Lovecraft’ın Pusudaki Dehşet Öyküsü Üstüne
24 Eylül 2019 Edebiyat

Lovecraft’ın Pusudaki Dehşet Öyküsü Üstüne


Twitter'da Paylaş
0

Lovecraft hikâyesini anlatırken o denli mantığa bürüyor ki hortlaklar ve şeytanlar gibi kavramların bir tek kelimesine dahi inanmazsak bu o kadar da büyük bir sorunmuş gibi gözükmüyor, dili ve anlatma biçimi okuru kendine bağlamaya yetiyor.

Korku da en az cinsellik kadar cezbedicidir, yeter ki ürperen tüylerin hazzına varılsın. Bunu anlamak için büyük edebiyat yapıtlarını incelemeye gerek yok aslında. İpuçlarını her yerde görebiliriz. Belli bir yaştan ya da olgunluktan sonra sinema, tüylerimizi ürpertemese de bu duyguyu tekrar yaşamak için sinema salonlarına koşar ya da evimizde televizyonumuzun karşısında koltuğumuza kurulup gecenin ilerleyen saatlerinde az da olsa tüylerimizin dikleşmesini sabırsızlıkla bekleriz. Ekranlarda sık sık rastlarız, falanca yamaçtan paraşütle ya da köprüden beline ip bağlayarak atlayanları. Ölümle burun buruna gelir bunlar, en azından pasif izleyiciye ya da bazılarımıza böyle görünür. Bazılarımıza bu gibi eylemler çok gereksiz ve saçma gelebilir elbette, ancak bu pasif bazılarımız cinsel hazzı saçma bulmayacaktır ve muhtemelen tekrar tekrar cinsel hazzı almak için her türlü engeli yıkmaya var güçleriyle çalışacaklardır. “Köpeğin dişi kana değdi” sözündeki anlam üstüne kafa yorduğumuzda da sanırım bu arzunun nedenini bir miktar daha anlamış olacağız, sonuçta bazen bir ilk temasa ihtiyaç duyulabilir.

Lovecraft’ın “Pusudaki Dehşet” öyküsünü okuduğumdan beri uzun zaman oldu. Öyküdeki anlatıcının merakı ve arzusu sık sık zihnimi meşgul eder, belki de bunun tek nedeni edebiyatla olan temasımdandır, bilemiyorum. “Malikânedeki o şok beynime bir şey yapmıştı ve yalnızca imgelemimde artık feci oranlara erişmiş bir dehşetin peşindeki arayışı düşünebiliyordum, Artur Munroe’nun yazgısının, beni sessiz ve bir başıma kalmaya yemin ettirdiği bir arayış.” 

Anlatıcının arayışı gazetelerden okuduğu bir haberle başlar. “Beni olay yerine getiren dehşet ise dağlıların en çılgınca efsanelerinin ansızın ve uğursuzca doğrulanışı olmuştu. Bir yaz gecesi, eşi benzeri görülmedik gök gürültülü bir sağanağın ardından, kırsal bölge sakinleri yalnızca bir yanılmanın sebep olamayacağı çılgınca bir koşuşturma içindeki köylüler yüzünden yataklarından fırlamıştı. Fukara yerliler, inleyerek ve haykırarak üzerlerine çöken adlandırılamaz bir korkudan bahsediyorlardı ve bundan şüphe duymuyorlardı. Onu görmemişlerdi, ne var ki mezralarının birinden öyle çığlıklar yükselmişti ki, sürünen ölümün geldiğini anlamışlardı.”

Korkunun oranı artıkça, dikleşen tüylerin oranı çoğaldıkça arzu ya da haz bu oranda artar. Burada nedense aklıma yasak elma mitosu ve aldatma düştü. Anlatıcı iki eşlikçisiyle birlikte ölüm saçan dağ başındaki bu malikâneye gider. Aslında Lovecraft hikâyesini anlatırken o denli mantığa bürüyor ki hortlaklar ve şeytanlar gibi kavramların bir tek kelimesine dahi inanmazsak bu o kadar da büyük bir sorunmuş gibi gözükmüyor, ister şeytanları anlatsın ister hortlakları ya da hayaletleri, dili ve anlatma biçimi okuru kendine bağlamaya yetiyor. Hatta daha da ileri gidebilirim: Lovecraft’ın dili o kadar muhteşem ki günümüze kadarki hiçbir sinema dili buna erişemez, elbette ki sinemaya uyarlanan öyküleri için söylüyorum. Sırf yazarın kelimelerini okumak için bile olsa öyküleri defalarca okunabilir, korku edebiyatını hiç sevmem diyen biri için bile geçerlidir bu, yeter ki edebi dilin lezzetine varmış olsun, tabii ki bu da benim görüşüm. 

Öyküye dönelim. Anlatıcı eşlikçileriyle birlikte geceyi bu dehşetengiz malikânenin bir odasında geçirir. Eşlikçileri kısa süre içinde kayıplara karışır. Anlatıcımız korku içinde köye kaçar, ancak kısa süre içinde yine aynı pusudaki dehşetin izlerinin olduğu yere döner. Lovecraft’ın deyimiyle, “Hiçbir zihnin bütünüyle kavrayamayacağı ve hiçbir kalemin kısmen dahi olsa tarif edemeyeceği” bu duygunun peşine düşer: Korku, merak ve içinde başka bileşenlerin olduğu haz. Bir süre sonra Artur Munroe’nun, yani eşlikçisinin parçalanmış yüzüyle cesedini bulur. Ucunda bunca ölüm tehlikesi varken bile anlatıcı pes ediyor mu? Hayır. Peki bize, yani okura neler oluyor ya da okura ne bundan? Edebiyat korku, haz, merak gibi insanın karmaşık yanlarına ışık tutan bir araçtır kuşkusuz, tabii sadece bunlardan oluşmaz, birçok bileşeni daha var. Anlatıcının o anki ruh haliyle birebir aynı ya da benzer olmasa da tüylerimizin dikleştiğini hissetmek haz verecektir. Bizi, en azından okuru, bu sayfalarda tutan şey Lovecraft’ın edebi dilinin yanında, korkunun neden olduğu hazzın bu küçük kırıntısıdır belki de. Buna kim karşı çıkabilir?       

(Kaynak: H.P. Lovecraft, H.P. Lovecraft’tan Üç Öykü, Ardan Tüzünsoy-Barış Emre Alkım, İthaki)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR