Lord Byron: 19. Yüzyılın Serseri Çocuğu
20 Nisan 2019 Edebiyat Kültür Sanat Şiir

Lord Byron: 19. Yüzyılın Serseri Çocuğu


Twitter'da Paylaş
0

“Hayatın en büyük gayesi hissetmektir. Acı içinde olsak bile, yaşadığımızın farkında olmak… İçimizdeki bu derin açlık bizi kumara, savaşa, seyahate, taşkınlığa iter. Halbuki bir şeylerin peşinden gitme sevdasının sebep olduğu gerginlik, getirdiği başarıdan ayrı tutulamaz.”

1788’de Londra’da doğan şair George Gordon Byron ya da onu tanıdığımız ismiyle Lord Byron, hayatını “hisler toplayarak” ve çelişkiler içinde yaşayarak geçirdi. Cambridge Üniversitesi’nde öğrenciyken etrafta köpekmiş gibi gezdirdiği bir ayısı vardı. 1816 yılı, üvey kardeşiyle cinsel ilişki yaşadığına dair söylentilerle çalkalandı. Byron bu söylentileri toplum içinde reddetse de mektupları tam tersini söylüyordu. Yunanlıların özgürlüğünü destekleme sevdası sonunda ölümüne neden oldu. Yunanistan’da savaşın başlamasını beklerken enfeksiyon kaparak 36 yaşındayken hayata gözlerini yumdu.

Byron, mektuplarında topluma ilgi duymadığını her ne kadar belirtse de yazıları bir hayli ilgi çekiyordu. 1812’de genç bir aristokratın seyahatleri hakkındaki uzun anlatı şiiri Childe Harold’s Pilgrimage’ı (Childe Harold’un Hac Seyahati) yayınlandıktan sonra her mekânda tanınan bir ünlü oldu. Doğduğundan beri mustarip olduğu topal ayağı da fazlasıyla ilgi topladı. İngiliz şair Samuel Taylor Coleridge, mektubunda “Byron’ın yüzü o kadar güzeldi ki topallığını fark etmedim bile,” deyip “Gözleri güneşin açık kapıları, ışıktan yapılma ve ışık için,” şeklinde yorum yapmıştır. Yaşadığı süre boyunca Byron, kendi imajını korudu ve yayıncısı John Murray’i hoşuna gitmeyen gravürlerini imha etmesi için yönlendirdi. Beğendiği portrelerinden biri Thomas Phillips’in 1813’de tamamladığı portreydi. 

Lord Byron portrait

Portre, 1809 yılında gerçekleştirdiği büyük Akdeniz seyahatinde aldığı, “dünyanın en görkemli” Arnavut kıyafetini giyen Byron’ın maceraperest ruhuna hitap ederken sakin ve dalgın suratını resmediyor. Dakikası dakikasına uymayan biri olarak bilinen Byron, kişiliği ve yaptığı şeylerle aşırı uçlarda dolanan bir insandı. Kendini anlattığı samimi bir anında Byron şöyle yazdı: “O kadar çok değişkenim ki sırayla her şey oldum ve uzun süren bir şey, asla. Ben, iyi ve kötünün o kadar ilginç bir karışımıyım ki beni tarif etmek çok zor olurdu.” 

Byron, küçük yaştan itibaren Parlamentoda kariyer yapmak istedi; şiir başlangıçta onun için yalnızca ikinci bir uğraştı. İngiliz asilzadesi olduğundan ayrıcalığını kullanıp Lordlar Meclisi’ne girdi ve 1812’de tasarı karşıtı ilk konuşmasını yaptı. Nottinghamshire’da birçok işçi işsiz kaldığı için tasarı hakkındaki tartışmalar isyanlara sebep oluyordu. Byron, birçok politikacı arkadaşının, isyancıları eğitimsiz bir çete olarak gördüğüne ve isyancıların durumlarının çaresizliğini anlamakta başarısız olduğuna değindi: “Tarlalarınızda ve evlerinizde çalışan, orduda işe aldığınız, bütün dünyaya meydan okumanızı sağlayan ve aynı zamanda felaketler onları umutsuzluğa sürüklediğinde size de meydan okuyabilecek güce sahip olan bu çetedir. Halkı çete olarak tanımlayabilirsiniz ancak çetenin, halkın duygularını ifade ettiğini unutmayınız.”

Byron’ın konuşması tutkulu ve etkili olmasına rağmen, karşı çıktığı tasarı kabul edildi. Bir radikal olarak görülen Byron, muhafazakâr güçlerin düşmanı oldu. The Dorchester Guide’da çatal tırnaklı şeytan olarak tasvir edildi. Byron’ın fiziksel engeline saldıran eleştiriler Byron’ın hassas yapısından dolayı ona fazlasıyla sert geldi. Söylentilere göre Byron, aynı yatakta uyuduğu aşıkları çarpık ayağını görmesinler diye gece uyumayı reddetti.

Caroline Lamb

Lord Byron’ın dediğine göre birçok aşığı varmış ve biyografi yazarları, fazla sayıda kadın ve erkek partneri olduğu konusunda hemfikirler. Günlüğünde Byron’ı “deli, kötü ve tehlikeli” olarak betimleyen Leydi Caroline Lamb, 1812’de Byron’ın Childe Harol’s Pilgrimage’ini (Childe Harold’un Hac Seyahati) okuduktan sonra onunla buluşmayı talep etti ve ikisi, kısa süreli ama tutkulu bir ilişki yaşadılar. İlişkinin çok yoğun ve ulu orta yaşandığına karar veren Byron, ilişkiyi sonlandırdı, ancak Lamb kendini bıçaklamaya çalıştı. Daha sonra üzerine “Vahşi antilopundan,” yazdığı ve içine saçından bir tutam koyduğu mektubu Byron’a gönderdi.

Aşk ve şiir, Byron’ın hayatı boyunca iç içeydi. İlk şiir yazma denemesi daha 12 yaşındayken kuzenine duyduğu aşktan beslendi. Hayatının son altı yılında üzerinde çalıştığı ve öldüğünde henüz tamamlanmamış olan şiiri Don Juan, bereketli aşığın efsanesini canlandırdı. Son günlerinde 15 yaşında bir Yunan çocuğa âşık oldu ama çocuk, hislerine cevap vermedi. Eski günlerindeki ününe ve gösterişine sahip olmayan Byron, bu durum karşısında yıkıldı. 36. yaş gününde yazdığı son şiir şöyle biter: “Günlerim sarı yaprakta. Aşkın çiçekleri ve meyveleri bitti.”

Kitaplarının ilk yayınlandığı günden itibaren Byron, yazılarını kınadığı diğer şairleri kışkırttı. İlk yazdığı şiirlerden biri sert bir eleştiriye maruz kalınca, içerisinde Robert Southey, Walter Scott ve William Wordsworth’ün de bulunduğu türlü şairleri “geri zekâlı” ve “dolandırıcı aptallar” olarak eleştirdiği, “English Bards and Scotch Reviewers” (İngiliz Ozanlar ve İskoç Eleştirmenler, 1809) isimli hicvi yazdı. John Murray’e yazdığı mektup, çağdaşlarının şiirleri ve romanları hakkında yorum yapan eğlenceli bir şiir içeriyor. Eleştirdiği eserler arasında Coleridge’in Christabel’i, Margaret Holford’ın Margaret of Anjou’su (Anjou’lu Margaret) ve eski sevgilisi Caroline Lamb’in Glenarvon isimli romanı yer alıyor:

Christabel’i okudum

Çok iyi.

Misyoner’i okudum

Güzel, gerçekten.

Ilderim’i okumayı denedim

Öhöm!

Anjou’lu Margaret’i okudum

Sen okuyabilir misin bilmem.

Webster’in Waterloo’sunun sayfasını çevirdim

Rezalet!

Wordworth’ün süt beyazı Rylstone Maral'ını okudum

Selamlar olsun!

Glenarvon’u da okudum, Caro’nun.

Lamb, lanet olsun!

Byron, ünlü şair John Keats’ten de pek haz etmiyordu. 1821’de yayıncısı Murray’e yazdığı mektuplarda Keats’e “John Keats, ya da Ketch veya neyse ne!” şeklinde hitap etti ve Keats’in şiirlerinin “bir çeşit mental mastürbasyon” olduğunu söyledi. Keats’in söylentilere göre kötü eleştiriye maruz kalmasından kaynaklanan hızlı ölümü, Byron’ın hoşnutsuzluğunu daha nazik bir şekilde ifade etmesine sebep oldu: “Bu doğru mu? Shelley’nin yazdığına göre zavallı John Keats, Quarterly Review yüzünden Roma’da ölmüş. Buna çok üzüldüm, ancak Keats’in bir şair olarak yanlış yolu seçtiğini düşünüyorum.” Mektubun el yazması Byron’ın, “Çok üzgünüm,” lafına “çok” kelimesini sonradan eklediği, manası ne olursa olsun, bu durumun Byron’ın aklına sonradan geldiği anlaşılıyor.

Byron’ın Percy Bysshe Shelly ile olan dostluğu, diğer şairlerle olan ilişkisinden farklıydı. Byron, Shelley’nin şiirlerini överken, Shelley de Byron’ınkileri övdü. Shelley’den gelen 1821 tarihli mektupta şöyle yazıyor: ”Sevgili Lord Byron, Don Juan için çok teşekkürler. Şimdiye kadar İngiliz dilinde böylesine bir metin yazılmamıştır ve kehanette bulunmayı göze alırsam eğer, yazılmayacaktır da.”

Çeviren: Aslı İdil Kaynar

(British Library)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR