LGBT Edebiyatı Okuma Listesi
28 Haziran 2019 Edebiyat Liste Kitap Roman

LGBT Edebiyatı Okuma Listesi


Twitter'da Paylaş
0

Akılda tutulması gereken bir liste…

2004 yılında The Line of Beauty kitabıyla Man Booker Ödülü’nü kazanan İngiliz yazar Alan Hollinghurst katıldığı festivallerden birinde, “Gay romanı öldü, artık zamanı doldu” dedi. Bu sözlere verilen tepkilerden biri yazarın kısmen haklı olduğuydu: Yayımlanmamış ya da farkına varmadığımız kim bilir kaç LGBT romanı var? Guardian yazarı Matthew Todd’a göre zamanında romanı yayımlansın diye uğraşan, bunun uğrunda savaşan çok yazar vardı ama günümüzde birçok yazar önyargı ve ekonomik kaygılar nedeniyle hikâyelerini anlatmamayı tercih edebiliyor. Türlü mücadelelerin verildiği geçmişle kıyaslandığında LGBT+ günümüzde daha farklı sorunlarla karşılaşıyor ve her biri yazılmayı hak ediyor. Çünkü şüphesiz Queer edebiyat LGBT+’nin çeşitli yüzleri ve kimliklerini keşfetmekte çok önemli bir yere sahip.

Onur haftasında bulunuşumuz nedeniyle Oscar Wilde gibi klasik isimleri okuduktan sonra içine dalmayı isteyeceğiniz, Batı edebiyatında 1920’lerden 2000’lere LGBT temalı kitapları bir araya topladık. Bu yazımızda Advocate ve Penguin Yayınları özel seçkilerini içeren farklı listelere konu olmuş kitapları bulabilirsiniz.

E. M. Forster, Maurice

E. M. Forster Hindistan’a Bir Geçit ve Manzaralı Oda gibi romanlarıyla meşhur olsa da 1913’te yazdığı, ancak 1971’de yayımlanan Maurice’in taslağında şöyle yazıyordu: “Yayımlanabilir ama yayımlamaya değecek mi?”

Hikâye yeşilliklerle kaplı romantik alanlar, arzu, statü kaygıları ve sürekli birbirlerine dönme ihtiyacı hisseden Clive ve Maurice’in hisleriyle örülüdür. Maurice Oxford’da tanıştığı Clive’a âşık olur, ikili diğer ilişkilerden bambaşka, özel ve içten paylaşımlarla dolu birlikteliğe sahip olurlar. Ancak iki yıllık ilişkileri Clive’ın biriyle evlenip üst tabaka hayatına kavuşmak için Maurice’i terk etmesiyle son bulur. Darmaduman olan Maurice eşcinselliğini sorgulamaya başlar. Ne var ki Forster’ın eseri trajediyle son bulmaz. Maurice, Alec adında bir adamla mutluluğu yakalar. Onun için toplumda edindiği statüyü arkasında bırakır. Romanın film uyarlamasında James Wilby’i Maurice, Hugh Grant’ı ise Clive rolünde izliyoruz.

Thomas Mann, Venedik’te Ölüm

"Birbirleriyle sadece göz aşinası olan, her gün, hatta her saat karşılaştıkları, birbirlerini inceledikleri halde, adetlerin hükmüne ya da kendi kuruntularına tâbi olarak ne selam ne konuşma, görünüşte kayıtsız bir yabancılığı devam ettirmek zorunda kalan insanlar arasındaki ilişkiden daha garip, daha nazik bir şey olur mu?"

Thomas Mann'ın bu eseri yayımlandığı tarihten (1912) itibaren birçok farklı tepkiyle karşılaştı. Alman yazar Thomas Mann bu novellayı kendi deneyimlerinden yola çıkarak yazdı. Venedik’teyken gördüğü ruhuna ve bedenine işleyen genç adamı eserinde ölümsüzleştirdi. Romanın kahramanı ellili yaşlarındaki Aschenbach eski binalardan sanat eseriyle eş tuttuğu insanlara, güzel olan her şeye âşıktır. Herhangi bir ilişki yaşamasalar da Tadzio’yu da aynı tutkuyla izler.

Virginia Woolf, Orlando

Orlando zaman ve mekândaki cinsiyet akışkanlığı üzerine yazılmış bir eser. Guardian, Virginia Woolf’un 1928 tarihli eseri için, “Şimdiye kadar yazılmış en güzel aşk mektuplarından biri” diyor. Woolf’un dostu ve aı Vita Sackville-West’e atfettiği ve orijinal versiyonunun içinde Vita’nın maskülen ve feminen kıyafetler içinde bulunduğu bu eser Orlando’yu, yani Elizabeth İngiltere’sinde karşımıza çıkan yakışıklı bir delikanlının 1920’lerde kadın olarak yaşamasını konu ediniyor. Cinsiyet değişikliği, okura toplumun kadınlara getirdiği sınırlamalar konusunda yorum yapma fırsatı sunuyor. Hikâye Orlando’nun 1928’de, o hâlâ bir kadınken kadınların oy verme hakkı kazandığı İngiltere’de umutla son buluyor. The Well of Loneliness kitabının mahkemede yargılanmasını beklerken Radclyffe Hall’ın sevgilisi Una Troubridge ona bu kitabı okumuştu. Romanın Sally Potter'ın yönettiği, iyi bilinen 1992 tarihli bir film versiyonunda Tilda Swinton Orlando’yu oynuyor.

Radclyffe Hall, The Well of Loneliness (Yalnızlık Kuyusu)

1926 yılında Radclyffe Hall kariyerinin zirvesindeydi. İtalyan bir garsonun ruhsal uyanışı hakkındaki romanı Adam's Breed çok satanlar arasına girdi, Prix Femina ve James Tait Black Ödülü'nü kazandı. Uzun zamandır cinselliğin uyanışına dair bir metin yazmak istiyordu, ancak yazarlık kariyerini düşünerek bu durumu erteliyordu. Sevgilisi Una Troubridge’in desteğiyle kariyerini riske atmayı göze aldı, toplumun eşcinselliğe daha sıcak ve toleranslı yaklaşmasını sağlamasını umut ederek The Well of Loneliness’i yayımlaması için yayıncısıyla görüştü. Eserindeki tek kelimenin bile değişmesini istemediğini belirtti ve şöyle dedi: “Böyle bir şeyin, yani yargılara maruz kalan ve yanlış anlaşılan insanların adına kalemimi kullanmamın kurguda daha önce denendiğini sanmıyorum.”

Orlando ile aynı yılda yayımlanan eserin kahramanı Stephen Gordon, Victoria döneminin sonlarında Worcestershire’da, üst sınıf bir ailenin çocuğu olarak doğar. Elbiselerden nefret eder, saçını kısacık keser ve erkek olmayı diler. Yedi yaşındayken evin hizmetçisi Collins’e âşık olur ve onu bir adamla öpüşürken gördüğünde dünyası başına yıkılır. Roman kimliğine, kendisinin ve başkalarının ilişkilerine dair sorgulamalarla doludur.

Lezbiyenlikle ilgili farkındalık I. Dünya Savaşı’ndan beri yükselişteydi, ancak insanların görmezden gelmeyi tercih ettiği bir konuydu. Bu nedenle eser ilk defa eşcinselliği konuşmaların bir parçası hâline getirmesiyle biliniyor. Kitabın yasaklanması İngiliz hükümetinin bastırmayı çalıştığı konunun daha çok gündeme gelmesine yol açtı. Ayrıca Hall'ın romanı, eşcinselliğin doğuştan gelen, değiştirilemeyen bir kusur değil özellik olduğunu söyleyen seksolojist Richard von Krafft-Ebing ve Havelock Ellis'in görüşlerini ortaya koyarak çığır açıcı özellikler sergiledi.

Patrick White, The Twyborn Affair

İlk defa 1979’da yayımlanan roman üç bölümden oluşur. Eddie Twyborn erkek olarak doğar. Eudoxia adında bir kadınken Yunan bir adamla evlenir. Eddie olarak I. Dünya Savaşı’nda savaşır, daha sonra seyis olarak çalışır. Eadith’ken genelev işletir. White’ın eseri cinsiyetin akışkanlığı ve arzunun şiddetini, sanki yazar kendi cinsiyetçi sesiyle uzlaşmaya varamamış gibi aktarır okura. White’ın tarzı aynı zamanda deneyseldir. Bir yabancının içindeymişçesine sosyal davranışları gözlemler. Babalar sessizdir, annelerse susturulmuş.

James Baldwin, Giovanni’nin Odası

Advocate LGBT kitapları listesinde başı çeken Giovanni’nin Odası 1956’da ilk defa yayımlandığında benliğe dair sorunları ele aldığından birçok okura hitap etti. Baldwin bu romanıyla “kahramanla kötü karakter arasındaki çizgiyi silikleştirdi ve insan doğasının karmaşıklığını dehşet verici bir şekilde ortaya çıkarmayı başardı.” Röportajlarından birinde Baldwin şöyle dedi: “Giovanni’nin Odası aslında tam olarak eşcinsellikle ilgili değil. Eşcinsellik, romanın gidişatına yön veren bir araç… Romanın asıl konusu birini sevmekten korktuğunuzda size neler olduğu.”

Yazarın diğer eseri Bir Başka Ülke ise okunduktan sonra kolay kolay üstesinden gelinemeyecek bir eser. Romanın merkezinde LGBT özgürlük döneminden önce denk gelebileceğiniz en mutlu gay çiftlerden biri yer alıyor. Amerika’dansa Baldwin onları mutluluğu bulacakları Fransa’ya taşır. Mutlu son bile Amerikan toplumunun mutluluğun peşinden koşmaya dair takındığı gergin tavırla gölgeleniyor.

Severo Sarduy, Cobra

Guardian en iyi Trans edebiyatı listesinde birinci sırada yer alan Cobra (1972), trans bireylerin yalnızca önemsiz karakterler olarak edebi eserlerde yer aldığı dönemde yayımlandı. Yazarın cinsiyet ve cinselliğe dair düşüncelerinin aktarılmasında ya da sahneleri daha egzotik hâle getirmeleri için kullanılan bu karakterler Sarduy’un eserinde çok farklı bir yere konuluyordu. Kitabın olay örgüsü merkezine trans bireyi oturttu. Cross-dressing hayatına çok değinmemesine rağmen 20. yüzyıl drag ve trans kültüründe önemli bir yer edindi.

Rita Mae Brown, Rubyfruit Jungle

1973’te yayımlanan Rubyfruit Jungle, Rita Mae Brown’ın ilk romanıdır ve yarı otobiyografiktir, çocukluğundan yetişkinliğine uzanan yıllarda Molly Bolt’u takip eder. Molly erkeklerle ilişki yaşarken gerçek aşkı arayan bir kadındır ve yazar Molly’nin kadınlara hissettiği yoğun tutkuyu anlatırken hiçbir ayrıntıyı atlamaz. Bu eser, edebi bir lezbiyen romanı olmasıyla dikkat çekti. Birçok okur kendi deneyimleri ve gözlemlerinin yansımalarıyla karşılaştı. Günümüzde roman bazıları tarafından klişe olarak görülse de hâlâ birçok queer yazar için ikonik bir değer taşıyor.

Audre Lorde, Zami

Bu 1982 tarihli otobiyografi, Afro-Amerikan şair Audre Lorde tarafından yazıldı ve “biomythography” adında bir türü başlattı. Bu tür tarih, biyografi ve mitleri bir araya getiriyor. Roman büyürken ona güç veren kadınlara yazılmış tutkulu bir aşk mektubu: Kitabın büyük bir kısmı bu kadınların detaylı portrelerini çiziyor. 1930’ların Harlem’indeki zorluklarına değiniyor ve New York’ta bir lezbiyen olarak sesini bulmak için savaştığından bahsediyor.

Jeanette Winterson’ın Romanları

Winterson’ın her romanının LGBT edebiyatına yaptığı katkı fazlasıyla önemli olmakla beraber yarı otobiyografik bir eser sayılan ilk romanı Tek Meyve Portakal Değildir 1985’te yayımlandığında büyük ilgi topladı. Yazar romanla ilgili şöyle diyor: ““Bu kitapta sevgiyi anlamaya çalışan bir karakter oldum ve anladım ki sevgi olmadan hiçbir şey anlaşılamaz… İlk aşk, gözleri açan aşk, ayrılık aşkı, uykusuz gecelerin ve kırık kalplerin aşkı… Kadınların birbirine duyduğu aşk. Bu konu hakkında yazılan pek bir şey yoktu.” Tutku romanında kahraman Vilanelle, gizemli bir kadına tutulur. Bedende Yazılı’da ise cinsiyet kavramlarını sorguluyor ve, “Cinsiyetini bilmediğimiz bir anlatıcının tutkusu ya da başka birine hissettikleri nasıl okunurdu?” sorusunu soruyor. İlk romanlarında erkek ve kadın anlatıcılar arası androjen geçişler yapan yazar, bu romanında hiçbir şekilde cinsiyete bağlı olmayan ve asla özel olarak erkek veya kadın olarak tanımlanmayan bir anlatı yaratmakta ısrar etti.

Sarah Waters, Tipping the Velvet

Sarah Waters’ın 1998’de yayımlanan ilk romanı Viktorya Dönemi’nde yaşayan Nan King’in cross-dressing yapan müzisyen Kitty Butler’a âşık olmasının hikâyesini anlatıyor. Başlangıçta Kitty, Nan’ın kalbini kırsa da Nan’ın cinsel uyanışında büyük rol oynuyor ve onu kendi gibi hissetmesine yol açan bir dünyaya sürüklüyor. Ondan önce yazılan, karakterlerin baskıcı toplumdan kaçtığı lezbiyen kurguların aksine Waters’ın karakterleri etraflarındaki insanlarla sürekli etkileşime giriyorlar. Kahramanın bir tiyatrocu olarak deneyimleri ve şehirde sürekli hareket etmesi okura sosyal koşulları gözlemleme imkânı tanırken cinsiyet, cinsiyetçilik ve sınıf farklılıkları gibi konuları işliyor.

Hazırlayan: Aslı İdil Kaynar


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR