Lorrie Moore: “Yazabileceğiniz en iyi kitabı yazmaktan başka çareniz yok.“

Lorrie Moore: “Yazabileceğiniz en iyi kitabı yazmaktan başka çareniz yok.“


Twitter'da Paylaş
0

Hikâyenin nereden ortaya çıkacağını kim bilebilir ki? Roman, yıllar boyu çalışan gündelik bir işçi gibidir. Yani meslektir. Fakat hikâye, birlikte güzel bir haftasonu geçirdiğiniz çılgın ve iyi bir ziyaretçi gibi olabilir.
Elizabeth Gaffney

13 Ocak 1957’de Glen Falls/New York’ta doğan Lorrie Moore, cesur, komik ve sivri dilli tarzı ile Amerikan edebiyatının öne çıkan feminen kalemlerindendir. Başarılı kariyerine on dokuz yaşında iken başladı. Seventeen’s kurgu ödülünü kazandığı sırada, New York’tan uzaktaki Lawrence Üniversitesi’nde okuyordu. Mezun olduktan sonra New York’a taşınmış ve bir süre avukat asistanlığı yaptıktan sonra Cornell Üniversitesi’ndeki yazma eğitimine katıldı. 1985 yılında büyük övgüler alan kısa öykü kitabı Self-Help’i yayımladı. Sonraki yıl, ilk romanı olan Anagrams yayımlandı. 1987 yılında ise çocuk kitabı The Forgotten Helper’ı yayımladı. 1989 yılında “You’re Ugly, Too” pek çok hikâyesinin arasından New Yorker’da (derginin ününe ve tarzına pek uymamasına rağmen) yer alan tek hikâyesi oldu. 1990 yılında, bu hikâyesi öbür yedi hikâyesiyle birlikte Like Life isimli kitabıyla yayımlandı. Bu ikinci öykü kitabıyla ünü iyice artan Moore, Birds Of America kitabıyla çağdaş Amerikan edebiyatındaki önemli isimler arasında yerini aldı. Eleştirmenlerin övgüleri, okurları tarafından kült bir yazar olarak atfedilmesi, New York Times best-seller listesinde yer alması art arda geldi. Daha sonra, ikinci romanı Who Will Run the Frog Hospital yayımlandı. 2016 yılında ise, Havlama adlı kitabıyla edebiyattaki yerini bir kez daha gösterdi.

Elizabeth Gaffney: Çocukluğunuzda yaşadığınız hangi şeyin yazar olmanıza katkısı olduğunu düşünüyorsunuz?

Lorrie Moore: Her zamanki hayalcilik sanırım. Bir de şu var tabii, utangaç bir çocuktum. Diğerleriyle konuşmaktansa yazarak kendimi daha iyi ifade ediyordum. Tiyatroyu da yazmak kadar çok seviyordum. Aslında, pek çok yazar için de böyledir bence. Çocukluğun dezavantajı, yazarlık için bir avantajdır.

EG: Tiyatroyu da çok seviyordum dediniz, peki herhangi bir oyunda oynadınız mı?

LM: Hayır ama bale sınıfım bir keresinde Güze Ve Çirkin oyununda gül bahçesi olacak bir grup adına çağrılmıştı. Bunun dışında, bir şeyler giyip başka bir şeymiş gibi davranma olayı sadece Cadılar Bayramı’nda ve kilisede oluyor.

EG: Self-Help kitabınızda, “What Is Seized” sanat ve yaşam arasındaki epey karanlık bir boşluğu keşfediyor. Ana karakter, ölmekte olan annesinin eğlenceli ve neşeli; amatör aktör olan babasının ise aslında soğuk, huysuz bir eş olduğunu öğreniyor. “Acılık ve sanat birbirine çok yakındır, dedikoducu komşular gibidir” yazmışsınız. Bu fikrinizi biraz daha açar mısınız?

LM: Aslında fikir değil de bir ruh hali bu. Kurgusal bir karakterin görüşünü tamamen açıklamak biraz da zor açıkçası. Yazarın hayatı farklı, karmaşık şekilde hâlâ sürerken; karakterin hayatı küçük bir hikâyede donar kalır. Acı ve sanat ilişkisini, kabaca anlatmış olsam bile (onu yazdığımda 24 yaşındaydım sanırım) kesinlikle anlayabiliyorum fakat hikâye dışında bunun doğru olduğunu düşünmüyorum. Sadece hikâye içindeyken doğru geliyor. Bunu dile getiren karakter için bir doğru hatta. Evet, kesinlikle acı duygular sanatı besleyebilir ama bunu diğer duygular da yapar.

EG: Kurgusal karakterlerinizle sizin yani yazarlarının arasındaki ilişkiden biraz daha bahsedebilir misiniz? Öne çıkan karakterlerinizin isimlerinden pek çoğu, sizinkine benziyor biraz. Örneğin, Berie Carr. Ayrıca, New Yorker da “People Like That Are the Only People Here”, sizin fotoğrafınızla birlikte yayımlandı. Ve kurgusal olmayan bir eserinizdi.

 LM: Evet, fotoğraf… Beni mutsuz eden bir durumdu. Dergiye sadece “bir yazar fotoğrafı” demiştim ve hikâyenin illüstrasyonunu kullanmayacaklarını söylemişlerdi. Neyse işte böyle bir durumdu, bu olay hakkında daha fazla bir şey söyleyemeyeceğim. Yazılı bir şey hakkında şikâyet etmek, sızlanmak beni rahatsız ediyor. Aramızdaki ilişkiye gelince, hangi karakterden bahsettiğinize bağlı. Her biriyle farklı bir ilişkim var. Sanıyorum pratogonistlerden bahsettiniz, yani ana karakterlerden. Bazen derinlerde de olsa benden bir şeyler taşıyorlar, bazense taşımıyorlar. Bu zamana kadar hiç otobiyografi yazmadım. Çünkü ben sıkılıyorsam okur da sıkılıyordur. Yazmanın yeri olmaz. Biri hayal etmeli, biri yaratmalı (abartarak, yalan söyleyerek, kıyafetlerden uyarlayarak vs) yoksa sanat gibi canlı bir şey ortaya çıkmaz. Tabii ki, ilgi duyulan esas şey yazılan şeylerle yaşanılanlar arasında ortak bir şey bulmak. Fakat bir kişi, yaşadıklarıyla ilgili gözlemlerini, duygularını, anılarını, sözlerini not alır ve bu notlarla hayali bir yolculuğa çıkar. Bir hikâye, insan hayatının biopsisidir aslında. Bu hikâye yerel de olabilir, özel, küçük ve derin de. Teşhis edici de olabilir ama bu tamamıyla itici olan tıbbı görüntüleri silip atmam gerekiyor. Ve benzerlikler açısından bakacak olursak; Berie Car ile var fakat bunların sonradan farkına vardım. Böyle bir şeyi planlamıştım aslında. Başka kim var? Elizabeth ile var. Bill, Harry, Mack, Adrienne, Zoe, Gerard, Benna, Marry, Riva ve Odette ile de var. Bu kadar. Sanırım yeterli bir cevap olmuştur.

EG: İnsanların böyle bir şeye bu kadar ilgi duymasını neye bağlıyorsunuz? Edebi bir dedikodu denilebilir mi?

LM: Eğer bir kişi, hikâyeleri seviyorsa hikâyenin hikâyesini de sevecektir. Yani hikâyenin arkasındaki hikâye. Hayvani bir dürtü gibi neredeyse, bir memelinin merakı gibi. Kurgudaki otobiyografiyi merak etmek, okuyucu için başarı hakkında konuşmak da başarısızlık hakkında konuşmak da kaçınılmaz olabilir.

EG: İlk romanınız olan Anagrams’ı nasıl kaleme aldınız? Hem yapısal hem anlatımsal olarak alışılagelmişin dışında bir tarzı var. Mesela Benna’yı düşündüğümüzde. Karakterinizin mesleği, kızının olması vs. gibi temel özellikleri her bölümde farklılık gösteriyor. Kitap da ilk olarak böyle ayrı hikâyelerle mi yazılmıştı?

LM: Anagrams, kısa romandan ve dört hikâyeden şeklini almış bir roman. Hikâyeler, ana hikâyeyi yazarken yaptığım düzenlemelerden dolayı merkezi anlatım çizgisinde değişiklik gösteriyor. Roman (başka şeylerin yanı sıra) hayal gücünün kusurları ve gücü üzerine kurulu olduğu için, bu hikâyeleri de romanın genel yapısına dahil etmeye karar verdim. Onları bir dizi içerisine yerleştirmek gerekmesine rağmen, “Nun of That” bölümü yörüngesinde dönen küçük uydular olarak düşünülmelilerdi. O zamanlar, bu romanın küçük, yeniden ele alınmış işleri yeniden dile getiren ana anlatıcı ile birlikte bir heykel olarak düşünmüştüm. Bu yeniden ele alınmış işler tabii ki, bir öykü yazarı olarak sahip olduğum alışkanlıklardan kaynaklanmakta. Yani Anagrams, bir şeyleri –imkânsız olan şeyleri bile– bir araya getirme egzersizi oldu.

 

EG: Anagrams hakkında yapılan kötü görüşler için, hâlâ tüm kitaplarınızın basılı şekilde olması gerçeğiyle bir bakımdan haklılığınızı kanıtlamış oluyor musunuz?

LM: İyi olmayan pek çok kitap hâlâ basılmakta ve çok iyi olanları basılmamakta. Belki de buradaki kelimelerin tanımlanmaya ihtiyacı var. Örneğin, “haklılık” doğama aykırı bir askeri duruş ya da en azından hukuki bir duruşa işaret eder. Ve geniş çapta okunması? Bunun hakkında hiçbir şey bilmiyorum.

EG: Editörünüz kim ve ilk olarak onunla çalışmaya nasıl başladınız?

LM: Knopf’ta çalışan Victoria Wilson. Yardımcım tarafından yazdığım şey ona gönderildi ve o da aldı. O zamandan beri de aynı süreç işliyor.

EG: Dediklerinizden, yayımlamak çok kolay bir işmiş gibi anlaşılıyor. Gerçekten öyle mi? Yardımcınızı nasıl buldunuz? Dergilerde yayımlanmaya nasıl başladınız? Cornell’den ya da başka bir yerden aldığınız danışmanlıklar yardımcı oldu mu?

LM: Kolaymış gibi anlaşıldığına dair hiçbir fikrim yok ya da nasıl anlaşıldığına dair. Bu konuda pek bir şey bilmiyorum gerçekten. Bu, yazarların bir işi değil. Sanırım, umutsuzluğun önüne geçmek için biraz şans ve inat var sadece. Çeşitli yazılarımı düşündüğümde, sanırım şanslıydım (her ne kadar, reddedilmek gelen kutunuza düşmese bile). Cornell’deyken, tez danışmanım olarak Alison Luries ve ilk yazım öğretmenlerimden biri olan Joe Bellamy ile tanıştığım için çok şanslıyım. Genç yardımcısı olarak Melanie Jackson ile çalıştığım için de şanslıyım, Vicky Wilson’dan ilk hikâye kitabım çıktığı için de. Yazdığınız şeyin kabul edilmesi aslında sizin elinizde olan bir şey: okuyucunun kan şekeri seviyesi, bir sayfadaki ışık eğimi, editörün hayatı ile ilgili olan bir takım kişisel olaylar… Kim bilir? Yazabileceğiniz en iyi kitabı yazmaktan başka çareniz yok.

Öncelikle, bir takım not yığınlarıyla başlıyorum. Ayarlamalar her zaman ikinci sırada geliyor. Özellikle hikâyelerimde, duygusal ve müziksel şeylerin beni alıp götürmesine izin veriyorum.

EG: Nasıl başladığınız hakkında biraz daha bir şeyler söyleyebilir misiniz? bir karakterle, bir resimle, bir cümleyle, bir fikirle mi başlıyorsunuz yoska başka bir şeyle mi?

LM: Hepsiyle. Öncelikle, bir takım not yığınlarıyla başlıyorum. Ayarlamalar her zaman ikinci sırada geliyor. Özellikle hikâyelerimde, duygusal ve müziksel şeylerin beni alıp götürmesine izin veriyorum. İlhama inanıyorum. Yazmaya başladığım zamandan beri, püf noktam “yazmanın meydana gelebileceği bir hayat inşa etmek” oldu. Fakat hiç acele etmedim, oldukça yavaştım. Zamandan yana sıkıntım yoktu. Yapacak başka işlerim de vardı, mesela şu anda küçük bir çocuğum var. Ve aynı zamanda hem evebeynlik hem de öğretmenlik yapıyorum. Bu esnada edebi yaşantının olması da bir yetenek. Bu durumu garipsediğim ya da şikâyet ettiğim yok fakat gerçekten zor bir uğraş.

 

EG: Bulaşık, çocuk, öğretmenlik derken yazmaya ne zaman fırsat buluyorsunuz peki?

LM: Teşekkürler bunu sorduğun için. Bulaşıklar, bu işin en kolayı. Şu anda hayatımdaki rutin korkarım ki çok az rastlanılan bir rutin. Yakalayabildiğin kadar çok yakalamak. Yazma hayatım biraz umutsuz ve imkânsız gibi gözüküyor ama öyle değil. Sadece, soğukkanlı bir kararlılık gerektiriyor. Bazen bunu kaybediyorum. Yazmak için aldığım gibi pek çok notlar alıyorum. Yorucu değil ama gerçekten gerekli olan bir şey.

EG: Elyazısıyla mı başladınız? Daktilo yazımına karşı elyazısı hakkında ne söyleyebilirsiniz?

LM: Gee, bu sorular hâlâ daha soruluyor; el yazısına karşı daktilo yazısı vs. Sanırım iyi bir şey. Hâlâ daha her şeyi elimle yazıyorum. Notları ve yazdıklarımı hazırladıktan sonra hemen bilgisayara geçirip orada saklıyorum. Daktilo yazarlarına gelince, ilk üç kitabımı o şekilde yazmış olsam da yılda bir tane bile kullanmadım. Gerçekten zaman harcayan bir şey. Eskiden beri, her şeyin, herhangi bir klavyeye maruz kalmadan yazılması gerektiğine inanırım. İnsan, kolundan parmaklarından o kelimelerin kâğıda döküldüğünü hissetmeli. Tekrar gözden geçirmek için bilgisayarlar gerçekten Tanrı’nın bir hediyesi. Bu durumu kabul etmem bile bir hayli zaman aldı.

EG: Son kitabınız olan Birds of Amerika’ya ve ilk kitabınız olan Self-Help’e bakıyorum. Sesinizin ve çalışmalarınızın ne anlamda/ nasıl değiştiğini söylersiniz? Bu sadece pratikleşmiş bir durumla mı ilgilidir yoksa değişen düşüncelerinizle mi ilgilidir?

LM: Çok düşünen ya da sesinin evrimiyle ilgili çok düşünen yazar bir süre sonra tökezler bence. Sanatsal akıl sağlığını korumak için, bir kişi kendi görünümü dışına çıkmamalı – çıksa bile çok az çıkmalı. Söylemek istediğim şey, kaç tanesi değişti saymadım bile.

EG: Öykü koleksiyonunuzda pek çok canlı varlık var; duvarlarda-bacalarda yarasalar, rakunlar ve kuşlar tabi ki… sanırım her öyküde farklı rolleri var. Bunlardan biraz bahsedebilir misiniz?

LM: Stephen Soundheim son zamanlarda şöyle bir şey demişti: “aşırı kuş imgesinin kullanılması, ikinci sınıf bir şairin belirtisidir”. Fakat " dua etmeyi öğrenen bir tarlakuşu gibi gece boyunca şarkı söylemek", birlikte büyüdüğüm ve sevdiğim o yoğun, saçma çizgilerden biridir. Birds of America’yı yazarken kuş imgesini kullanmayı planlamamıştım. Onu yazarken keşfettim ve bitirdiğim önceki hikâyemdeki Audubon’a açık bir gönderme olduğu için de başlık olarak seçtim. Diğer canlı varlıklar için ise kesin bir cevabım yok aslında. Winsconsin’de yaşıyorum ve burada hayvanlar çokça var. Belki de insanlıktan biraz olsa da utanmama neden oluyorlar.

 

EG: Alice Munro için en sevdiğiniz yazar olduğunu söylemiştiniz. Ve hatta son zamanlarda “The Love of a Good Woman” adlı kitabını okuduğunuzu belirtmiştiniz. Onunla ilişkiniz nasıl? Onun eserlerinin sizin üzerinizde etkisi oldu mu?

LM: Aslında onunla bir iletişimim bile yok. Kendisiyle hiç tanışmadık. Ve etki konusunda ise, beni umutsuzlukla dolduran eserlerinin etkisi için geç bile kaldım. Sadece büyük bir hayranıyım. Lives of Girls adındaki ilk kitabına bakarsanız zaten anlayacaksınız. Rastgele bir elden çıkmış kitap değil.

EG: Munro’nun, geri kafalı bir yazar olarak atfedilip yanlış anlaşıldığını söylemiştiniz. Peki, sizin hiç yanlış anlaşıldığınız oldu mu?

LM: Aslında ben her zaman yanlış anlaşılıyorum, şu anda olduğu gibi. Geri kafalı bir yazar olarak yanlış anlaşıldığım anlamına gelmiyor bu tabii. Ki zaten onun da geri kafalı değil sadece ne kadar muhalif bir yazar olduğuna inanıyorum. Anlayışlı ve sinir bozucu duyguların yanlış anlaşılabileceğini görüyor musun? Diğer bir deyişle, ben her zaman anlaşılmıyorum bile (Kocama veya Publishers Weekly’e göre). Yazı yazmak için iyi olan çoğu şey hayat için kötüdür. "Hayatın çok iyi malzeme olmayabilir"dediğinde aslında bu öğrenciler ve küçük çocuklar için bir nimettir. Bir başka yazar arkadaşım, sürekli beşiğe yaslanıp “Michiko Kakutani tarafından hiç incelenmeyecek mi eserlerin?"deyip durur mesela.

Liste yapacak olursam şöyle olur: A.A. Milne, Sherlock Holmes, Oz Büyücüsü, Yılbaşı’na Dokuz Gün isimli ince bir kitap (beni hâlâ ağlatır), Margaret Atwood, Donal Barthelme, Thomas Pynchon, Gilbert Sorrentino ve John Gardner.

EG: Munro değilse hangi yazarlar eserlerinizi etkiledi?

LM: Okunan her şey aslında bir çeşit besindir – iyi besin ya da abur cubur gibi. İçinize girip beyin hücrelerinize kadar ilerlediğini düşünün. Ama liste yapacak olursam şöyle olur: A.A. Milne, Sherlock Holmes, Oz Büyücüsü, Yılbaşı’na Dokuz Gün isimli ince bir kitap (beni hâlâ ağlatır), Margaret Atwood, Donal Barthelme, Thomas Pynchon, Gilbert Sorrentino ve John Gardner. Şiir olarak da Georger Meredith’in “Modern Aşk”ı ve Hart Crane’nin “Chaplinesque”si. Charlotte Brontë’nin Villette, Thomas Hardy’nin The Return of the Native ve Henry James’in Washington Square ise en sevdiğim romanlardan. Eserlerimde etkisi olan edebiyat dışı öğeler de var aslında. Mesela çocukluğumdaki piyano dersleri, rock konserleri, sert kahveler, akıllı arkadaşlar vs.

EG: New York hakkında oldukça çok yazıyorsunuz. Orada ne zaman yaşadınız?

LM: Çoğu kez orada yaşadım. On dokuz yaşımdaykem ailem oraya taşındı, üniversiteden sonra 1970’li yıllarda tek başıma taşındım. Hell’s Kitchen and Madison’daki ilk yılım bitince ayrıldıktan sonra Wisconsin’deki ilk yılımdayken tekrar taşındım. Ama genelde New York’ta her zaman turisttim. Başka başka yerlerde büyümüş pek çok insan gibi hırpalanmış bir gençtim.

EG: Yani öğretim kariyerinizin en başına dönecek olursak, sadece yarım dönem mi Wisconsin’daydınız?

LM: İlk iki dönem değil, ilk üç dönem. İlk başlarda Ortabatı hakkında biraz kararsızdım. Fakat sonunda kocam, iş, ev, kedim derken alıştım. Kedim burada daha mutluydu zaten.

EG: Sık sık kelime oyunu yapıyorsunuz ve karakterleriniz de sık sık kötü şakalar yapıyor. Fakat hikâyelerinizdeki mizah anlayışı aslında farklı bir noktadan çıkıyormuş gibi duruyor. Nasıl oluyor?

LM: Mizah, gizli gerginliğin sürpriz şekilde serbest bırakılmasından ortaya çıkıyor. Yazar tarafından hikâyeye veya hikâyenin dünyasına gömülmüş olabilir –sığ bir mezar yeterli olacaktır– ya da okuyucu kendi çöküntülü duygularını okuyarak yükleyebilir. Mizah anlayışımın çoğu becerisizlikle alakalı. Kötü şakalar, kendiliğinden komik olmaksızın, beceriksizliğin bir ifadesidir. Elbette, anlatı mizahı dahilinde bir yazar özellikle yapay bir şey yapmıyor. Mizah sadece insan sohbetinin ve yaşam dokusunun bir parçasıdır. Hikâye bir yana, gerçek hayatta insanlar her zaman komiktir. Veya sonunda hep komik olurlar. Fark etmemiş gibi davranmak yalan olurdu.

EG: Fakat günümüzde hâlâ daha mizah ile ciddi şekilde uğraşan pek çok yazar olduğunu düşünüyor musunuz?

LM: Evet, tabi ki. Birçok yazar var. Hatta birkaçının kâğıtta yazdıklarından daha komik olduklarını biliyorum.

EG: Self-Help hikâyelerinizi yazdığınızda Cornell’da mıydınız?

LM: 1980 zamanlarıydı. Hâlâ New York’tayken, daha henüz Cornell’a gelmemişken bu hikâyeleri yazmaya başlamıştım. Ithaca’ya elimde bu hikâyelerden bir tanesi var halde gelmiştim.

EG: Hangi hikâyeydi?

LM: Yanlış hatırlamıyorsam, “Go Like This”idi.

EG: Esin kaynağınız neydi bu hikâye için? Ölümcül bir kansere yakalanan birini tanıyor musunuz?

LM: Jo Roman adındaki bir ressam hakkında izlediğim belgeselden ilham almıştım. İntiharı çözüm olarak düşünen bu ölümcül şeyi baya merak etmiştim. Buradan da kendi hikâyemi yazdım işte.

 

EG: Who Will Run the Frog Hospital adlı eserinizde, ilk defa ana karakterinizi bir çocuk yapmıştınız ya da odak noktanız çocukluğa yönelmişti diyelim. Bu hikâyeye nasıl karar vermiştiniz? Başlığı mesela, Birds of America gibi sonradan karar verilmiş bir şey miydi?

LM: Kadın ergenlik dönemine, komik ve utanç verici hem de güçlü, tutkulu, biçimlendirici ve çok boş bir zaman olarak bayağı ilgi duymuştum. Bir kızın hayatında bu dönem, benzeri görülmemiş ve tekrarı yaşanmamış bir olaydır. Ben de bu dönemi, bir yetişkin çerçevesinde ortaya koymak istedim. Başlığın fikri ressam arkadaşım Nancy Mladenoff tarafından gelmişti. Romana başladıktan sonra resim yapmaya merak salmıştım ve bu o zamanlar harika, feminist bir nükte gibi gelmişti. Aynı zamanda kitabım ile de uğraşıyordum bu yüzden ikisi bir harmanlandı ve resimden izler kitabıma düştü. EG: Her kısa öykünüzü yazarken bir oturuşta bitireseye kadar yazıyor musunuz? Uzun olanları bile?

LM: Evet, hikâyenin tamamını görmem gerekiyor.

 EG: Aslında en başından beri romancısınız, hikâye yazarı değil?

LM: Aslında, bana geldikleri takdirde hikâyelerle uğraşmaktan memnunum. Fakat şu anda bir roman üzerinde çalışıyorum.

EG: Kısa hikâye daha artistik bir yapıya sahip gibi mi duruyor sizin açınızdan?

LM: Yani evet birçok açıdan öyle. Daha sihirli bir yapı… Hikâyenin nereden ortaya çıkacağını kim bilebilir ki? Roman, yıllar boyu çalışan gündelik bir işçi gibidir. Yani meslektir. Fakat hikâye, birlikte güzel bir haftasonu geçirdiğiniz çılgın ve iyi bir ziyaretçi gibi olabilir.

EG: Bir hikâyeyi yazmak ne kadar sürüyor peki?

LM: Bir yıl içinde üç ya da dört tane yazıyorum. İlk birkaç yılda kenara koyduğum hikâyeler de vardı. Şu an asla kenarda durmuyor yazdığım şey. Yazıp vazgeçmedim hiç.

EG: Şu anda başlamak daha mı zor? Bir fikir yaratmaya kendinizi adadığınızı bildiğiniz için daha mı tehlikeli yoksa?

LM: Hayır, hayır. Lisanüstü okuldayken kısa zamanda gereken hikâyeleri yazıyordum ama sanki yazmadığım/yazmam gereken bir şey kalmış gibi hissediyordum. Açıkçası şu anda, üniversitede olduğum gibi yoğun değilim. Daha yavaş tempoda yazıyorum. Ve bu da bazı hataları önlüyor sanırım.

EG: Son romanınız geçen yıl New York’ta hazırlık aşamasındaydı diye duymuştum. Sanırım Frog Hospital ile bazı ortak noktaları var; kırsal ortamlar, yetişkin kız ana karakter ve de ton. Biraz bundan bahsedebilir misiniz?

LM: Bahsetmesem, olur mu?

EG: Peki o zaman sadece New York’ta mı Wisconsin’de mi geçtiğini sorsam?

LM: New York değil. Fakat Wisconsin diye bir şey de demedim. Bundan hep kaçındım. Iowa ve Minnesota’taki insanlardan mektuplar alıyorum. “Minnesota ve Iowa” demeyi bırakacak mısınız? Wisconsin hakkında konuştuğunu biliyoruz” denilen mektuplar. Onlara genelde Ortabatı Eyaletleri diyorum, asla Wisconsin demiyorum. Nedenini de bilmiyorum. Belki de belirli bir özgüllüğün hayal gücünü kısıtlayacağını düşünüyorum. Ancak şunu söyleyebilirim ve "Illinois sınırından aşağıya doğru" diye bir cümle olacak romanda.

 

EG: Fakat o gerçeği açıkça belirtmeden New York'ta geçen bir hikâye yazamazsınız, değil mi? Hell’s Kitchen gibi sadece oraya özgü özellikler ve komşular var.

LM: Şöyle düşün; Batman’de New York demelerine gerek yok. Gotham yeterli. New York demeden de onun hakkında bir şeyler yazmak mümkün. Bir keresinde, Cleveland’da geçen New York hikâyesi yazmıştım ve New York olmadığını ısrarla vurgulamak çok aptalca ve keyfekeder bir şeydi.

EG: Cleveland’da yaşadınız mi hiç?

LM: Hayır fakat orada teyzem, amcam ve arkadaşım yaşıyor. Yani yeteri kadar detayım vardı kullanılacak. Bence New York’ta geçen epey hikâyem olmuştu. Artık bu şehirden kurtulmak istiyordum.

EG: Yazar olmaya karar verdiğiniz andan bahsedebilir misiniz? ya da zaten belli miydi?

LM: Hiç belli değildi.

EG: Bazı yazarlar bunun kaçınılmaz olduğunu düşünüyorlar. Beş yaşlarındayken şiir yazan ve hâlâ durmayan yazarlar…

LM: Bunun aşikâr olduğunu mu söylemek istiyorsun? O şiirlerinden birazını görmek isterim.

EG: Yani kaderinin yazarlık olduğunu, ondan başka şansın olmadığını düşünmüyorsun?

LM: Evet, hepsi çok romantik ve bir diğer kişi kadar romantik olabilirim. (Yemin ederim) ama esas olan nokta, kendinize bunu yapmak için izin verdiğiniz andır; bu da hem romantik hem de aksi bir karardır. —Arzu ve aptalca umutları, aynı zamanda sanatla derin bir ilişkiyi, faydalı bir özgüveni ve bir çeşit ekonomik planı içeriyor. Birinin yaşamı, özellikle sanatsal yaşam, birçok şeyin etkileşimi olan- öğretmenler ya da ebeveynlerden tarafından – doğru zamanda yapılmış teşvik en önemli unsurlardan biridir. Her iki ailem de kendi tarzında yaratıcı insanlar olmasına rağmen, özellikle onlardan cesaret/teşvik almadım, ki bu iyi olabilirdi. Ama onları kesinlikle suçlamıyorum. Sanırım, çocuklarına ders, kitap ve müzik gibi şeylerin içine atıp sonra da çocukların içlerinden çıkması için izin verdiniz; eğer herhangi bir bölgede bir çocuğun başarısına çok fazla bağlandıysanız çocuğunuz sizden kaçabilir. Bu tabii ki de gerçekten doğru değil. Ya da çok doğru bir şey değil diyelim. Fakat ilk teşviklerimin çoğunu üniversitedeyken profesörlerimden aldım. Almaya da hazırdım zaten. Yazar olmak için ekonomik özgürlüğüm yoktu ve her zaman bunun için çabaladım. Fakat kendimi altmış beş yaşına gelmiş, gençliğini anan biri olarak da bulmak istemiyordum. Hayatımın geri kalanında yazar olarak hayatta kalıp kalamayacağımdan hiç emin değildim. Ama elimden geldiğince devam etmeye ve başkasının beni tedavisi olmayan bir çılgınlık içine tıkmasına karar verdim.

Paris Review, 2001

Çeviren: Ezgi Kaplan


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR