Levent Yanlık: "Kendi yaşadıklarımı ve tanık olduklarımı da kattım içine."

Levent Yanlık: "Kendi yaşadıklarımı ve tanık olduklarımı da kattım içine."


Twitter'da Paylaş
0

Levent Yanlık sürgünde yaşıyor ve yazıyor. İlk romanı Sürgün Ruhlar yayımlandı. Onunla hem romanı hem yazmak hem de sürgünde yaşamanın sorunları ve özellikleriyle ilgili konuştuk. İlgi çekici bir yaşam deneyimini de bu söyleşiyle paylaşmış oluyoruz.

Sürgün Ruhlar yayımlandı. İlk romanınız. Romanınıza sürgünde yaşamanın adını koymuş gibisiniz. Zorunlu göçün en önemli sorunu sizce nedir? Kitabın adı Sürgün Ruhlar ve ben de sürgündeyim, ancak bunun bir sürgün kitabı olduğunu düşünmüyorum. Zaten bölümlerin kahramanları arasında benden ve Sanayi’den başka fiziksel sürgün yok. Ama (çok arabesk bir cümle kurayım) bu dünyada herkes, manevi olarak sürgün aslında; çünkü hiçbirimiz ya da hemen hiçbirimiz özlemlerimizi gerçekleştiremiyoruz ve gerçekleştiremeyeceğiz, böylece bunun farkında olarak yaşayıp gidiyoruz. Çokları sürgün hayatının zor olduğunu düşünür. Doğrudur bu: yani bulunduğunuz topluma uyum sağlama güçlükleri, sinik bir ırkçılık, yabancıların hep yabancı kalması, bilhassa Avrupa ülkelerinde getto hayatlarından çıkmanın neredeyse imkânsızlığı, oradaki kuşak farkları ve şiddetli çatışmaları, vb. Ama çok önemli avantajları da var, bana kalırsa. En önemlisi şu: eğer entelektüel ilgilerinizi kaybetmediyseniz, sürgün hayatı olaylara total bir bakış sağlar. Ayrıntılar kaybolmamakla birlikte yerini genel bir kavrayışa bırakır, üstelik sağlam ilkeleriniz varsa çoğu zaman tahminlerinizde yanılmazsınız. Ve bir süre sonra gerçek hayatın zihninizdeki yansımasının giderek kusursuzlaşmaya başladığını hissedersiniz. Bu, biraz keşiş hayatını hatırlatır. Onların tanrıya erişmek için inzivaya çekilmeleri gibi, siz de münzevi hayatınız içinde hakikate daha doğrudan erişirsiniz. Sürgünde yaşamak yaptığınız okumaları nasıl yönlendirdi ve değiştirdi? O kadar uzun zamandır ülkemden uzaklarda yaşıyorum ki, bu soruya cevap veremem. Demek istediğim: sizinle ortak yaşadığı hayattan, o hayatın anılarıyla doluyken henüz yakın zamanda kopmuş bir sürgün bu soruya cevap verebilir; ama süre uzadıkça sürgün dışında bir hayat düşünemez olur insan. Böylece sizin için sıra dışı olan bu hayat, onun için tek gerçeklik haline gelir. Bende böyle oldu.

O mekânlarda bulundum, kokuları kokladım, anlattıklarıma benzer insanlarla karşılaştım, onların nasıl düşündüklerini, ne zaman neler hissettiklerini biliyorum.

Sürgün Ruhlar’ın bir anı-roman gibi yazıldığı söylenebilir mi? Kısmen, evet. Bir bölümü tamamen anıdan ibaret (“Bilmiyorum, nasıl anlatsam”); ama diğerleri, anılarla beslenmiş olsa bile, daha ziyade kurmaca. Sanırım “Emil”in sonunda biraz haksızlık ettim ona; bir anlamda ben de onun gibi başkalarının hikâyelerini anlatıyorum. Geçende yeğenim, “Bunların hepsini sen mi uydurdun,” diye sordu. Evet, ben “uydurdum,” ama uydururken kimi yerde daha çok, kimi yerde daha az, kendi yaşadıklarımı ve tanık olduklarımı da kattım içine. Galiba başka türlü de olamazdı. O mekânlarda bulundum, kokuları kokladım, anlattıklarıma benzer insanlarla karşılaştım, onların nasıl düşündüklerini, ne zaman neler hissettiklerini biliyorum, çaresizliklerine ve mutluluklarına tanık oldum; ama bütün bunlar tekil deneyimlerdi. Sonra bu deneyimler bir araya geldi, bir kısmı hayali olan başka insanlara yapıştı, ben de onları yazdım. Yani, bu insanlar gerçekten yaşadılar mı bilmiyorum; ama benzerlerinin yaşadıklarını biliyorum.

Sürgünde yaşadığınızda ise anlatmak istediğiniz insanlar sürekli çıkmıyor karşınıza; bu yüzden gözlem gücünüzü terbiye etmeniz gerekiyor.

Gerçek hayatın kurmacaya dönüşmesindeki zorluklar nelerdir? Demin dediğim gibi, hiç değilse bu kitapta her şey kendiliğinden oldu. Bölümleri yazarken plan filan çıkarmadım, bu yüzden omurgası çok kısa zamanda tamamlandı, yalnız daha sonra üzerinde epeyce çalıştım. Şimdi üzerinde çalıştığım işlerde ise sözünü ettiğiniz zorlukları yaşıyorum. En büyük zorluk, kendimi mümkün mertebe dışında tutma gereği. Tam burada sürgünün hem avantajlarıyla, hem de dezavantajlarıyla karşılaşıyor insan. Avantajı, sözünü ettiğim o total bakış yeteneği. Dezavantajı ise, ayrıntıları hayatın zenginliği içinde bulup çıkarma olanağının zayıflaması. İstanbul sokaklarında dolaştığınızda sayısız insanla karşılaşırsınız ve sayısız ayrıntı zihninizde yansısını bulur. Sürgünde yaşadığınızda ise anlatmak istediğiniz insanlar sürekli çıkmıyor karşınıza; bu yüzden gözlem gücünüzü terbiye etmeniz gerekiyor. Kendinize örnek aldığınız, başucunuzda tuttuğunuz yazarlar ve kitaplarınız vardır… Çok uzun bir süre konar göçer bir hayat sürdüm; bu yüzden yanımdan eksik etmediğim kitaplarım hiç olmadı. Sabit bir yeriniz bulunmadığında kitap taşımak ister istemez lükse girer; çünkü en çok ihtiyacınız olan şeyler en azından bir çift iyi ayakkabı, iç çamaşırlarınız, sırtınızdaki montunuz, iki-üç pantolon ve birkaç gömlekle kazaktır, kitaplar ise fazladan ağırlık yapar. Ama onlarsız yaşamayı hayal edemeyeceğim yazarlarım ve kitaplarım var elbette. İlkin edebiyat dışından başlayayım. Zekâ, deha, üslûp, öte yandan dünyayı değiştirme kararlılığıyla beni büyüleyen dört yazar var: Machiavelli (özellikle Discorsi), von Clausewitz (aslında üst düzey bir Prusya memurundan fazlası değildir ama nasıl bir deha saçılır yazdıklarından!), Marx ve Lenin. Onlarla aynı ışıltıyı saçan başka kimse olamaz gibi geliyor bana. Ne zaman otursam onları okumaya, sadece anlattıklarını değil, bu aklın izleğini de takip ediyormuşum gibi hissederim.

Edebiyat söz konusu olduğunda, o klasik tartışma kaçınılmaz hale gelir: Tolstoy mu, Dostoyevski mi? Ben, Tolstoycuyum. Dostoyevski’nin hikâyelerini de çevirdim ve ayrıntılarında ne muhteşem şeyler yattığını, onları yakalamak için ne kadar dikkat etmek gerektiğini biliyorum: Rusçada bile diliyle değil ama bu ayrıntı zenginliğiyle genellikle ağdalı sayılır Dostoyevski. Bu yüzden çevirisi de çok zorlu ve netameli bir iştir. Ne var ki Dostoyevski bana kalırsa size fotoğraf kareleri sunar. Olağanüstüdür bu kareler, görülmedik-bilinmedik ayrıntılarla doludur, ama gene de her biri dondurulmuş birer an’dır. Tolstoy ise, akışın yazarıdır. Diriliş üzerine çalışırken günlüğüne şöyle yazar: “İnsanla ilgili hükümlerimiz söz konusu olduğunda en büyük kusurlardan biri, insanı akıllı, aptal, iyi, kötü, güçlü, zayıf diye niteliyor olmamızdır, oysa insan her şeydir: bütün olanaklar, akan bir nehirdir.” Bu yüzden Tolstoy, insanda hep iyiliği yakalar, bulup çıkartır. Ben, insanın iyiliğine, geleceğine, akışına böyle derin bir inanca, başka bir yazarda rastlamadım. İnancı için her şeyini verir; sahte hayırseverliklerden nefret eder. Deli doludur üstelik: sırf bu hayırsever sahtekârlıklarıyla başlayan bir tartışma yüzünden Turgenyev’i düelloya çağırmakta tereddüt etmez. Bu yüzden o bana hep Machiavelli’nin, Marx’ın ve Lenin’in öfke ve sevgiyle karışık dehasını hatırlatır. Her şeye karşı olduğu mistik anarşizminde bile, bu gelecek inancı yatar. Belki edebi yetenekleriyle Tolstoy’u gölgede bırakacak yazarlar, hiç değilse eserler vardır; ama bu barut fıçısı gibi inancıyla onu aşabilecek bir başka edebiyatçı daha olduğunu sanmıyorum. Çok çevirdim Tolstoy’u, çünkü bir deryadır; sağlığında beğenmediği ve yayınlamadığı gibi hikâyeler yazabilsem, yazar olarak başka bir şey istemem. Bir de, Tolstoy okulundan olağanüstü bir eseri anmalıyım: Konstantin Simonov’un Yaşayanlar ve Ölüler’i. Türkçeye çevrilmediğini sanıyordum; birkaç hafta önce tesadüfen, ilk iki cildinin 1968’de Aydın Emeç ve Cengiz Tuncer tarafından (galiba Fransızcadan) çevrildiğini öğrendim. Ne var ki üçüncü cildi çevrilmemiş. Ben üç cildini de elimde sözlükle okumuştum. Simonov, partinin yönetici çevrelerine yakın bir yazardı; Yaşayanlar ve Ölüler’de yazıldığı yılların siyaset tartışmalarının tınılarını da görürsünüz. Ama bence en önemli yanı şudur: savaşı, onun aksiyonuna girmeden, çoğu zaman silahlı çatışmaya teğet anlatılarla öyle bir tasvir eder ki, böyle bir roman daha yazılabileceğini sanmam. Yurt dışında yaşarken kitabınızı yayımlatmanın güçlükleri oldu mu? İtiraf edeyim: kitabı yayımlansın diye yazmamıştım. Daha doğrusu, bunu hiç düşünmemiştim. Benden bir iz kalsın istiyordum elbette, ama kendi izimi görmek için can da atmıyordum; nihayet yazdığınız her şey, yok olmadığı müddetçe, sizden kalmış bir iz demektir. Belki tuhaf gelebilir bu; ama ben zaten devrimciliğe başladığımdan beri hep imzasız yazdım; yani otuz senedir yerleşmiş bir alışkanlık da var. Kitabın bölümlerini okuduğunuz sırayla yazdım; bir de “Haluk” başlıklı bir bölüm vardı ama daha sonra diğerlerinden daha zayıf olduğunu düşünüp çıkardım onu. Demek istediğim, yazmaya “Mike” ile başladım. Çok soğuk bir gündü, eksi sekiz-on derece filan vardı; mahkemeye götürülmüştüm ve en fazla dört metrekarelik bir hücrede sıramı bekliyordum. Yanımda sadece tek sayfa mahkeme ilamıyla bir de kurşun kalem vardı. Orada, eskiden pelür kâğıtlara rapor yazdığımız gibi incecik bir yazıyla, ilamın arkasına yazıverdim. “Bilmiyorum, Nasıl Anlatsam” dışındaki bölümlerin hepsi de cezaevi mahreçli. Çıktıktan sonra bilgisayara geçtim bunları (hepimiz yaşlanıyoruz; öyle minik harflerle yazmıştım ki yakın gözlükleri takmadan okumak mümkün değildi artık), ve orada kaldı. Çok sonra, geçen sene, çok sevdiğim bir arkadaşıma bir vesileyle gönderdim bunları. Üçüncü okurum olsun diye (o vakte kadar iki okurum vardı: ilki kendim, ikincisi kardeşim). Okudu ve beğendi; geri kalan her şey onun eseridir.

Bu uzun girizgâh aslında tek bir şeyi söylemek içindi: bizim kuşağın izlenimlerini de kapsayacak bir dönem romanı yazmaya niyetlendim. Becerebilecek miyim bilmiyorum, ama herhalde uğraşmaya değer.

Peki bundan sonra ne yazmayı düşünüyorsunuz? Bir hikâye kitabı hazır sayılır, bir de roman üzerinde çalışıyorum. Hikâyeler İstanbul merkezli: “Şehir” adlı bir hikâyeyle başlayacak kitap, sonra “Bulgarlar,” “Barbarlar,” “Naib Kasım,” “Çakan,” “Mahmud,” “Payzen Yusuf Paşa” ve başkaları olacak. Kimisi nazımla karışık, kurmaca olmakla birlikte konularını tarihten alan hikâyeler; dolayısıyla ilk kitaptan epeyce farklı. Dilini, akışını kendimce mükemmelleştirmeye çalışıyorum. Sanırım birkaç aya kadar tamamlanır. Romana gelince… Ama ondan önce bizim kuşağa, daha doğrusu bizim kuşağın devrimcilerini diğerlerinden ayıran temel bir özelliğine değinmem gerek. Türkiye’de edebiyat okurları ve siyasetle ilgilenenler için bir 68 kuşağı vardır, bir de 78 kuşağı. Her ikisi de nostalji dernekleri veya arkadaş grupları şeklinde olsalar bile hâlâ örgütlüdürler; bu kuşakların insanları birbirlerini tanırlar, aralarında belli bir iletişim vardır, belli bazı ortak siyasi fikirleri vardır, belli siyasi etki alanlarına da sahiptirler. 68 kuşağından biri konuştuğunda, onu dinleyenler ve okuyanlar için daha ziyade nostaljik, ama gene de bir ölçüde siyasi ağırlığı olur söylediklerinin. 78 kuşağı için de aynı şey geçerlidir. Bu, o kuşaklarda ortak bir bilinç seviyesine, ortak bir siyasi şekillenişe işaret eder. Gerçi örneğin 78’in bir grubunun eski mensuplarıyla bir diğer grubunun eski mensupları arasında çelişkiler bakidir, ama bunlar her şeye rağmen dışarıdan baktığınızda aynı kuşak olduklarını gösterirler size. Dahası, her iki kuşağın insanları da, düş kırıklıkları, pişmanlıkları, öfkeleri, kinleri olsa bile, göğüslerini gere gere söylerler size, hangi kuşaktan olduklarını. Ama bizim kuşağın, 88 kuşağının böyle bir özelliği yoktur. “Kaç kişiydiniz ki zaten,” der gibi dudaklarınızı büzüyor olabilirsiniz; ama birincisi, pek de az değildik; ikincisi de, her şeye rağmen vardık. Oysa şimdi bizden kalan, ölüler, mahpuslar, sürgünler ve, ancak yakın dost çevrelerinde geçmişlerini anan bir avuç insandan ibarettir; geri kalanların ise enseleri kalınlaşmış, ödlek ve nüfuzlu kimseler haline gelmişlerdir. Bu uzun girizgâh aslında tek bir şeyi söylemek içindi: bizim kuşağın izlenimlerini de kapsayacak bir dönem romanı yazmaya niyetlendim. Becerebilecek miyim bilmiyorum, ama herhalde uğraşmaya değer. Kendiniz için bir gelecek tasarımınız var mı? Tarih doktorası yapıyorum. Çeviriler yapıyorum, aklıma estikçe bir şeyler yazıyorum. Başka da bir şey yok. Bir de memleketin düzeldiğini görsem sürgüne rağmen her şey tam olacak ama, galiba bunun imkânı kalmadı artık.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR