Latin Amerika’nın Öykü Tutkusu

Latin Amerika’nın Öykü Tutkusu


Twitter'da Paylaş
0

[button]Semih Gümüş[/button] Öykünün bir tür olarak değerini hâlâ koruduğu bölgelerden biridir Latin Amerika. Tersinden bakılacak olursa, Latin Amerika’nın öyküsü bitmez tükenmez bir kaynaktan acıyla sızmayı yüzyıllardır nasıl sürdürüyorsa, edebiyatın bütün türlerini de aynı güçle beslemeyi sürdürüyor. Günlük hayatın her zaman önemli olduğu ülkelerde, öykü kendini sürekli hissettirir. Kısacık bir metin içinde dışavurulmayı bekleyen öylesine çok şey yaşanır ki oralarda, öyküye gereksinim bitmez. Latin Amerika’nın öyküyle ilişkisini de buna bağlayarak açıklayabiliriz. Anlatacak öylesine çok şey var ve anlatılacaklar hayatın içinden öylesine çok ayrıntı üretiyor ki, öykü canlılığını bugün de koruyor. Bu arada Latin Amerika edebiyatının, dünyanın başka yerlerinde bulunması olanaksız bir yerelliğe sahip olması da onu öne çıkaran ilk etmendi. Yerli halkların ve kaybolmaya yüz tutmuş küçük toplulukların dünyası, roman ve öykü için kolayca bulunamayacak sıra dışı hayatları öylesine büyük bir çeşitlilikle ortaya çıkarıyordu ki, o dünyaların neredeyse kendiliğinden edebiyata dönüşen büyüsü, anlatılanların yazınsal gerçekliğini de belirlemiş oldu. Öykü de bu dünyaları baş tacı etti. Latin Amerikalı yazarların hemen ellerinin altında, gelişmiş bir edebiyat ve o edebiyatla birlikte gelişmiş bir edebiyat dili vardı. Ayfer Teker García 20. Yüzyıl Latin Amerika Öyküsü’nde Latin Amerika öykücülüğünde İspanyol edebiyatının etkilerini özellikle belirtiyor. İspanya’da 1850-1950 yılları arasındaki yüz yıllık dönemde öykü türünde P. Baroja, M. de Unamuno, Blasco Ibáñez, Max Aub gibi birçok yazarın ortaya çıkması ve bu gelişmenin Latin Amerika’da öykü türünü daha da ileri taşıması, önemli bir birikim yaratılmasını sağladı. Önce C. José Cela, Ignacio Aldecoa, Rubén Darío, Horacio Quiroga; ardından M. Azuela, J. Vasconcelos, J.L. Borges, Bioy Casares, Alejo Carpentier, Juan Rulfo, Julio Cortázar, Carlos Fuentes, G.G. Márquez, Mario Vargas Llosa adlarıyla uzayan bu zincirin sağlamlığı bizde de yıllardan beri bu yazarlara gösterilen ilgiyle anlaşılmıştır. Latin Amerika öykücülüğünün, çeşitli dönemlerinde bazıları daha öne çıkan, birkaç belirgin özelliği oldu. Latin Amerika’nın yüzlerce yıl boyunca şiddetin sertliği içinde oluşmuş siyasal kültürünün edebiyattan beklentisi, siyasallaşma ve yerel sorunların öne çıkarılmasını öne koyan bir anlayış oldu. Siyasal edebiyat, gene de kaba gerçekçiliğe gönül indirmeden, hep yeni biçimler arayarak yapıldı. Latin Amerika öykücülüğünün gelişmesinde ikinci önemli değişim dinamiği modernizme bağlı. Modernizmin Avrupa’da bütün bir toplumu ve hayatı, dolayısıyla edebiyatı içine alan bir yeniden oluşum hareketi, bir ikinci rönesans oluşu, etkilerini bütün dünyada çoktan göstermişti. Geç de olsa, Latin Amerika edebiyatı da modernizme bağlı bir dönüşüm yaşamaya başladı. Bunun birkaç çıkış noktası oldu. André Breton’un 1930’larda Meksika’da Diego Rivera ve Troçki ile birlikte yayımladığı “Bağımsız Devrimci Bir Sanat İçin” manifestosu, gerçeküstücülüğün Latin Amerika edebiyatında yaygınlaşmasına neden oldu. Gerçeküstücülüğün, modernizmin ileri aşamalarında, gerçekliğin Avrupa’da ve dünyada o güne dek bilinen biçimlerde anlatılmasının olanaksızlığı üstüne kurulmuş bir yaratma ve düşünme biçimi olarak kazandığı yaygınlık, Latin Amerika’nın karşıtları bir potada eriten kaotik gerçekliğiyle tam örtüşmüş olmalı. Düzyazının biçimleri böylece değişmeye başladı. Latin Amerika’da her zaman öne koşulan hayatın sertliğine karşı, fantastik öğelerle kendini dışavuran gerçeküstücülük, yazınsal metnin özgürleşmesinde büyük olanaklar yarattı. Artık öykü adım adım geleneksel biçimlerinden çıkmaya, modernizm içinde yazınsal biçim arayışlarını tamamlamaya, yepyeni bir Latin Amerika edebiyatının doğumuna önayak olmaya başlamıştır. İlk kitabını 1930’da yayımlayan Miguel Ángel Asturias, Guatemala’nın antropolojik özelliklerini yansıtırken, düş ile gerçeği, geçmiş ile bugünü iç içe geçiren edebiyat anlayışının, gerçeküstücülükten çıkıp büyülü gerçekçiliğe uzanan edebiyatın başlıca düğümlerinden olduğunu belirtiyor. Bu arada İspanya İç Savaşı sonrasında özellikle Arjantin ve Meksika’ya zorunlu göç eden Cumhuriyetçi aydınlar ve yazarlar, bu ülkelerdeki geleneksel ve gerçekçi edebiyat anlayışının değişmesinde önemli roller oynamaya başlar. Neden sonra İkinci Dünya Savaşı koşullarının ertesinde edebiyatın kendi içine kapanan biçimleri de ikinci bir etkide bulunur. İlk kez Kübalı romancı Alejo Carpentier’in adını koyduğu büyülü gerçekçilik, bütün bu gelişmeler üstüne, aranan kan olarak Latin Amerika edebiyatının damarlarında dolaşmaya başlamış ve eski ve yeni kuşaklar için dünyaya açılan en olanaklı pencere olarak kendine çekmeye başlamıştır. Yaşanan gerçeklik öylesine sert, karanlık ve baskıcıdır ki, bireyin o gerçeklik içindeki varlığı ancak gerçeğin ötesini ve doğa ötesini anlatarak anlamlandırılabilir. Büyülü gerçekçilik, anlatım biçimini bu koşullar içinde buldu. Fantastik edebiyatta doğaüstü gerçekliğiyle büyülü gerçekçilikte akılcı olanla akıldışının birliği böylece bir arada buluştu. Yeni bir anlayış olarak büyülü gerçekçiliğin yaygınlaşması, 1960’lı yıllarda Márquez’in Yüzyıllık Yalnızlık romanının gördüğü muazzam ilgiyle tamamlandı. Borges’in gerçek sanılanla düş gücünü birleştiren, her konuyu, olayı ya da bilgiyi içine alabilen öyküleri de bu arada büyülü gerçekçiliğin dışında, ikinci bir yol açtı. Sonunda, her ikisi de kendine özgü kaldı. Büyülü gerçekçilik ya da Borges düzyazısı, dünyanın her yerinde büyük ilgi gördü, ama her ikisine de öykünmenin neredeyse olanaksızlığı görüldü.

Cortázar’dan Rulfo’ya, öykünün büyüsü

Büyülü gerçekçiliğin uçlarından süren Boom hareketi, Márquez, Fuentes, Cortázar, Llosa gibi yazarlarıyla büyülü gerçekçilikle özdeşlenebilecek özellikler taşıyordu. Yüzlerce yıl içinde oluşan sert gerçekliği, Latin Amerika’nın edebiyattan beklentisini de etkilemiştir; dil ve biçim arayışlarına, fantezilere, düşselliğe karşı gerçeklere bağlanmak istenen edebiyat, aslında etkinliğini bu yolda değil de, büyülü gerçekçiliğin dili ve biçimi özgürleştiren yollarında bulmuştur. Büyülü gerçekçilik ve Boom, kendini öncelikle romanda gösterdi. Anlatılan gerçekliğin çok geniş kapsamlı oluşu ve anlatılacakların çokluğu, çoğu kez romanın olanaklarını kullanmayı gerektirdi. Gelgelelim, bunun da öykünün daha yaratıcı biçimde ayırt edilmesine neden olduğu söylenebilir. Latin Amerika edebiyatında öykü deyince önce Borges, sonra da Cortázar gelir akla, romandan çok öykü yazanlar arasında apayrı bir yerde. Cortázar, yaratıcılığı ve kendi dünyasındaki yazarlardan ayrılan biçim ustalıklarıyla çok yüksek düzeyli bulunan yazarlar arasında, yazdıklarının ne Latin Amerika, ne de dünya edebiyatında benzerinin pek bulunmaması nedenleriyle, kimilerince ilk sırada tutulur. Cortázar, Latin Amerika edebiyatında ve öykücülüğünde modernizmin doruk noktasıdır. Onda doruğa çıkan modernizm, sonra büyülü gerçekçilikle kendini anlatmaya başladı. Edebiyatın gerçeklikle kurduğu ilişkinin belli biçimleri olabileceği önkabulünü reddeden Cortázar, karmaşıklıktan bir bütün yazınsal dünya yaratmaya çalıştı. Bir hayat duyarlığı üstüne, yepyeni bir biçim kurdu. Kapalı ve kısıtlı dünyalar, aslında dışımızdaki büyük dünyanın izdüşümleridir ve ona yabancılaşma, bizi Cortázar’ın yazınsal gerçekliğine sıkıştırır; bu sıkışma da kendi zenginliğini ve benzersizliği yaratır. Yazdığı romanların ve öykülerin parçalı ve parçaların birbirine eklenmek zorunda oluşu, Cortázar’ı kimilerinin gözünde postmodern estetiğin yanına da gönderirse, bir ilişki bulunabilir elbette, bu da yazınsal biçimlerin hiçbirini reddetmeyen Cortázar için olağan bir durum sayılır. Cortázar, sürekli olarak ülkesi Arjantin’in karanlık ve şiddetle anlatılabilecek dünyasına göndermeler yaparken benzersiz bir siyasal metin yaratır. Doğrudan Arjantin’i anlatırken elbette sorunların ve insanın kaynağındaki evrensel özelliklere gönderir. Cortázar’ın öyküsü dil ve biçim ustalığının dışında anlatılamaz. Anlattıkları, hemen her öyküsünde etkileyici, şaşırtıcı, tuhaf bir gerçeklik ortaya çıkarır ki, bazen onların gerçeklik olarak tanımlanması bile yadırganabilir, ama bazen de Arjantin’in siyasal hayatından çıkan somut gerçeklere gönderir. Cortázar’ın öykülerinde, başlangıçta anlatılan durumların ya da kişilerin olağan gerçekliğinin yerine geçen, o gerçekliğin dışından gelen bir durum, öykü zamanı içinde gerçekten yaşananla düşsel olanın da birbirinin yerine geçmesine, gerçek ile düşün birbirinin yerini almasına neden olur. Bu arada yabancılaşma, tuhaf durumlar, fantastik, vazgeçilmez öğeler gibi girer öykülere. Çoğu kez bu teknik içinde oluşan öykülerinin etkileyici olduğunu ayrıca kaydetmemiz gerekir. Cortázar, nasıl ki romanlarında okurun da kurgunun çözülmesine katılmasını bekler, öykülerde de buna benzer bir katılım arar. Nitelikli edebiyat ürünleri paylaşıldıkça asıl anlamlarını kazanır, yoksa yalnız kalırlar. Sözgelimi Cortázar’ın öyküleri nasıl bir yere konabilir, diye sorduğumuzda, pek de düşünmeden büyülü gerçekçiliğin içine sokmak, onları yeterince anlatmaz. Seksek, Yüzyıllık Yalnızlık gibi bir roman değildir; öyküleri de sözgelimi Juan Rulfo’nunkilere benzemez. Büyülü gerçekçiliğin verdiği olanaklarla yetinmeyip simgeleri, metaforları, dil ve kurgu oyunlarını kullanarak yazdığı romanları ve öyküleri, Cortázar’ı Avrupa’nın modernist dünyasına adamakıllı yaklaştırmıştır. Aslında, büyülü gerçekçilik içinden süzülmüş bir modernisttir Cortázar. Avrupa’da değil, öteki Latin Amerikalı yazarların yaratım biçimlerinden ayrıldığı için kazandı bu kendine özgülüğü. Cortázar’ın öyküleri, ilk bakışta görünenin ardında anlatılanın öykünün asıl katmanı olduğu, büyük ustalık metinleridir ki, bu özelliğini anlamak için çok yakın okumalar gerektirir. Latin Amerika edebiyatında modernizmin kökleri vardır elbette. Rubén Darío’nun ilk kez 1888 yılında modernizm terimini kullanmasından sonraki dönemde, yazarlar da yeni bir dil ve biçim yaratma kaygısıyla davranmaya başladı. Modernizmin etkisi azaldıkça da, Latin Amerikalı yazarlar yerel gerçekliklere dönerek yazmaya başladı. Aslında her akım, kendini anlatılanda değil de, anlatım biçiminde sınayarak çıkarmıyor mu ortaya? Gerçekliğin değişimi belki anlatılacak olanları da değiştiriyor, ama daha yavaş bir hızla. Sonunda insan, özgürlük ya da baskı koşullarında birbirine yakın yaşam biçimleri kuruyor kendine; oysa her iki durumu anlatmak için kullanılacak biçimler arasında önemli farklılıklar var. Cortázar benzeri Latin Amerikalı öykücülerin en belirgin özelliğiyse, düşgücünden vazgeçmeden yaratmak. Bu düşgücüne bağlılık Cortázar’ın öykülerinde belirgindir elbette. Düşgücü gerçeküstücülükle yan yana düştüğündeyse, Latin Amerika edebiyatı Avrupa’nın güçlü edebiyatıyla buluşur. Öykü deyince Fuentes de öne çıkar, romanlarının yanı sıra yazdığı öyküleriyle Cortázar’ınkiler arasında koşutluklar kurulabilir. Ama Juan Rulfo da, Pedro Páramo adlı tek romanı yanında, Kızgın Ova adlı kitabında topladığı öyküleriyle hem Latin Amerika edebiyatında büyülü gerçekçiliğin kurucuları arasında görülür, hem de bizim meraklı okurlarımızca çok sevilmiş bir yazardır. Rulfo’nun Márquez ve Fuentes gibi yazarları da etkilediği söylenir. “Latin Amerika’da zamanla yeni roman akımıyla bütünleşen iç monolog, bilinç akışı, geriye dönüş ve bakış açısını kaydırma gibi anlatım tekniklerini ilk kez o kullanmış,” diyor Celâl Üster.

Borges’in yeri yurdu

Jorge Luis Borges’in çağımızın en sıra dışı yazarlarından olduğu kuşkusuz, ama o da sonunda köprüyü geçmek için bütün yazarların çözmek zorunda kaldığı yazınsal sorunları alt etmek zorunda kaldı. Borges, bir yanda Buenos Aires’i bir anlatı dünyası olarak alan bir Arjantinli, Arjantinli olduğu için çağının uygarlığının parçası olduğunu söylüyor; öbür yanda gerçekliğin adamakıllı dışına çıkmakla yetinmeyip bir daha gerçeğe dönememe korkusunu da duymadan yazan bir büyücü. Borges, belki kendi zorunluluklarına verilmiş en doğru karşılık olarak seçti kısa metinleri. Bu metinleri öykü ya da kısa öykü olarak nitelemek sanırım onları tam anlatmaz. Öykünün, yaratıcısından ve alımlayıcısından beklediği yüksek nitelik, Borges’in olağandışı yazınsal dünyasına elbette yakıştırılabilir, ama onun yazdıklarını apayrı bir gözle değerlendirmek gerekir. Bilinen anlatı biçimlerine benzemeyen bir biçimi de var, dünyası da. Borges’in ilk sırrı, okurun bildiklerini anlatıyor gibi oluşunda. Herkesin ulaşabileceği somut bilgiler, gerçek adlar, kitapların binlerce yıldan bugüne taşıyıp getirdikleri, tümü de Borges’in yazdığı metinlerin içinden çıktığı dünyaları oluşturur. Bugüne dek okuduğumuz metinlerin, geleneksel ya da yenilikçi bütün anlatıların dışında kalarak ve onların tümünü yadsıyarak kendine özgü bir biçim kazandı Borges metinleri; Arjantin’den çıkıp dünyanın bütün edebiyatlarını dolaşarak anlamını güçlendirdi, dolayısıyla gitgide zenginleşen bir rüzgâr gibi, yaşayan dünya edebiyatını etkiledi. André Maurois, “Kısalıklarına karşın, yazdıklarının olağanüstü zekice ve ince buluşlarla dolu olması, üslup açısından son derece inceden inceye hesaplanmış, neredeyse aritmetik bir kusursuzluk taşımaları, ona ‘büyük’ sıfatını yakıştırmamıza yetmektedir,” diyor. Doğru ama bu saptamaların karşılıklarını bulmak, o karşılıklar apaçık görülüyorken bile kolay değil. Borges’in farklı bir yazınsal dil ve düzyazı yarattığını söyleyebiliriz. Aslında yazınsal dilin içinden çıkmamış gibi duran, ama bir benzeri de olmayan metinler bunlar. Gerçeğin ta kendisini anlatıyormuş görünen, ama gerçekçi olmayan bu metinler, yazarın okurunu karşısına oturtup anlattığı hikâyeler gibidir. Demek bir sorun, Borges’in metinlerini onun bıraktığı yerden alıp sürdürmenin zorluğudur. Brodie Raporu gibi, bilinen Borges simgelerinden, labirentlerden, büyülerden, canavarlardan ayrı bir yerde ortaya çıkmış metinleri için bu özellikle böyledir. Yazdıklarına bakınca, Borges soğuk bir yazar. Öyle bir duygu içinde okunur ki yazdıkları, o ne yazdıysa yazmıştır ve okuru ne anlıyorsa, onu artık ilgilendirmemektedir. Anglosakson tavrı bu, ama Amerikan değil, İngiliz, Borges’in içselleştirdiği. Bir Latin Amerikalı yazar gibi düşünülmekten çok, kendini dünyanın Batı’sında konumlamıştır. Borges ve Yazma Üzerine’nin “Sunuş” yazısında şu saptama yapılıyor: “Borges, kendi arka avlusunu ele almadan önce molozları kaldırmak zorundaydı. Bu da öncelikle Arjantinli kişiliğin simgesi sayılan gauço romantisizmini silmekti. Gauço edebiyatının büyük ölçüde bel bağladığı yerel renk ucuzluğunu silmekti.” Kendi yazarlığını İngiliz edebiyatında buldu Borges. Wells’i yüceltir, Poe’ya olduğu kadar, Chesterton’a da hayrandır. Coşkuyu ya da yazının duygusunu ve ruhunu ayaklandıran bir yazının ardında olmadı Borges; onun için yazının dört başı mamur, sağlam ve her sözcüğünün hesabının verilmiş olması daha önemlidir. Yarattığı kusursuz ama göze batmayan yazısı, Borges’te biçimin içerikten önce geldiğini de gösteriyor. İçerik: hikâye ya da anlam mı? Öncelikle bunlar değil. Anlatılan neyse, onu ortaya çıkaran her şey, Borges’te içerik yerine geçer. Biçim önce gelir; bilinenlerden ayrı bir biçim yaratmak istemiştir, ama bu da kendini hiçbir zaman göze sokacak biçimde göstermez. Sıradan, herkesçe yazılabilir gibi görünen bu yazı biçimi, yalnızca Borges’e özgü olduğu için dünyanın dört yanında öykünülmeye çalışıldı. Sanki bir düzanlatım içine yazmıştır ki, okuyanı tuzağa düşürür; öykünü içindeki yazar, sonunda Borges gibi yazmanın ne denli zor olduğunu görür. Borges dilindeki soğukluğun ne olduğuna bakılırsa, “Düello” öyküsündeki şu satırlardır: “Hikâyedeki olayların geçtiği yer Buenos Aires’tir. Bırakacağım orada kalsınlar; çünkü hikâyenin ağır gelişimi ve incelikli bir kültür ortamı olan dekoru benim edebi alışkanlıklarıma uygun düşmüyor. Bu hikâyeyi yazıya geçirmek benim açımdan alçakgönüllülükle girişilmiş, rastgele bir serüvendir. Daha şimdiden, hikâyedeki olayların hikâye kişileriyle onların aralarındaki ilişkiden daha az önemli olduğunu belirterek okuru uyarmak isterim.” Bir öykü anlatmıyormuş da, deneyimlerinden söz ediyormuş gibidir. Gelgelelim, anlatılanın kurmaca olduğu düşünülünce, Borges’in öyküyü nerelerde bulduğu da düşündürtmeye başlıyor. Üstelik sanki uzun bir metne, sözgelimi bir romana başlamış gibi anlattığı metin, yalnızca altı sayfalık bir kısa öyküdür. Sanırım burada uzun bir metnin anlattığı dünyayı kısa bir metne sığdıran tutumuna bakmak gerekir. Geçmiş, sözün masal zamanlarından geçip hayalleri, düşleri, düşlemleri, gerçek hayatta düşünülmesi olanaksız canlıları verirken Borges’in metinlerine, neyin gerçekten yaşandığı önemini yitirir: geçmiş zamanların gerçekleri bugünün metaforlarına dönüşürken, geçmişi anlatan metaforlara da gerçekten yaşanmış karşılıklar bulunur. Hayallerin gerçeğe dönüşebileceği biçimindeki edebiyat tanımları, Borges’ten önce bu denli güçlü yapılmamıştı. Yazınsal metni Borges’in yaratıcı imgeleminden geçirirken iki kapılı bu odanın anahtarları da ortaya çıkmış olur. Kendine özgü bir dil içinde oluşur bunlar. Düzyazının sınırları içinde, şiirin dünyasından beslenerek oluşmuş bir dille. Şiirin iç biçim özellikleri yoksa bile, dünyasını alarak. Öte yandan Carlos Fuentes, Bor-ges’in düzyazısı olmasa, bugün Latin Amerika’da çağdaş romanın olmayacağını söylüyor, ama bu söze kuşkuyla bakılabilir. Sonunda, Borges’in Latin Amerika’nın çok ötesinde kendini bulmuş, Anglosakson olmaktan da çıkmış düzyazısının evrensel doğası, Latin Amerikalılığa baskındır. Rodríguez Monegal’in, “Borges, bir anlatım dili ve bu anlatım dilinin ötesinde, uyumlu bir mit evreni yarattı. 1925’ten sonra, onun sayesinde Latin Amerika’da artık hiç kimse eskisi gibi yazmaya devam edemiyor,” sözleri de Fuentes’inkinden farklıdır. Cortázar ve Márquez gibi, Borges’in açtığı yoldan geçerek yeni yollar açan yazarlar oldu ki, bu zenginliği her edebiyatta görmek kolay değil. Romanın bir açıdan da insan psikolojisini anlayıp açığa çıkarmak olduğu söylenebilirse, Borges bu tanıma uymaz elbette. Anlatı kişilerini de kendi yapar o ve kendi psikolojisini anlatının üstünden atlayarak okura geçirir. Sonunda büyülü gerçekçilik, düş, gerçeküstü, fantastik gibi, gerçeğin bütün bütüne dışından gelen yaratım biçimleriyle birlikte alınınca, yazılanların gerçekliğinin sorgulanmasına da neden olur mu? Latin Amerikalı öykücüler, düşöyküleriyle doğrudan anlatılması olanaksız gerçekleri anlamak için yaratıcı yollar bulmanın yanı sıra, gerçeğin yepyeni alegorik ve metaforik biçimleriyle yeni bir edebiyat da yaratmış oldu. Yoksa gerçek, ister büyülü gerçekçiliğin karşısında olsun, ister gerçeküstücülüğün, aynı yerde durur; sorun, onun hangi yaratıcı biçimler içinde anlatılacağıdır. Üstelik başlangıçtaki yerellik, bu yolla geri gelmeyecek biçimde aşılmış da oldu. Öykünün yazınsal olanakları, Latin Amerika’da düzyazının öncelikle öykü içinde değiştirilmeye başladığını de bir gerçek olarak öne çıkarır.

Juan Rulfo deseni Julián Grau Santos


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR