozof) olarak birbirleriyle de ilişkileri vardır. Her ikisi de bir çağrıyı duyar ve bu çağrıya cevap vermeye çalışır. Bu konuda öğretmen öğrencisine örnek olarak yardım edebilir, tuzaklardan nasıl kaçınabileceğini gösterebilir. Öte yandan öğrencinin öğretmenle bilgelik arayışında yoldaşı olarak ilişkilenmek yerine otorite olarak ilişkilenme tehlikesi de vardır. Nietzsche’nin kurgusal karakteri Zerdüşt’ü de hüsrana uğratan budur. Takipçilerinden kendisini terk etmelerini ve kendi yollarına gitmelerini ister.

DF: Kitaplarındaki bir başka sabit tema da yürümek, ama yürümek sanki hep döngüsel, bir yere bağlı değil, neredeyse coğrafyadan bağımsız. Sizce yürümek ve fiziksel hareket doğası itibariyle yazıyla ya da düşünceyle bağlantılı bir şey mi? Wittgenstein’ın yürüyüşü Lars ve W.’nin yürüyüşünden daha mı kasıtlı?

LI: Sokrates, Platon’un Şölen’inde unutulmaz bir filozof imajı verir: Hep sefildir, çoğu insanın sandığı gibi, hassas ve güzel değildir, dayanıklıdır ve hava koşullarından nasibini almıştır, çarıksız ve evsizdir, yatağı olmadığından hep dışarılarda yerde, kapı önünde ve sokakta uyur. Filozof Sefalet tanrıçası ve Bereket tanrısının oğludur. Annesi gibi yokluk içinde yaşar. Ama babasından aldığı bir iyilik ve güzellik algısı vardır... Filozof ne zengin ne de fakirdir, ne bilge ne de cahildir, bir şeyler arayışında gezip durur. Ve bunu “yürüyerek” yapar... W. ve Lars çok yürüyor. W. sanki yürümedeki bir tür bozulmamışlığa, dürüstlüğe değer veriyor. Yürümek onun için bir göç. Her şeyle uzlaşmış üniversiteyi geride bırakmanın bir yolu. Bünye olarak akademiyi hazmedemeyen Lars ise, W.’nin hep ilerisinde. Gerçi W. de Lars’ın onu sürekli bitmeyen döngülere soktuğunu düşünüyor. Wittgenstein döngüler içinde mi yürüyor? Cambridge onu dehşete düşürüyor. Şehrin eski mekânlarına tecavüz eden yeni binalar! Katalogtan sipariş edilmiş gibi çer çöp binalarıyla ticarileşmiş Cambridge! Wittgenstein bir tür iç sürgün arayışında. Bununla birlikte, Cambridge’te “karşı durması” gereken bir şeyler olduğunu hissediyor – yürümesi bu karşılaşmanın bir parçası.

Bugünkü dünyamızda korkunç bir ağırlık var. Hafiflik, neşe, gülme eksik. Herkes çok neşeliymiş gibi konuşuyor – aşırı abartılı bir dil kullanıyorlar, “şu çok tatlı”, “bu çok tatlı”, ama bu sözümona tatlılığı hissediyor gibi görünmüyorlar. Yüzlerinde, hareketlerinde görünmüyor bu.

DF: O.K. Bouwsma’nın Wittgenstein Conversations, 1949-1951 kitabını hatırlattı bana.

LI: Evet. Bouwsma’nın anılarına ve başka birçok kaynağa çok şey borçluyum.

DF: Bu hareket anlayışı yazındaki müzikal ve muhakemeci özelliklere de yansıyor. Bu döngüsel hareket ile müzik arasındaki birliğin eserlerinde merkezi bir yeri olduğunu düşünüyor musun? Werckmeister tamperamanında mı yazıyorsun?

LI: Son kertede üçleme döngüler halinde hareket ediyor – küçük döngüler ve büyük döngüler. Hiçbir şeyin aslında başlamadığı ve hiçbir şeyin aslında bitmediği alışılmadık döngüler. Wittgenstein Jr.’da çizgisellik daha belirgin, ama aslında hareketi öncekilerle aynı – kaostan (zahiri) düzene ve tekrar kaosa. Yalnızca döngü daha geniş.

DF: Mizah ve hafiflik de sanki edebiyat anlayışının merkezinde. Üretebileceğimiz tek edebiyatın pantomim ya da Mulberry’nin dediği gibi parodinin parodisi olmasından mı ileri geliyor bu?

LI: Bir itiraf: Hafifliğe “hasret”im. Bugünkü dünyamızda korkunç bir ağırlık var. Hafiflik, neşe, gülme eksik. Herkes çok neşeliymiş gibi konuşuyor – aşırı abartılı bir dil kullanıyorlar, “şu çok tatlı”, “bu çok tatlı”, ama bu sözümona tatlılığı hissediyor gibi görünmüyorlar. Yüzlerinde, hareketlerinde görünmüyor bu. Sanırım her yere yayılmış pragmatizmin hükümranlığından kaynaklanıyor bu. İşletme, sorun çözme saplantısı. İşten eve taşıyoruz bunu. Hayatlarımızı, başkalarıyla ilişkilerimizi yönetiyoruz. Sevgililerimizi, çocuklarımızı, arkadaşlarımızı işletme gibi idare ediyoruz. Sonuç: Neşe, sorun çözmekten duyulan tatmin haline geliyor. Keder, çözülmeyen bir sorundan duyulan tatminsizlik haline geliyor. Bürokrasi hayatımızın her köşesine yayılmış durumda ve ağır bir bedel ödetiyor bize. Öncelikle hayatımızda hiç “tutku” yok. İçten gelen bir büyüklük isteği yok. “Özlem duyma” hissi yok. Bir şeyin peşine düşüp kendini paralamak yok. Hayatın sonlu olduğuna, olduğumuz şeyden daha fazlası olabileceğimize dair aciliyet hissi yok. Bir şeyleri “kaçırdığımıza”, hayatla “mücadele” etmemiz gerektiğine dair bir his yok. Sonra, “hafiflik” yok. Uçarılık yok. Çevik ayaklılık yok. Nedensizlik yok. Ruh cömertliği yok. Açık yüreklilik yok. Ve “gülme” yok – gülmeyi özlüyorum. Bence birlikteyken sorumluluğumuz keyiflenip neşelenmek. Yalnızca cumartesi akşamı bir şişe şaraptan sonra değil, pazar sabahı da. Hissizlikten koru bizi yarabbi! Bence edebiyatın bir görevi de hafiflik, sırf edebiyat pantomim ya da parodi haline geldiğinden değil, gerçekten pantomim ya da parodi olmuşsa bile...

Felsefenin görevini gerçek Wittgenstein (1889-1951) kadar hissetmiş çok az filozof vardır. Bugünkü Cambridge’te felsefe hocası olan benim Wittgenstein’ımın da benzer bir coşkusu ve azmi var.

DF: “Sıcak Küvetinde Çıplak, Dipsiz Uçurumla Yüz Yüze” manifestonda, sanatın kültür aygıtının boyunduruğuna girdiğinden söz ediyorsun. Sanatın muhalif olmasının bir yolu var mı? Kertész’in dediği gibi, “tanık olmak” kiçe düşmekten sakınmaya yeter mi?

LI: Kültüre karşı sanat? Eric Hobsbawm da geçenlerde bildik hikâyeyi yeniden anlattı. Modernist sanat bir şeye hizmet etmedi. Küstahtı. Burjuva zevklerine nanik yaptı. O zamanlar kültürden “değer” olarak söz etmek mümkündü. Sanat dinin yerini almıştı – yüce olan artık sanattı, manevi ilerlemeye götüren sanattı; adanılan şey sanattı. “Aşağı” formlardan, basit “eğlence”den, gündelik hayattan keskin biçimde ayrılmıştı. Hâlâ bu tür sanatsal deneyimler var, örneğin Bayreuth festivali, Salzburg. Ama bunlar istisna örnekler. “Yüksek” ile “aşağı” arasındaki ayrımlar çöktü. Kültürün eski anlamı çökeli çok oldu. Artık kültür sözcüğünü “tanım” olarak kullanmak durumundayız. Ama bu da eskiden var olan başkaldırı olarak sanat anlayışının bütün anlamını yitirdiğine işaret ediyor. Neye başkaldıracaksın ki? Eski tip burjuva yok oldu. Artık şok edecek kimse yok. Artık altkültürler, mikrokültürler var. Herkese yer var. Ama yine de başkaldıracağımız pazar ekonomisi var. Ticari zihniyet var. En önemlisi parasal değerlerin her şeyin üstüne yükseltilmesi var. Kapitalizme sayıp sövebiliriz ama hepimize –niş pazarlara, butik pazarlara, altkültürlere, mikrokültürlere– yer açan da tam da bu pazar ekonomisi. Modernizmin savaş çığlığı: “Yenile!” Zamanımızda nasıl yenileyeceğiz, zamanımıza “tanık olup” nasıl cevap vereceğiz? Bunun mümkün olup olmadığını merak ediyorum. Kiçleşmiş bir gerçekçilik şimdilerde ortadan kaybolan eski istikrarı, eski dünyayı yansıtıyor. Kiçleşmiş bir modernizm eski istikrarsızlığı, kültür çanağındaki çatlakları yansıtıyor. Ama çanak paramparça oldu... Bu, sanat için ne anlama geliyor? Hakiki bir postmodernizm nasıl olurdu acaba? Böyle bir şey olabilir mi?

Kiç modernizmin zıttıdır. Eskit! diye bağırır, yenile! demez. Edebiyatın ölümü teşhisleri eski havadisler. Bunları daha önce de duyduk. Yitip giden eski kültür dünyasının, Sanat ve Edebiyat’ın ciddiye alındığı zamanların yasını tutan kültür pesimistinin soyu tükeniyor.

DF: Edebiyatın ölümünün bile kiç haline geldiği bir mekânda yazılacak tek iş edebiyatın ölümünün epiloğudur belki de? Bundan öteye geçmenin tek yolu Houellebecq tarzı nihilizmle yaşamı reddetmek, dünyevi ve bireysel hazza iradi ve bencil biçimde kendini bırakmaktır belki de?

LI: Kiç bir tür sentimentalizmdir – birtakım klişe ruh halleri ve genel duygular uyandırır. Kiç duygularımızı doğrular, sorgulamaz. İhtiyaçlarımızı tatmin eder, yeni ihtiyaçlar yaratmaz. Kiç basmakalıpla ilgilidir. Evrensel imgelere, ortak paydalara yaslanır. Kiç dünyayı standart temsil ve işaret sistemlerine göre sunması bakımından gerçekçidir. Kiç ortama ayak uydurur. Böylelikle kiç modernizmin zıttıdır. Eskit! diye bağırır, yenile! demez. Edebiyatın ölümü teşhisleri eski havadisler. Bunları daha önce de duyduk. Yitip giden eski kültür dünyasının, Sanat ve Edebiyat’ın ciddiye alındığı zamanların yasını tutan kültür pesimistinin soyu tükeniyor. Öte yandan kılıf olarak eski kültür dünyasına yaslanan yitik modernist enerjilerin yasını tutan başka tür bir kültür pesimisti de var. Ama artık bunlardan daha iyilerini de biliyoruz, artık bir cevabımız var. Artık çoğulcuyuz! Kültür artık değer yargısı içeren bir terim değil, tanımlayıcı bir terim! Pek çok kültür var: altkültürler, mikrokültürler... yaşasın! Binlerce çiçek açsın! Ama bu cevap da söz konusu enerjiler ile genel olarak kültür arasında bir zamanlar çalışan devreyi unutuyor. Revaçtaki kiçin sorgulanabileceği yolu unutuyor. Modernizmde, yenileme tavrında “mevzubahis” olan bir şey vardı. Çoğulculuğumuza rağmen –belki kısmen de bu yüzden– revaçtaki şeyler mevcudiyetini sürdürüyor. Gerçi orda burda sıklıkla da akademinin koruduğu birtakım deneysellikler, küçük nişler de yok değil, ama bunların revaçta olanlar üstünde bir etkisi yok. Modernistler kalıpları kırdılar, eski kiç formları parçaladılar. Peki biz ne yapmalıyız? Kıracak kalıp kaldı mı? Verili formları bir kez daha nasıl kırmaya çalışacağız? Ya da “verili formları kırma” fikri de bir tür klişe mi? Vanguardizmin, modernizmin, bir şeyleri yenileme vaadinin sonunun yasını tutan var mı? Eski sanat türlerini gerçek anlamda umursayan var mı? Bizatihi “edebiyatın ölümü” düşüncesi de kiç mi? Bu sorulara nasıl cevap verirsek verelim, bence cevap “Houllebecq tarzı nihilizm” değil. Zaten Houllebecq de nihilist değil – yazdığı bazı şeylerde bir tür ütopya hissiyatı, dostluğun ve aşkın mümkün olduğuna dair bir his var. Houllebecq’in yazdıkları nefretle dolu. Rahatsız edici. Çiğ. Semptomatik. Çok çabuk inkâr etmek isteyeceğimiz bir olumsuzluğu ifşa ediyor. Ama bir tür umut da var. Doğanın vahşeti içinde, insanlar bazen –nadiren– sevginin ısıttığı küçük vahalar yaratmayı başarıyor. Sevginin ve birlikte kurulan öznelliğin idaresinde küçük, özel, kapalı mekânlar. Bu cümle Houllebecq’in Temel Parçacıklar’ından. Burada nihilist olan ne? * The Quietus (Yazar fotoğrafları Melville House Publishing izniyle) Lars Iyer (1970) felsefeci ve yazar. Kuşku, Dogma, Göç üçlemesi ile Wittgenstein Jr. Türkçede Kolektif Kitap tarafından yayımlandı. İngiltere’deki Newcastle Üniversitesi’nde öğretim görevlisidir.

İngilizceden çeviren: Oğuz Tecimen


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR