Liviv: "Türkiye’den geldiğimi söylemedim..."
15 Nisan 2017 Hayat Gezi

Liviv: "Türkiye’den geldiğimi söylemedim..."


Twitter'da Paylaş
0

Her adım başında tarihi bir mekân, müze, kilise, sanat evi var. Sokaklar canlı, caddeler kalabalık. Sokak müzisyenleri birbirinden farklı enstrümanlar çalarak şehrin ruhunu her daim canlı tutuyor.
Kadir Işık
Kiraladığım oda şehir merkezinde tarihi bir binanın beşinci katı. Yüksek tavanlı odamda Sovyet döneminden kalma kuyruklu bir piyanoyla ondan da eski bir koltuk takımı var. Çantamı odaya bırakıp çıkıyorum. Almanların, Lehlerin, Yahudilerin, Ermenilerin ve Ukraynalıların asırlardır bir arada yaşadığı çok kültürlü bir şehir olan Liviv, tarihi ve kültürel mirasıyla Ukrayna’nın en güzel şehirlerinden. Egzotik, büyüleyici ve dişi bir şehirde olduğumu Rynok Meydanını gezerken fark ettim. İlk gün bu tarihi meydanda ve meydana açılan Arnavut kaldırımlı sokaklarda dolaşıyorum. Liviv’in aslan anlamına gelen adından dolayı birçok yerde aslan heykelleri var. Akşam yemeğine Kryjivka adlı restoranın kapısını tıklattım. Dar, loş ve her yanda eski, İkinci Dünya Savaşı'ndan kalma silahların sergilendiği bir koridorda sıraya geçtim. Üzerinde binlerce yıl öncesinin askeri kıyafetleri olan görevli, sıra bana gelince parolayı sordu. Slava Ukraini, yani Yaşasın Ukrayna, dedim. Bir şeyler daha sordu, her seferinde avcıma yazdığım parolayı tekrarladım. Pes etti, her ne kadar sırada bekleyenler olsa da müşteri kaybetmeyi göze alamadı. İkram ettiği yerel, ballı votkadan bir shot attım, merdivenlerden aşağı indim, elinde telsiz olan garson beni iki kişilik boş bir masaya oturttu. Bu yer altı restoranı İkinci Dünya Savaşı'nda Ukrayna ordusuna ait bir sığınakmış. Askerler sığınağa parolayla giriyorlarmış. Bir mağara konseptine sahip restoran farklı bölmelerden oluşuyor. Menü kitapçığını kontrol ettim, ne yiyeceğime karar veremedim. Benimle aynı anda içeri giren kadın yan masada oturuyor. Kısa bir tanışma faslından sonra yemek seçimi konusunda bana yardımcı olmasını istedim. Geleneksel bir yemek tatmak istiyordum. Garson gelene kadar Tanya’yla sohbet ediyoruz. Türkiye’den geldiğimi söylemedim, her an soracak diye tedirginim, sormadı. Kibar kadın. Gelmeden önce Liviv hakkında yaptığım araştırmalara göre, Ukraynalılar bir Türkün dünyaya bedel olduğuna inanmıyor. Kalktım, karşısına oturdum Tanya’nın. Böylece iki masa işgal etmeden dışarıda bekleyen müşterilere bir iyilikte bulundum. Yemek seçiminde Tanya’ya güvenmemem gerektiğini yemek geldikten sonra fark ettim. Bir tahtanın üzerinde kalın ve uzun bir domuz sosisi. İade ve değişim yok, artanı paket olmaz. İlk lokmada bana tadını sordu, Güzel, harika, dedim. Salata güzeldi, bira sindirimi kolaylaştırdı. Şehrin sakinleri milliyetçi, Ruslardan, özellikle Putin’den nefret ediyorlar ve bu nefretlerini birçok objeye, hatta tuvalet kâğıtlarına yaptıkları Hitler bıyıklı Putin resimleriyle ayyuka çıkarmışlar.
Virmenska Caddesi Ermenilerin yaşadığı bölge. Buraya yerleşen Ermeniler mücevhercilik, dericilik ve ticarette elde ettikleri başarılarla ünlenmişler.
Ertesi gün adım başı karşılaştığım birçok kilise ve katedrali gezdim. Bu dini mabetlerin azımsanmayacak sayıda cemaati var. Ermeniler için kutsal olan katedral görülmeye değer. 14. yüzyılda Anadolu’nun kadim halklarından Ermeniler Liviv’e sürülünce kendi mahallelerini kurmuşlar, kiliselerini yapmışlar. Virmenska Caddesi Ermenilerin yaşadığı bölge. Buraya yerleşen Ermeniler mücevhercilik, dericilik ve ticarette elde ettikleri başarılarla ünlenmişler. Çikolata fabrikasından çıktıktan sonra bir ara sokakta Mazo Kafeyi gördüm. Kürklü Venüs’ün yazarı ve mazoşizmin atası Leopold Von Sacher-Mazsoch’ın heykeli kafenin önünde. Mazsoch’un Liviv doğumlu olduğunu bilmiyordum. Müşteriler kafeye girmeden önce elini heykelin cebine sokuyor ve gülerek çıkarıyor. O cepte ne olduğunu tahmin ediyorum ama merak işte, emin olmak için ben de elimi Leopold’un cebine soktum ve hızla çekip kalbime koydum. Arkamda duran sarışın kadının kahkahası kulaklarımda, göz göze geliyoruz, kadın gururla kocasının koluna sarılıyor. Girişteki camekânlı bölmenin içinde bekaret kemerleri, vibratörler, kelepçeler, idam sehpaları, giyotinler ve cinselliği çağrıştıran objelerden oluşan birçok aksesuar sergileniyor. Kırmızı ışıkla aydınlatılan mekanın bir duvarı boydan boya çekmece, bu yarı açık çekmecelerden sutyenler, jartiyerler ve kadın iç çamaşırları sarkıyor. Kafenin giriş katı sevişme sonrası dağılan bir yatak odasını çağrıştırıyor. Yerde duran kilimin bir ucu kalkık. Kurban rolüne soyunan müşterilerden biri masaya kollarını dayamış, zevk çığlıkları atarak kırbaçlanıyor. Mürebbiye kılığındaki garson kız işinde ciddi. Kırbaçlanan kızın arkadaşları tezahürat ediyor. İçeride loş, kırmızı bir ışık var. Garson kız duruşu bozulan kurbanın kalçasını yukarı kaldırıyor. Bu mazoşist gösteri binince alt kata yöneliyorum. Merdivenlerin başında tavana zincirle bağlı kafeste kocaman lağım faresini görünce durdum. Yanımdan geçen garson kız bir kırbaç da bana vurdu, çok ses çıktı ama acıtmadı. Bütün çalışanların boynunda kırbaç var ve her an kıçınıza kırbaç yiyebilirsiniz. Dış kabı kutsal kitapların kapağına benzetilerek yapılan mönü kitapçığının sayfaları parşömen kağıdından. Siparişi verdim, etrafı izliyorum, demir parmaklıklar arkasındaki televizyonda haber kanalı açık. Ukrayna meclisinde Milletvekilleri yaka paça kavga ediyor. Görüntünün ortama uymadığını düşündüm. Bir ara tekrar gözüm televizyona kaydı. Erotik bir film oynuyor. Kanal hangi ara değişti derken, bir süre sonra meclisteki aynı kavga taşındı ekrana. Mesajı aldım, biz ölümlüler hayatın ince ayrıntılarını anlamayacak kadar cahiliz, ama ölümsüz Masoch ve Marquis De Sade bunu yüzlerce yıl önce kavramış ve yazmışlar. Hesabı istedim, yüksek topuklu şık bir kadın ayakkabısında geldi. Ayakkabı da sağdan soldan sarkan iç çamaşırları da hiç kullanılmamış. Garson kızın gülümsemesine tatmin edici bir bahşiş bırakarak çıktım oradan.   Liviv bir kafeler şehri. Birçok kafenin kapısında duran görevliler kafe ve binanın tarihçesi hakkında bilgi veriyor. Maden ocağı konseptine sahip bir kafede kafamda ışıklı madenci kaskıyla oturdum kahvemi içtim. Şehrin her köşesinde bir sürprizle karşılaşmak mümkün. Plansız programsız gezilebilecek ender şehirlerden, çünkü her adım başında tarihi bir mekân, müze, kilise, sanat evi var. Sokaklar canlı, caddeler kalabalık. Sokak müzisyenleri birbirinden farklı enstrümanlar çalarak şehrin ruhunu her daim canlı tutuyor. Arsenal askeri müzesinde birçok silah ve savaş aracı sergileniyor. Savaş ve silahlar ilgimi çekmez ama bu ve benzeri yerleri gezmekten de geri duramam. İnsanların tarih boyunca birbirini öldürmek için icat ettikleri silahların çeşitliliği baş döndürücü. Böyle yerleri gezerken, silaha harcanan akıl ve para hayatın bir başka yanına harcansaydı, dünya daha yaşanılır bir yer olurdu diye düşünürüm. Mazo kafedeki aksesuarlar zevk ve acı veriyor, eylem mutlu sonla bitiyor, savaş müzesindeki aksesuarlar yokluk ve acı veriyor, sonu ölümle bitiyor. İlki utanç kaynağı olarak addediliyor, ötekiyle gurur duyuluyor. Rynok Meydanı’nı çevreleyen yapıların çoğu Liviv’in Avusturya Macaristan imparatorluğu sınırları içinde kaldığı döneme ait. Şehir tarihte Lehistan, Avusturya-Macaristan, Osmanlı, Rus, Moğol, Tatar ve Nazi işgaline uğramış. Meydanın ortasında belediye binası ve ikonik saat kulesi bulunuyor. Bilet alıp kuleye çıkıyorum. Yukarıdan bakınca tipik bir ortaçağ şehrinde olduğunuzu sanıyorsunuz. Meydanı çevreleyen binaların mimarisi birbirinden farklı, ama bu farklılıkta bir uyum var. Şehrin merkezi Unesco dünya mirası listesinde. Sabah opera binasını ve Lychakiv mezarlığına geziyorum. Öğleden sonra Tanya’yla meydandaki çeşmenin yanında buluşuyoruz. Merkeze üç kilometre uzaklıkta Shevchenko ormanı içine 1971’de yapılan Avrupa’nın en büyük açık hava müzesi Folk Architect’e gidiyoruz. Tanya Polonya kökenli bir Katolik. Ataları Polonyalı olduğu için Polonya pasaportuna da sahip. Elli hektarlık ormanlık alanda bulunan müzede orijinalinin bire bir kopyası olarak yapılan ahşap evler, kiliseler ve bir şato, ziyaretçilerine Ukrayna’nın kırsal yaşamından kesitler sunuyor. Rastgele dolaştığımız ormanda beklenmedik bir yapıyla karşılaşmak Hansel ile Gratel masalında hissetmemizi sağlıyor. Tanya burayı daha çok Şirinler’in yaşadığı köye benzetiyor. Bir kafede, yanında peynirle servis edilen mısır unlu Banosh yedik. Dönüşte St. George Katedralinde, Tanya bir mum yakıp istavroz çıkarıyor. Kolyesinin ucundaki haçı dudaklarına götürüp öpüyor. Rokoko mimarisine sahip katedraldeki resimlerin ve heykellerin çoğu Ukrayna’nın meşhur heykeltıraşı Johan Pinzel tarafından yapılmış. Tanya’ya, Ruslara benziyorsunuz, diliniz de benzer ve alfabeniz aynı, neden Rusları sevmiyorsunuz, diye sordum. Yanılıyorsun, dedi. Umarım, dedim, ama hangi konuda? Tanya, Ruslarla Ukraynalılar bir zenciyle bir beyaz kadar birbirinden farklı, dilimiz de Rusça’ya değil, Lehçeye daha yakın, dedi. Katedralde mum yakınca İtalyan olduğumu düşünmüş. Milliyetçiliğin farklı bir rengi yok, ürettiği kafalar dünyanın her yerinde aynı. [caption id="attachment_28159" align="aligncenter" width="800"] Masoh[/caption]

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR