Latife Tekin: "Anlatıcı birey olamıyorsa kahramanı birey olamaz."
18 Haziran 2018 Söyleşi Edebiyat

Latife Tekin: "Anlatıcı birey olamıyorsa kahramanı birey olamaz."


Twitter'da Paylaş
0

Durup dururken yazmıyor insan.

Latife Tekin’i birkaç sözle anlatmak olanaksız. Onun, yaşayan edebiyatımızın en önemli romancılarından birisi olduğunu pekâlâ söyleyebiliriz. Bilinen biçimlerin dışına çıkma cesareti, bize benzersiz romanlar kazandırmış oldu. Bu kez her şeyi konuşmaya çalıştık.

Semih Gümüş

Sevgili Arsız Ölüm’den başlayalım mı. Yayımlandığı günden bugüne otuz üç yıl geçmiş. Benim için hiç eskimedi ama. Aradan bunca zaman geçtikten sonra sen dönüp baktığında Sevgili Arsız Ölüm’ü nasıl görüyorsun?

Sevgili Arsız Ölüm söz konusu olunca dönüp bakamıyorum pek. Sanki o da benimle beraber, içimde yaşıyormuş gibi. Unutmak istediğimde de sürekli hatırlatıyorlar, şimdi olduğu gibi.

Peki sonra okudun mu ya da kaç kere okudun? Yazarlar yazdıklarını yayımlandıktan sonra okumaya çekinirler. Bende de olur bu.

Ben pek çekinmiyorum. Aslında kitaplarımı bitirdiğimde onları ezberden okuyabiliyorum. Çünkü yazarken de sürekli bir ses ve ritim okuması yapıyorum, böylece artık ezberime almış oluyorum. Sonra tabii yavaş yavaş siliniyor, unutuyorum. Sevgili Arsız Ölüm’ü yazdığımda o kadar masumdum ki. Bugün artık ürpertecek kadar masumdum. O yüzden çok ağır geliyor okumak. Aynı zamanda çok komik bir kitap biliyorsun ama çok dokunuyor. Çok genç bir oyuncu Sevgili Arsız Ölüm’ü sahneye koymak istiyor. Onun bana yazdıklarını okusan, ne demek istediğimi anlarsın. Gençler okuyor, bazen de üniversite hocaları ders programlarına dahil ediyor. Sevgili Arsız Ölüm ilk yayımlandığı zamandaki gibi. Hani ağlayan gençlerden, çok etkilenmiş okurlardan, kadınlardan, yolda beni çeviren adamlardan o yıllarda aldığım tepkiler neyse bugün de neredeyse öyle tepkiler alıyorum.

O zaman bunlar seni duygulandırıyor?

Sevgili Arsız Ölüm insanları duygulandırıyor. Ben o kadar duygulanmıyorum artık, bilmiyorum, araya zaman girdi. Şimdi mesajlarımı açsam, Sevgili Arsız Ölüm ile ilgili mutlaka mesaj vardır. Türkiye’nin her yerinden bana mesaj atıyorlar. Telefon numaramı buluyorlar, vakfı buluyorlar ve Sevgili Arsız Ölüm’de özellikle Dirmit ile özdeşleşen genç kadınlar, genç kızlar göz yaşartıcı mesajlar atmaya devam ediyor. Hatta beni bulup evde ya da akademide misafirim oluyorlar. Etrafımda bu kadar çok heyecan olunca Sevgili Arsız Ölüm’ü gene okumayı düşünüyorum. Ama tabii çok zaman oldu, ilk yıllardaki gibi heyecanlanamam. Bana dokunuyor ama belki artık bir başkası yazmış gibi de gelecek.

Gövdemden bir ateş geçti ve ben Sevgili Arsız Ölüm’ü yazdım. O ateşle yazdım, o ateşle çarpıldım, öyle kaldım.

Bütün bu geçen zaman içinde çeşitli yerlerde, pek çok yazarın Sevgili Arsız Ölüm’ü her bakımdan en iyi romanın olarak gördüğünü okudum. Böyle bir saptamaya sen ne dersin?

Tabii ki tekrarlanamaz bir deneyim, çünkü biliyorsun, çok defa söyledim, hani gövdemden bir ateş geçti ve ben Sevgili Arsız Ölüm’ü yazdım. O ateşle yazdım, o ateşle çarpıldım, öyle kaldım, derim. Gerçekten benim için bile çok büyüleyici ve etkileyici bir deneyim, hâlâ çok iyi hatırlıyorum o süreci, unutulması mümkün değil. Birbirinden çok farklı kitaplar yazdım, bu en iyi ya da en kötü de diyemiyorum. Sevgili Arsız Ölüm’de çok çocuksu bir acelecilik var, enerji, canlılık, acı, sevinç... O kitapla kendimi ölmekten, delirmekten kurtardım, diyorum. O süreç de çok farklıydı tabii. Yazmaya yüklediğimiz anlamlar çok farklıydı. Hayatı değiştirebileceğimizi düşünüyorduk. Bir tür, halkla aramızda bir çevirmenlik hevesiyle kaleme sarıldığımı söylüyordum, öyle düşünüyordum. Şimdi artık çok farklılaştı, ilk başta niyet ettiğim şeyle şimdi hissettiğim şey arasında çok fark var. Değiştik. Biz de değiştik, ülke de değişti.

O zaman 12 Eylül’ün getirdiği çok ağır bir basınç altındaydık hepimiz. O yenilgiyi içselleştirmeyip bir şey yapmak istiyordum. Aslında hepimiz yapmak istiyorduk. O yenilgiyi içselleştirmemiz bir zaman aldı.

Sevgili Arsız Ölüm’ün bir ilk roman olarak bu kadar büyük bir ilgi görmesi önemli ve şaşırtıcıydı elbette. Peki nereden gelmişti Sevgili Arsız Ölüm? Kaynakları nelerdi?

Sevgili Arsız Ölüm aslında benim çok sezgisel olarak verdiğim kararların sonucunda çıktı. Onlar da karar mıydı, yoksa bir çeşit sürüklenme mi, onu da bilmiyorum. Sevgili Arsız Ölüm’ü evimde konuşulan dille yazacağım demiştim ve o da sezgisel bir karardı. Aslında öfkeyle de verilmiş bir karar. Çünkü 12 Eylül’den sonra bir eve dönüş, kendi kaynaklarına dönüş süreci yaşadık. Annenin yanına dönüş, yeniden evin yolunu tutma diyeyim. Ve kendi iç kaynaklarımıza, kendimizde var olan imkânlara dönmek, eve dönmek. O süreçte ev içinde konuşulan dili kendime yazı dili olarak seçmemin, o kararı vermiş olmamın da bir nedeni var. Evde konuşulan dil ile sokakta konuşulan dil, okulda konuşulan dil ile politik hareket içinde konuşulan dil arasındaki fark ve onun bende yarattığı bölünme, yarattığı tepki bu sezgisel kararı vermeme neden oldu. O zaman 12 Eylül’ün getirdiği çok ağır bir basınç altındaydık hepimiz. O yenilgiyi içselleştirmeyip bir şey yapmak istiyordum. Aslında hepimiz yapmak istiyorduk. O yenilgiyi içselleştirmemiz bir zaman aldı. Çok parçalanmış durumdaydık. Polisten kaçıyorduk ve devrim hayaliyle çok büyülenmiştik, şanslı olduğumuzu düşünüyorduk. Ama o yenilgiyi içselleştirmemek ve teslim olmamak için aynı şiddette bir şey yapmamız gerekiyordu, kendi bütünlüğümüzü yeniden kurabilmemiz için de gerekiyordu bu. Ben o dönemde politik hareketin bana sağladığı imkânlarla o deneyimden yola çıktım ve Sevgili Arsız Ölüm’ü kendi kişisel dilimi kurarak yazdım. Böyle bir heyecanı var biliyorsun Sevgili Arsız Ölüm’ün, sonunda Dirmit yakasına kırmızı karanfil takarak annesiyle konuşur ve kitap öyle biter. Hem kendi kaynaklarımıza dönüş hem de o politik sürecin getirdiği deneyimle yenilgiye karşı bir direnç. Bir sayıklama halinde.

Aynı yerden Berci Kristin Çöp Masalları da çıktı ve kısa bir sürede. Neredeyse patlama gibi bir şeydi bu.

Evet, beni de sürükleyen bir patlama aslında. Ben o zaman bir patlama olduğunun farkında değilim. Gerçi sayıklıyorum, ateşler içinde yatıyorum güle ağlaya ama şöyle bir şey vardı biliyorsun: O bir yıl içinde yazdığım sanılır ama Sevgili Arsız Ölüm’ü 12 Eylül’den sonra çok kısa sürede yazdım, arkasından da Berci Kristin Çöp Masalları’nı yazdım. Sevgili Arsız Ölüm 1983’te yayımlandığında Berci Kristin çoktan bitmişti ama yayınevinde bekledi. Memet Abi (Memet Fuat) bir yıl sonra yayımladı onu biliyorsun, tabii onun devamı Buzdan Kılıçlar da var. Fabrika içine dair bir kitap yazmak istedim, onun heyecanı vardı. Belki ona da yetebilirdi soluğum ama ülkedeki koşullar değişti ve bir anda ünlü bir yazar haline gelmem o süreci benim açımdan biraz zorlaştırdı.

Peki az önce söz ettin Buzdan Kılıçlar’dan. Gece Dersleri ve Buzdan Kılıçlar farklı bir biçimde ortaya çıktı. Aslında bence dili, anlatım biçimi gene Latife Tekin’in ilk romanlarından bildiğimiz dili ve anlatımıydı ama bu ikisinde daha farklı şeyler anlattın. Bu değişimin nedeni neydi? Bu kez, anlatmak zorunda olduğunu düşündüklerini mi anlatmak istedin?

Tabii, biraz öyle. O sezgisel kararla bir yolculuğa başlamış oldum. Verdiğim kararlar ve okurdan gelen tepki, heyecan ve bütün o sorgulama süreci... Sonuçta böyle bir etki-tepki süreciyle beraber yazmaya başladım, çünkü bir anda çok fazla ün gelmişti ve o zaman insanların edebiyata yüklediği anlam bugünkünden çok çok farklıydı. Ciddi baskı vardı üstümde ve ışık altında yazıyordum. Şimdi yazamayacak, şimdi olmayacak gibi... Bir de, kıskançlık mı diyeyim, haset mi, olmamasını arzulamak vardı çevrede. Edebiyatı bana layık görmemek vardı. Çünkü yoksullardan söz ediyordum.

12 Eylül’den sonra sivilleşme biraz edebiyat üstünden yaşanıyordu ve 12 Eylül öncesinde kendini baskı altında hisseden şairler, edebiyatçılar seslerini yükseltmeye başlamıştı.

Öyle bir şey var mıydı gerçekten?

Vardı. Sınıfsal bir haset vardı aslında. Onu çok iyi hissettiğim için edebiyat dünyasının dışına çıkarak gittim İstanbul’dan. Ağır bir haset vardı. Bir kere çok gençtim, kadındım, yirmi beş yaşındaydım Sevgili Arsız Ölüm yayımlandığında. O zaman şöyle hissettim –Pelin Özer’in yazdığı Latife Tekin Kitabı’nda da anlatıyorum– bir yandan çok büyük bir heyecan hissediyorum ama aynı zamanda benim artık edebiyat dünyasına layık olmam gerektiğine dair bir baskıyla beraber gelen ün de var. Dil öğrenmem gerekiyor, artık yazdığım kitapları hak etmem gerekiyor, entelektüel bir eğitim sürecine girmem gerekiyor gibi. Bunları yazdım, hatta seninle yaptığımız bir söyleşide de anlatmıştım sanki. Kibritle oynarken yangın mı çıkardım, hani tesadüfen bu kitapları yazmış olabileceğim ve devamını getiremeyebileceğim, onun için de önce o yazdığım kitapları hak etmem gerekiyor... Öyle bir baskı. Buna haset mi denir, kıskançlık mı denir bilmiyorum ama çok fazla ezildiğimi biliyorsun. Arşivimde duruyor yazılan yazılar, tartışmalar. Ben tabii yoksulluğumu koruyarak edebiyat yapmaya çalışıyordum, edebiyat çok yukarda bir yerde duruyordu. 12 Eylül’den sonra sivilleşme biraz edebiyat üstünden yaşanıyordu ve 12 Eylül öncesinde kendini baskı altında hisseden şairler, edebiyatçılar seslerini yükseltmeye başlamıştı. Tam o zaman politik hareketin içinden bir genç kadın çıkıp Sevgili Arsız Ölüm, Berci Kristin gibi, o dönemde henüz yazılmamış, dile getirilmemiş bir sürecin romanlarını yazmaya başlamış...

Otuz yıl öncesinden söz ediyoruz ve ikimiz de onun öncesinden geliyoruz, aynı yaşlarda aynı kuşağın insanlarıyız ve biliyorsun, aslında bizim, okuduğumuz romanlar gibi hayatlarımız oldu. Ama sonradan o hayatlar pek yazılmadı bence ya da yazılamadı. Senin böyle bir gözlemin var mı? Ya da bunun nedenleri nelerdir sence?

Evet, yazılamadı, çünkü mahalle baskısı diye bir şeyden söz ediyoruz ya, politik hareketin de yarattığı bir çevre, baskı vardı aslında. Hissettiğimiz şeyleri tam yazamazdık, söyleyemezdik. Zaten benim Gece Dersleri’ni yazma sebeplerimden biri bu. Baba baskısından, ev baskısından, aile baskısından kaçıp politik hareketin içine gittik, orada da bu defa politik hareketin kendisi bizi baskı altına aldı. Özgürleşmek için gittiğimiz yerde yeniden baskı ve kontrol.

Ama o politik hayatların çok bireysel, insani yanları yazılabilirdi, onlar da pek yazılamadı. Şimdilerde, yeni yeni yazılmaya çalışılıyor.

Gece Dersleri de tabii o ateşle biraz erken, acele yazılmıştı aslında. Bugün Gece Dersleri yeniden keşfediliyor ve okunuyor. O da gözlediğim şeylerden biri. İnsanlar Gece Dersleri’yle ilgili yazmaya başladı. Üstünden çok zaman geçti, o zaman tabii biraz erken düşmüş gibiydi, onun da olumsuz etkisi oldu.

Doğru, o zaman henüz daha bazı şeyler konuşulmamışken romanda bazı tartışmalar, eleştiriler ya da özeleştiri olunca bu biraz şaşırtıcı oldu. Kabul edilemedi. Dönüp bakınca gene de çok önemli değil belki.

Şimdi Gece Dersleri’ni okuduğum zaman çok masum geliyor. Bir anneye dönüş, eve dönüş hikâyesi gibi. Aslında masum bir kitapmış ama çok büyük bir tartışmaya sebep oldu.

Buzdan Kılıçlar’dan sonra bir ara verdin. Altı yıl aradan sonra Aşk İşaretleri yayımlanmış. Peki bu aranın nedeni de kırgınlık mı, yoksa başka şeyler mi?

Hiç öyle kırgınlık süreçlerim olmadı benim. Çünkü Sevgili Arsız Ölüm’den Gece Dersleri’ni yazma sürecine kadar onlar üstüne çok erken düşündüm. Bu arada gerçekten de biraz psikoza da yatkın bir genç kadın olarak yazıyordum. Kırgınlıktan çok, yeniden yazabilmek için düşünmek, tasarlamak, o enerjiyi yeniden bulmak, bir de gündelik hayattan sıyrılarak yazabiliyorum ben. Hep yazı düzleminde yaşayabilen biri değilim. Anneyim, çocuklarım var bir yandan da. Hayat var. Ben bir sokak çocuğu olarak Beşiktaş’ta büyüdüm, hayat beni her zaman çekiyor. Ne kadar süre yazmayacaksam o kadar yazmıyorum, direniyorum, çünkü yaşamın kendisi yazmaktan, yazarak geçirilen zamandan bana her zaman daha heyecan verici, daha mutluluk verici geliyor. Bir de, çok titiz çalıştığım için, yazmak benim için neredeyse ölümcül bir süreç.

Aşk İşaretleri’nden gene altı yıl sonra Ormanda Ölüm Yokmuş geldi. Üstelik bu kez daha farklı. Biliyorsun, ben o romanı çok severim, bence bu sefer daha önce yazdığın bütün romanlardan farklı bir roman yazmıştın. Sence de öyle mi bilmiyorum. Belki bir yandan o aradan geçen yıllar böyle bir roman için de arayış yıllarıydı.

İlk başta diyorum ki, o ateşle yazdım ama durup yazdıklarıma baktığım zaman, kendi yazarlık sürecimi kurarken, onun üstüne düşünürken, ister istemez düşündüm bunları, belki de bütün bu tartışmaların böyle bir faydası oldu, durdurucu bir etki yaptı ama o durdurucu etki yazdığım kitaplar ve kendi maceram hakkında başka türlü düşünmeme de yol açtı. Meselenin sınıfsal yanı, kadın erkek meselesi, yoksullar ve onların hayat içindeki yeri üstüne. Gece Dersleri tartışmasının düşündürücü bir yanı oldu. Ben bu okura hikâye anlatmayacağım, dedim, çok içsel bir karardı bu. Kendimde olan şeyleri kullanarak yazmaya devam etmeyecektim. Çünkü ben masallar dinlediğim o geleneksel kültürün içinden, bütün o geleneksel anlatım tekniklerinin müziğinin kulağımda yer ettiği bir dünyadan geliyorum. Yani saz çalıp söylemeyeceğim, daha bende olmayan, benim kendime yol açabileceğim, kendimden öğrenebileceğim bir süreci kuracağım. Bir yandan da bana gösterilen direnç, aynı zamanda kadın olmamı, yoksul olmamı, genç olmamı içine koyarak katlanmış bir dirençti ve benim geldiğim yerden bir edebiyatçının, yazarın çıkmasını neredeyse imkânsız hale getiriyordu. O nedenle kendime çok iyi mukayyet oldum, önüme konan tekliflerin hiçbirine dönüp bakmadım. Bu da benim sınıfsal cevabımdı. Düşünmeyi ve uzun aralar vermemi gerektirdi bu karar. Çünkü var olan edebiyat anlayışının dışında, romanın biçimi de dahil olmak üzere, karşı bir biçim, dil oluşturmak üzere bir yolculuk başladı benim için.

Ormanda Ölüm Yokmuş ve Unutma Bahçesi bir tür düşünce romanları bence. Öyle denebilir mi?

Evet ama onlardan önce Aşk İşaretleri de öyle. Senin için bir romanın nasıl şeyler taşıması gerektiği çok farklı olabilir, benim içinse Aşk İşaretleri kendisinden bir şey öğrendiğim bir yolculuğun, bir geçişin romanı olabilir. Öbür tarafa geçmem için gerekliydi Aşk İşaretleri. Sen romanlarım içinden bir romanı seçebilirsin ama benim için bu çok zor. Aşk İşaretleri’nden de çok şey öğrendim ben, Gece Dersleri’nden de, Buzdan Kılıçlar’dan da. Bu bir yolculuktu. Hem yoksullara bakıyordum, hem kendi düşünce sistemimdeki altüst oluşa, ilerleyişe. Kendimle çatışarak, konuşarak ama aynı zamanda çok sıkı okuyarak, yani sadece el yordamıyla gitmiyordu. Bizim kuşağın, diyelim ki en iyi entelektüelleriyle de ilişki içinde, onlarla da itişip kakışarak, paslaşarak gitmesi gerekiyordu.

Ben de etkiye açığım ve hatta kendimi de nesneleştiriyorum, dönem dönem tamamen yere seriliyorum, toprak düzeyinde, bakalım ne gelecek, üstümüzde nasıl bir güneş ışığı birikecek, nasıl bir yağmur, rüzgâr yiyeceğiz.

Ormanda Ölüm Yokmuş ve Unutma Bahçesi senin bütün romanların içinde daha zor okunan romanlar da oldu sanıyorum. İlk okumayla bütün anlamları çözülemeyecek, ancak yeniden okunmaları gereken iki romandı.

Ama şimdi kolay okunuyor. Şöyle görüyorum: Bu benim kendi deneyimim. Bilmiyorum sen ne düşünürsün ama Gece Dersleri’ni okumaya ilk başladığında nasıl bir şeye çarpıyor, bir dirençle karşılaşıyor insan, benim bütün kitaplarım ilk başta zor okunur gibi geliyor insanlara. Sevgili Arsız Ölüm ve Berci Kristin’i ayrı tutuyorum ama bu iki kitabı da zor okuyan insanlar olduğunu biliyorum. Belki bunun sebebi, alışıldık biçimde yazmamam, bildiğimiz anlatım tekniklerini kullanmamam, okurun alışkanlıklarının, yani karşılaşmayı istediği ya da karşılaşmaya hazır olduklarının dışında bir dünya kurmamdır.

Bence Ormanda Ölüm Yokmuş ile Unutma Bahçesi bizim edebiyatımızda benzerleri yazılmamış iki romandı. O bakımdan da önemli buluyorum onları. Ayrıca dedin ya, Latife Tekin de yaptığı başlangıçtan sonra nereye gidecek, işte bu romanlar bambaşka bir yere gittiğini de gösteriyordu. Bence senin için de önemliydi.

Evet, ben de öngöremiyordum o süreci, dünyada ne yazılıyor, ne oluyor, Türkiye’de nasıl gelişiyor, edebiyatın bir sektör haline gelmesi, bu süreç, bu endüstri, ona duyduğum öfke, gerginlik... Onları izleyerek de yazdığımı düşünürsen ben de çok fazla bilmiyordum nereye gideceğini, çünkü içinde yaşadığımız ülkeden, dünyadan bütünüyle kendimizi ayırarak yazıp çizmiyoruz. Ben de etkiye açığım ve hatta kendimi de nesneleştiriyorum, dönem dönem tamamen yere seriliyorum, toprak düzeyinde, bakalım ne gelecek, üstümüzde nasıl bir güneş ışığı birikecek, nasıl bir yağmur, rüzgâr yiyeceğiz. Böyle bir toplama biriktirme süreci olduğundan sonuç benim için de sürpriz oluyor. Şimdi yazacağım şeyler de benzer bir süreç içinde yaşanacak.

Hasan Ali Toptaş ile yaptığınız söyleşideki bir sözün beni çok ilgilendiriyor ve onu çeşitli yerlerde konu etmeye, tartışmaya çalışıyorum. Sen de hatırlarsın, diyorsun ki: Biz roman değil de daha çok masalımsı, destanımsı tuhaf bir şeyler yazıyoruz, Batılı anlamda roman yazmıyoruz, buna sen de dahilsin, diyorsun. Hasan Ali bu sözlerine katılmıyor, belki de o anda senin tam ne demek istediğini çözemediği için. Ben senin bu dediğine bütünüyle katılıyorum ve bence çok önemli bir saptama bu. Ayrıca bunu bizde ilk kez sen söyledin. Bence bunun bugün de ciddi biçimde tartışılması gerekiyor...

Ben ilk söyleşilerimden başlayarak söyledim bunu. Hatta ilk söyleşimde bir sezgi olarak, Ben roman yazmak istemiyorum, diyorum, Melih Cevdet de, “Kızımız keşke roman yazsaymış” diye yazdı, arşivimde var. Onu büyüklenmeyle söylemiyordum. Romanı kü­çümsüyormuşum gibi gelmiştir ama değil. Roman o kadar önemseniyor ki, senin o ilk yıllarında yazdığın yazılarda da vardır, roman yazmalıyız biz deniyordu. Böyle bir baskı var yazarın üstünde, çünkü artık hızlı bir kentleşme var, kentten kent romanı çıkmalı, beklenen şey Batılı anlamda romanın, o taklit yazılmış ya da yarım yazılamamış romanın bu topraklarda uç vermesi. Orhan Pamuk’tan böyle bir şey bekliyordum mesela. Ama ben roman yazmak istemiyordum, onu yazabilecek kentli edebiyatçılarımız vardı. “Ben roman yazmak istemiyorum”u ilk söyleşimde söyledim. Bu tabii benim ne dediğimi bilmediğim biçiminde algılandı ve Melih Cevdet o sözleri yazdı. Ben de gülümsedim. Evet, o yıllarda kendi enerjimi, dikkatimi, yoğunlaşma gücümü düşündüğüm zaman hep gençlere şunu söylüyorum: Yirmi otuz yaş arasında ne yaparsanız yapmalısınız, çünkü gerçekten parlak bir zaman o. Ben de demek ki, sezgileriyle, kalemiyle en parlak zamanların içindeydim. Zihin uçuyor, koşuyor, hiçbir şey bilmiyor değil, her şeyi tam da kalbinden, içinden kavrıyor. O yıllar gençler için çok önemli. Bunu söylediğim için Yaşar Kemal de kızmıştı. Rus romanı oluyor da, Türk romanı neden olmuyor, demişliği var bana. Ben onu nasıl sezebildim o zaman. Dilden yola çıkarak o dili kuran insanlar hakkında düşünüyordum. Evimin diliyle yazacağım dediğim zaman, dili seyretmeye, dile bakmaya başladım. Çünkü bizim evde kullanılan dil neyse Yaşar Kemal aşağı yukarı o dilde yazmış. Kemal Tahir ilk köy romanlarını, Çankırı’da, İç Anadolu’da hapiste birlikte yattıkları köylülerden, o insanlardan aldığı dille yazmış. Aynı dili kullanan çok edebiyatçı var, benden önce yazılmış büyük romanlar var.

Bu bizim anlatı geleneğimizden gelmiyor mu zaten. Bizim bir hikâye anlatma geleneğimiz var ve romanı da o geleneğin etkilerinin uzantısı olarak yazıyoruz. Egemen ve bugün de çok yaygın bir anlayış olarak elbette. Kendimize özgü bir anlatı geleneği bu.

Tabii, ben bunu Sevgili Arsız Ölüm’de de görüyorum zaten. Epizotlar halinde de ilerleyen bir akışı var Sevgili Arsız Ölüm’ün, laf lafı açıyor gibi. Baktığım zaman Tanpınar’da da benzer bir şey görüyorum, onda da laf lafı açıyor, âdeta öyle bir edası olan bir romancı. O zamanlarda kendime destek ararken, Kemal Tahir-Nâzım Hikmet mektuplarını okudum. Nâzım Türk masallarından söz ediyor, ben hemen Türk masallarını alıyorum, orda da ritmiyle, anlatımıyla belli bir hava var. O havaya bakıyorum, sonra ninemin anlattığı masallara dönüyorum. Tabii ki bizim kendi geleneksel anlatım biçimlerimiz bunlar.

Bugün yeni yazarların çoğunluğu da böyle yazmayı sürdürüyor.

Ben roman yazmak istemiyordum ama yazmak isteyip de yazamayanlar için üzücü bir durum tabii ki.

Batılı anlamda roman, dediğimiz zaman ne anlıyorsak, o biçim ve anlayış içinde bir roman olmamasını bir eksiklik olarak görüyorum ben. Bir anlatıcının romandaki kişilerin bütün hayatlarını ve her şeyi anlatması da bunun en alışılmış ve baskın hali.

Tabii kahramanın birey olması önemli. Anlatıcının her şeyi anlatması değil ama anlatıcının kendisi birey olamıyorsa kahramanı birey olamaz. Bence bizim bu ülkede her şeyi nasıl yaşadığımıza da bakmamız lazım. Sen Batılı anlamda roman hasreti çekiyor olabilirsin, uzun yıllardır çekiyorsun, biliyorum ama dünyada da artık çok farklı biçimde romanlar yazılıyor.

Evet, Kundera gibi, aslında biraz felsefi, içinde düşünce taşıyan, zihin açıcı, dünya açıcı, birtakım kavramları sorgulayan, yeni ufuklar açan edebiyatçılar...

Dünyada çok çeşitli biçimlerde yazılıyor, çünkü yazılması gereken bütün yollardan geçiliyor orada.

Evet, çünkü göçle gelen, bütün dünyadaki altüst oluşla, hareketlenmeyle gelen ve geleneksel biçimleri merkeze taşıyan çok farklı biçimlerde yazılırken aslında dünyada da masal anlatıyorlar diyebilirim. Başka bir şey bekliyordum ben aslında. İlk yazdığım yıllarda Kundera beni çok ilgilendiriyordu, çünkü deneysel, çok farklı dikkatlerle yazan bir edebiyatçıydı ve zihinsel olarak da ufuk açıcı bir yazardı. Dünyada o tavrın ve tarzın daha baskın çıkacağını sanıyordum ama ne yazık ki dünyada da edebiyat masala doğru gitti.

Peki Ormanda Ölüm Yokmuş ve Unutma Bahçesi’nde Milan Kundera’nın roman anlayışının etkisi olduğu söylenebilir mi?

O kadar birebir etki... bilmiyorum. Ama hevesim daha çok kendimde olmayan şeyden yola çıkarak yazmaktı. Daha çok nasıl yazarlardan etkileniyordum? Evet, Kundera gibi, aslında biraz felsefi, içinde düşünce taşıyan, zihin açıcı, dünya açıcı, birtakım kavramları sorgulayan, yeni ufuklar açan edebiyatçılar... Bunun baskın çıkacağını düşünüyordum, bir yandan da edebiyatın alanına sinemanın çok fazla girmesi yüzünden öyle düşünüyordum. Artık bir romanın, Batılı roman da desek, anlatacaklarını bir film de anlatabiliyor. Başka alanlar girdi işin içine ama özellikle sinema. Ben de buna tepki olarak edebiyatçının daha deneysel bir alana çekileceğini, daha imgeye doğru gideceğini hayal ediyordum ama öyle olmadı, sinemanın peşine takıldı edebiyat. Biliyorsun uzun süre Latin Amerika masalları dinledik, sonra Japon masalları, sonra Hint masalları.

Avrupalılar popüler olana daha çok yöneldi.

Evet ve bizden bekledikleri de öyle oldu. Biliyorsun ben de bir süre sonra yabancı edebiyat dergileriyle söyleşi yapmaktan vazgeçtim. Çünkü bir taleple geliyordu insanlar. Aşağıdan yukarı, önce yoksulluktan edebiyatçı olmaya yükseliyorsun, sonra edebiyatçı olmaktan dünya ve Avrupa edebiyatçısı olmaya... Böyle bir merdiven ve basamaklar varmış gibi algılanması ve benim bunu hemen cevaplayacağımı düşünmeleri. Ben de reddettim.

Onca zaman içinde bütün okuduklarımıza ya da bugün yazılanlara bakarak söyleyebiliriz ki, bugün roman değerlendirmesi, eleştirisi alanında durum pek iç açıcı değil. Topyekûn niteliksiz, yetersiz bir okuma biçimimiz var bence. Senin romanlarının da bu okuma biçiminden etkilendiğini söyleyebilirim. Sen ne dersin, katılır mısın?

Tabii ki. İyi metin okuyan, iyi kitap okuyan, iyi okur diyebileceğim okur sayısının çok az olduğunu düşünüyorum.

Artık daha çok okunuyor ama okuma biçiminde bir değişiklik olmuyor. En büyük sorun bence bu.

Bence bu sadece Türkiye’de böyle değil, iyi okur herhalde dünyada da az olsa gerek. İyi edebiyat, iyi metinler de çok basılmıyor. Belki butik yayınevlerinde...

Bazen okur o kadar kötüdür ki kendisi uçamaz, yazarı kötü zanneder. Yazarla uçamayan kötü okur, yazarı kötü yazar zanneder.

Son yıllarda okuduklarıma ve yurtdışındaki tartışmalara baktığım zaman, örneğin Birleşik Amerika’da çok canlı, nitelikli şeyler yazıldığını görüyorum. Aslında Batılı anlamda roman, bence daha çok orada yazılıyor. Öykü de orada çok canlı. Kuzey Avrupalıları eskiden pek merak etmezdim ama İsveç, Norveç, buralardan iyi yazarlar çıkıyor. Bir de Avrupa’nın büyük edebiyatları içinde, Almanların çok sayıda yeni, iyi yazarlar çıkardığını görüyorum. Benim bulunduğum yerden kendimce izlenimim, gözlemim bu.

İzleyebildiğim kadarıyla ben de öyle düşünüyorum. Almanya her zaman önemli, Avrupa’da politik bir hareket çıkacaksa Almanya verimli bir toprak, coğrafya. Sen aynı zamanda bir yayıncı, eleştirmen olarak da izliyorsun. Ben de tartışmaları izlemeye çalışıyorum.

Orhan Pamuk’un hoş bir sözü var, diyor ki: Yazarın büyük olması için okurun da büyük olması gerekir. Güzel söz değil mi?

Evet, güzel söz. Orhan Pamuk’un kitaplarından aklımda kalmış güzel sözleri vardır. Benim de okumakla ilgili söylediğim bir şey var: Bazen okur o kadar kötüdür ki kendisi uçamaz, yazarı kötü zanneder. Yazarla uçamayan kötü okur, yazarı kötü yazar zanneder.

Bizde bu dediğin yaygındır. Ya da şöyle de denemez mi: Kötü okur, yazarı yok yere de uçurabilir. Bunun örnekleri de çok. Dolayısıyla neyin gerçekten ne olduğunu tam anlayamayan, kendisi üzerine ve edebiyat üzerine düşünmeyen bir edebiyatımız var diyebilir miyiz?

Sen bir edebiyat adamı olduğun için bütün bunlar sana dert olan şeyler. Bu alanda yıllardır çok emek ve çaba harcadın. Hayıflanmak hakkındır. Ama ben çok fazla ilgilenmiyorum. Çünkü bütün o süreçte kendimi özgürleştirmek için çok uğraştım. Ünden, başarıdan, okurdan... O yüzden bütün bunlar üstüne tabii ki düşünüyorum, fikirlerim var ama senin düşündüğün kadar hummalı biçimde, bir ömür harcayarak değil.

Romanın başına neler geldiği her dönemde konuşulur. Bugün ne Karamazov Kardeşler gibi, ne Savaş ve Barış, ne Anna Karenina gibi romanlar yazılıyor, bugün Gogol, Balzac gibi, hatta Cortázar gibi yazarlar yok da deniyor. Benzer sözler arada bizde de yazılır, nerede o eski kuşağın yazarları diye... Sence yerinde bir hayıflanma mıdır bu?

Hayır, bence anlamlı bir hayıflanma değil. Çünkü zaman öyle bir zaman değil artık. Yaşar Kemal kendi yaşadığı dünya içinde onu yankılamış ve çok güzel kitaplar yazmış bir edebiyatçı ama dünya artık öyle değil. Yeni kuşakların derdi, meselesi, sorunlar karşısında duruşu, onlarla baş etme biçimi, onların yaptığı her şey çok farklı. Değişmesi gerekir zaten. O yüzden ben hiç hayıflanmıyorum.

Oğuz Tecimen: Modern çağın deneyiminde kendini geçmişle karşılaştırdığında, kendini hep aşağı, geçmişi daha üstün görme eğilimi var. Avrupa’nın Antik Yunan’ı, Roma’yı kendinden daha üstün görmesi, günümüzde 19. yüzyıl romanını bugünkünden daha üstün görmemiz... Yeni gelen şeyleri kötüleme eğilimi güçlü. Bizden öncekiler hep daha büyük ve geçmişteki büyükler karşısında biz hep eziklik hissediyoruz. Siz bu konuda nasıl hissediyorsunuz?

Eskiden yazmış insanlar da bugün çekilmiş sonsuz etkileyici filmler karşısında kendilerini ezik hissedebilir. Eski kuşaklar da yeni kuşaklar karşısında kendilerini ezik hissediyor. Tam öyle değil yani. Geçmişin yüceltilmesi, zamanın ele geçmezliğiyle ilgili. Yaşar Kemal artık yaşamıyor, yaşarken de ünü kendini, kendi cüssesini aşmış, öyle bir edebiyatçı. Nerdeyse şimdi geçmişe ait artık. Geçenlerde bir şey okudum kendimle ilgili, benim de öldüğümü zannediyor okurlarımın bazıları. Geçmişe aitim yani. Aslında o geçmiş yüceltmesi teknolojinin çok hızlı sıçramasıyla biraz farklılaştı diye düşünüyorum. Kültürler belki böyle bakıyor ama şimdi eski kuşaklar her zaman genç kuşaklara kıskançlıkla da bakıyor, çünkü onların önünde yaşam var, bilgi var, parmakları çok hızlı, çok imkân var, hayat onlarda. O yüzden ben öyle düşünmüyorum.

Peki Latife, şunu da yapsaydım dediğin şeyler kaldı mı geride? Gerek hayatın gerek yazdıklarınla ilgili.

Fabrikaya dair bir roman yazmak isterdim. O benim kalbimde bir sızı gibi kaldı.

Bundan sonra yazmaz mısın?

Yazamam, çünkü yoksullar bugün hayatın neresinde ya da yoksulluk dediğimiz şey nasıl bir hal aldı, ona bakıyorum, onlarla ilgili yeniden yazabilirim, yazıyorum. Ama fabrika içi, deneyimlenmeden yazılamaz. İçine girip çalışmak, oradaki süreci bilmek gerekir. Fabrika içine dair bir şey yazmak, içine girip üretim sürecinin de yansıdığı bir dil kurmak istiyordum. Artık bir fabrikaya giremem, yaşım geçti, zaman geçti ne yazık ki. Ama ısmarlamış olayım, genç bir edebiyatçıya, bunu yapabilecek edebiyatçılara. Hem fabrikada çalışıp hem yazmaya çalışan gençler var, onlarla ahbaplığımı sürdürüyorum olabildiğince. Onlara tavsiye ediyorum. Çünkü edebiyatımızda böyle bir kitabın yeri var ve orası boş duruyor.

Yukarıda başka bir şey, öyle bir politik hava estiriliyor ki, aslında benim tam da anlatmak istediğim insanların, sevdiğim insanların bu ülkede soluğu kesilmiş; yaşama güçlüğü çeken insanlarla ilgili bir vicdan oluşturmak gerekiyor ve ben bunu yazacağım duygusuyla gittim. Bir eve dönüş duygusu olarak.

Öyküler yazacaktın, ne oldu?

Mümkün olduğunca yazmaktan elimi uzak tutmaya çalışıyorum ama elimi kaptırdım aslında. Şimdi yavaş yavaş yazmaya başladım, epeydir bir şey üstünde çalışıyorum. Elim soğuktu, şimdi ısındı, yanmaya başladı. Öykü... bilmiyorum. Zaten masal ve öykü arası bir şey diyorum ya, roman olmadığı için... Unutma Bahçesi’nde bir şey vardır: Her şey öykü değil. Öykü için de bir şey birikmesi lazım, meyvenin olgunlaşması gibi.

Peki şu anda içinde yaşadığımız bu ülkenin felaketi, yazar olarak seni nasıl etkiliyor?

15 Temmuz’a verdiğim bir tepki var. Hemen ertesinde, yoksulların yaşadığı bir bölgeye gittim ve beş gün onlarla kaldım. Arada gidip geldiğim bir yer. Yani yuvaya dönmek istedim. Bunun üstüne düşündüm. Çünkü koşullar nedeniyle pek gidebilecek durumda da değildim. Kendimi dışarı atabileceğim yer, kendimi evimde hissedebileceğim yer onların yanı. Şöyle düşündüm: Yukarıda başka bir şey, öyle bir politik hava estiriliyor ki, aslında benim tam da anlatmak istediğim insanların, sevdiğim insanların bu ülkede soluğu kesilmiş; yaşama güçlüğü çeken insanlarla ilgili bir vicdan oluşturmak gerekiyor ve ben bunu yazacağım duygusuyla gittim. Bir eve dönüş duygusu olarak. Aslında ülkenin buraya geleceğini hiçbir zaman tahmin edemedik. Yalnızca Haziran’da bir gün sevinebildik. Sonrası malum. Son günlerde de milletvekillerinin tutuklanması. Olacak şey değil. İçimizde, derinde bizi acıtan bir süreç bu. Gülüp konuşsak da, yiyip içsek de keyifsiziz, sevinçsiziz, mutsuzuz. Yapabileceğimiz şeyin çok fazla sınırlanmış olmasıyla ilgili de bir boğulma hissi var. Bunlar nasıl etkiliyor bizi? Tabii ki 12 Eylül’den hemen sonra yaptığımız gibi, yenilgi duygusunu içselleştirmeden, coşarak yazmak bugün benim için mümkün değil, çünkü o zaman çok gençtim ve gidilebilecek bir ev vardı. Bugün hiçbirimizin dönebileceği bir anne yok. O zaman çok gençtik. İlkini başka türlü yaşadık. Bugün belki yine o dönülebilecek ev duygusunu yaşadım. Benim için yoksulların yanına gitmek, onlarla aynı toprağa ayak basmak iyileştirici bir şey. Enerjimi tazeleyebileceğim, yazma enerjisini bulabileceğim tek yer orası benim için. Bu daha önce doğaydı, ormana gitmekti, dağlara çıkmak, bahçelere serilmekti.

Oğuz Tecimen: Yaşamakla bu kadar ilgilenen bir yazar olmanız ve sonra yazmanın ölümcül bir şey olduğundan söz etmeniz. Sanki yazmak ve yaşamak birbirine yaşam ve ölüm gibi ters düşen iki şey gibi anladım bunu. Yaşamayı bu kadar seviyorken aslında yazdıklarınızda geceyle ve ölümle çok fazla meşguliyet var. Bunların sizin yazma deneyimizle nasıl bir ilişkisi var?

Ben insanın bu dünyaya yazmak için gelmiş olduğuna inanmıyorum. Bir insanın sürekli yazması gerektiğine de inanmıyorum. Tabii ki edebiyat dünyası, yayınevleri, kültür insanları, eleştirmenler bir yazardan sürekli verim bekliyor ve bu benim çok inandığım, kabullendiğim bir şey değil. Bunun dışına çekmeye çalıştım kendimi, belki kadın olmamın da etkisi var bunda. Çünkü yazının kendisi de çok eski. Harfler doğada yok, yazı da sözcükler de ağaçlarda asılı değil. Bunlar zihinsel, insanın kendi macerasının içinde bulduğu, edindiği aletler. Hayatın kendisini beceremediğim için, ben çok erken yaşta bir kırılma nedeniyle yazı yazdığıma inanıyorum ve kendimi iyileştirmek için ilaç gibi bulduğum bir şeydi yazmak. Ateşle yazmaya başladım, deneyimimin getirdiği bir şey olabilir bu. Tasarlayarak yazar olmadım. Yaşamak varken yazı yazmak bence gerekmiyor. Hayatın kendisi çok büyüleyici, çok olağanüstü. Ama bazı insanlar yazarak, oyalanarak yaşamak isteyebilir. Ona itiraz edemem. Herkesin ömrü, zamanı kendine ait, onu nasıl geçirmek istiyorsa öyle geçirir. Ama bir kırılma olmasaydı ya da 12 Eylül yaşanmasaydı ya da bana çocukken dille müdahale edilmemiş olsaydı, herhalde yazmazdım. Çünkü çocuklarla oynamak, bahçeyle, toprakla oyalanmak bana daha mutluluk verici geliyor. Belki bir köyde büyüdüğüm için, yalnızca çocuklukla ilgili bir şey de olabilir. Durup dururken yazı yazmıyor insan. Yazmak için bir derdinin olması lazım, normal olarak yaşamı sürdüremediğin için yazı yazıyorsun, bir yenilgiden sonra yazıyorsun. Zaten bir yenilgiden, bir kırılmadan sonra yazı yazan insandan bir başarı beklemek... Onun başarısı, kendini iyileştirmesi olabilir. Hatta bir söyleşide, Yaza yaza kendimi iyileştirdim, diyorum, şimdi yazmaya çalışırsam tekrar bozup hastalandırmayayım kendimi.

İki ayrı şey yazıyorum. İlk kez yaşıyorum böyle bir süreci. Daha önce yapamayacağımı düşündüğüm bir şeydi bu. Hatta bir üçüncü şey de koydum ekrana.

O zaman şu sıralarda yazdığın romanla ilgili bir sır verir misin bize?

İki ayrı şey yazıyorum. İlk kez yaşıyorum böyle bir süreci. Daha önce yapamayacağımı düşündüğüm bir şeydi bu. Hatta bir üçüncü şey de koydum ekrana, tabii daktiloda onları yazmak zor. Artık bilgisayarda bunu yapabiliyorsun ama zihinsel olarak yapabilmem ilginç geliyor bana. Birine çok yoğunlaştığım zaman, öbür metne çok boş gözle bakabiliyorum ve hatta duygularımı ve dili hemen ayıklayabiliyorum. Bu yeni bir şey benim için. Bir yandan da eğleniyorum ama ne zaman biter, ne olur, bilmiyorum. Sürüklenmeyi yazıyorum. Ne olduğunu daha önce de söylediğim için şimdi de söyleyebilirim. Unutma Bahçesi’ni yazarken de unutma üstüne çok az şey vardı, çok kendimle konuşarak kurdum ve yazdım Unutma Bahçesi’ni. Sürüklenme de öyle. İnsan sürüklenen bir canlı, her şey gibi aslında. Ama sürüklendiğini kabul etmeyen bir canlı. O yüzden acaba sürüklenmemek mümkün mü ve nasıl sürükleniyoruz, bunun üstüne düşünüyorum ve bu çok ilgimi çekiyor. Buradan nasıl bir kitap çıkar, bilmiyorum. Şu anda biraz görebiliyorum. Eğlenceli de, kendimden bir şey öğreniyorum.

Kaynak: Notos, Aralık 2016

Fotoğraflar: Gülbin Eriş


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR