Mîna Urgan ve Bir Dinozorun Anıları
13 Haziran 2019 Edebiyat

Mîna Urgan ve Bir Dinozorun Anıları


Twitter'da Paylaş
0

“Büyük yaratıcılar, her zaman yaşayacakları, hiçbir zaman unutulmayacakları için, anılarını yazsalar da olur, yazmasalar da. Oysa benim gibi bir öğretmeni, öğrencilerinden, ailesinden, yakın dostlarından başka kim anımsayacaktır?"

Kişiye, geçmişe ve yaşantıya biçilen değerin “kutsallık” boyutu aldığı biyografik, otobiyografik metinleri okumanın sıkıntılarını biliriz: Genellikle ciddi ve son derece kuru bir yaklaşımla buna uygun bir üslubun sayıp döktüğü olaylar, sahneler, yorumlar arasında ağır ağır gezinirken bize bir hayatın seyrini verir elbette böyle metinler; ama renklerini ve hayallerini değil. Bunlara bir de kişiden bağımsız bir tarihin yüceltilmesi de eklenince, her ne kadar adını doğruca koymasak bile, neredeyse bir menkıbeden parçalar okuyormuşuz hissine kapılırız. Kişisel tarih anlatılarının belirgin bir kök salmadığı toplumlarda, belki de hafıza, hayaller ya da yazının kendisi değil de doğrudan bir biçimde “gerçekler” daha çok gözetildiği için, en sonunda düz ve sıkıcı bir kronikten pek de farkı kalmaz böyle metinlerin.

Bir Dinozorun Anıları’nda Mîna Urgan’ın yaptığı tam da buna karşı çıkmak ve geçip gitmekte olan bir hayatı ele alırken edinilecek mesafenin kendisini her an sorunsallaştırmak: Böyle bir tavrı, daha ilk sayfalardan, üstelik okur henüz onun ses tonuna bile aşina olmamışken önümüze seriverir; seksen küsur senelik ömrünün anlatımına otobiyografilerden umacağımız biçimde en başından değil, son günlerinden hatta ölüm fikrini de bol bol “düşüneceği” yaşlılık yıllarından söz ederek başlar. Kişilere ve meselelere yaklaşımında her ne kadar kendisi birkaç kez vurguyla “bir öğretmen gibi” davrandığını söylese de, hiç de dediğim dedik ve otoriter değildir bize hayatını açarken. Gerçi anlattığı hiçbir şeyin bir “sır” olmadığını ve hiçbir zaman da kendisi için öyle görünmemiş olduğunu hemen anlarız; daha yaşarken bile sanki onca şey öyle açık seçik görünmüştür ki şimdi hatırlandıklarında da yine aynı şeffaflık bu kez yalın bir mantıkla iç içe geçiyordur. İhtiyarların yalnızlığından uzun uzun söz açacakmış gibi olduğu yerde, birdenbire gençlerin onlarla vakit geçirmelerine zaten hiç de lüzum olmadığını söyler mesela; ya da sigaranın en sonunda nasıl da pişmanlığa dönüşebileceğini anlatırken, en hasta zamanlarında bile içebiliyor olmasını belki de sağlıklı olduğunun bir göstergesi sayar… Hayatının “bugününden” başlayarak irdelediği anılarında Mîna Urgan öyle akıcı bir üslupla zamanlar ve hatıralar arasında gidip gelir ki, yaşlılığının hiç de biyolojik bir son, bir tevekkül hali, fiziksel anlamda arızalar üzerine kurulu bir tahayyül olmadığını, hatıraların pekâlâ yazınsal bir eğlenceye dönüşebileceğini her an sezdirir.

Kendisinin de çok farkında olarak belirgin bir şakayla belirttiği ve “daldan dala atladığı” hatıralarına bu sorunsuz giriş bize yaşlılığında olduğu gibi, ilerledikçe tanık olacağımız çocukluk ve gençlik yıllarında da yazarın son derece “komplekssiz” ve kendisiyle barışık bir hayat sürdüğünü gösterir ilkin. Mutlu olmayı, yaşantılara ve kişilere hakkını verebilmeyi, kimi zaman hafife alabilmeyi becerebilmiş bir hayattır bu; ama olguların hiçbir durumda çarpıtılmamış olduğuna büyük bir dürüstlük, açıksözlülük ve cesaret eğilimiyle de inandırır bizi Mîna Urgan. Kendine yöneldiği her an ne kadar ölçüsüzce doğrudansa, başkalarına, çevresindekilere bakarken bir o kadar dikkatli ve anlama yanlısıdır. Yine de mizahla eleştirellik, açıksözlülükle acımasızlık bazen iç içe geçer. Özellikle gençlik yıllarının dostluklarından, karşılaşmalardan bahsettiği pasajlarda belirgin bir hal alır bu tavır: Necip Fazıl delikanlılık (ve hovardalık) yıllarında tam anlamıyla “yüzsüz” biridir ona kalırsa; Yahya Kemal oburluğuyla ün salmış ve kendisini yemek yerken görenleri iğrendirecek kadar kabasaba biri, siyaseten de bir korkak; üniversitede hocası olan Halide Edip İngiliz Edebiyatı’nı “bilmeyen” güçlü bir kadın; Ahmet Haşim tam bir beyefendi… Bütün bu kişilerin onda bıraktığı izlenimlerden ibaret olmadığını biraz edebiyat ve tarih bilgisiyle yan yana getirdiğimizde fark etmemiz zor olmaz (mesela Yahya Kemal’in oburluğunun alabileceği boyut çok bilinir; tıpkı Necip Fazıl’ın uzun hayatını ikiye bölen derin bir sınırın var olması gibi); Mîna Urgan’ın tavrı, bir anda ideolojik, simgesel ya da basitçe politik bir görünüm de sunabilecek böyle kişileri – belki de aynı ölçüde şartlanmış – okuru hayal kırıklığına uğratıp şaşırtacak hallere sokma hevesini değil, demin de belirttiğim gibi son derece sorunsuz bir değerlendirme eğilimi taşır. Siyasetten figürlere değindiği kısımlarda ise (örneğin Özal) hiç sözünü sakınmaz ve cumhuriyetin kuruluş yıllarına tanık olmuş biri olarak ülkeyi büyük bir ahlaksızlığın, bayağılığın esir aldığını söyler.

Bu sıcakkanlı kitap tüm doğallığıyla bu biçimde akıp giderken, bir an sonra kendine yeniden “kocaman” çuvaldızlar hazırlar Mîna Urgan. Başkalarının hayatlarının “siyasetine” bunca müdahaleden sonra kendi siyasal kimliğini masaya yatırır ve bir güzel eleştirir. Atatürk cumhuriyetinin umut dolu havasıyla gençlik ve olgunluk dönemlerinin giderek yükselen solcu iklimine değindiği kısımlarda (bu iki devir arasında pek çelişki görmez) “eylemsellikten” kimi kez uzak olabilen “devrimci” yönünü düşünür sık sık: Arkadaşlarının çoğunun aksine hiç hapse girmemiş oluşunu dert ettiğini ve neredeyse arzuladığını okuruz; aynı zamanda yaşam tarzını, standartlarını değiştirip tehlikeye sokmayan gündelik hayatını, burjuva geçmişini ya da kimi sağduyulu zevklerini de… Kitabın büyük bir bölümü boyunca hiç pişmanlık duymadan, esef etmeden yaşanmış olduğuna ilgi duyacağımız bu uzun hayat, ancak doğrudan siyasete ayrılan son sayfalarda fazlasıyla şaşırtıp hüzünlendirir bizi. Üç darbe görmüş, gençlerin sokaklarda kırıldığına, onca ölüme, bir dava uğruna yitip giden hayatlara şahit olmuş birinin, üstelik aydın ve akademisyen birinin hayatının başka türlü seyretmesi gerektiğine inanmıştır: Kitap boyunca, özellikle başkalarını ele alırken düşebileceği “öğretmenlik tuzakları ve önyargılarına” sürekli vurgu yapıp her defasında bunun aksi bir izlenim yaratabilmiş, anlaşılma eğiliminden çok anlama çabasını öne sürmüş biri için, kendine ayrılmış bu geniş parantez oldukça acımasızdır. Belki de bu yüzden Türkiye İşçi Partisi üyeliği günlerinden, tarihsel 1 Mayıs alanlarından, ünlü Aydınlar Dilekçesi’nden bahsettiği bölümlerde, hep hafif ve tatlı bir ton edindiğini hissettiğimiz sesi bu kez ciddiyete bürünmüş ve sanki hiçbir ahlakî, siyaseten doğrucu ayrıntıyı atlamamak hevesinde, son derece titiz bir hal almıştır.

Her şeye karşın, Edip Cansever’in bir şiirinden ilhamla, bir hayat bütün insancıllığıyla yaşanmıştır. Doğaya, çocuğa, arkadaşlıklara, topluma, edebiyata ve kültüre büyük bir özveriyle yönelmiş, doğru dürüst bir hayatın aynasıdır bu kitap. Özellikle edebiyata ve kültüre açılan damarları için bile zengin bir hatırattır; sözlerinin arasına yerleşiveren İngiliz ve dünya edebiyatından dizeler, yazınsal kişilik ve dönem ipuçları, hatta hep şair olmayı düşlemiş ve başarısızlığının erken farkına varmış bir edebiyatsever olarak çekinmeden paylaştığı kendi şiirleri kitabın renklerine renk katıyordur… Ama, elbette, biz bu güzel kitabı yazarının edebi birikimine ve hünerlerine yaklaşmanın bir bahanesi olarak değil (bu konuda başka edebiyatçılar üzerine biyografileri, İngiliz Edebiyatı Tarihi yeter de artar bile), en sonunda bu güçlü yanlarını da doğallıkla unutabileceğimiz “olağan” bir hayatın resmi olarak okuruz; yazarın öncelikli çabası da buna yöneliktir: Bunca “zengin” bir hayat başka türlü nasıl böyle doğalmışçasına, su gibi akıp giderek, bir “malumatfuruşluk” gösterisine dönmeden (ki kendisi “ükelâlık” derdi buna) ve belirgin bir saflık heyecanıyla anlatılabilirdi ki?

Dolu dolu bir hayat ve kariyerin sonlarında belki de ilk kez bu kitabıyla Mîna Urgan’ı, anlattıklarına uygun düşecek söyleyiş yollarını olabildiğince kişiselleştirirken görürüz: Bu kez söz konusu olan İngiliz edebiyat tarihinin herhangi önemli bir yazarı değil, “mini minnacık” kendisidir ve bu öteki benliği anlatırken kalemi yeterince sivrilmiştir. Bu nedenle yazarlara, yazar dostlarına, ölülere ve geride kalanlara, çocuklara ve bütün bir tabiatla insanlığa gösterdiği şefkat neden kendine de aynı doğrudan hevesle yöneltilmemiştir diye merak ettiğimizde, hayatın sonunu başa alan bu ilginç kitap gerekli cevabı hemen açıkça, yüksünmeden verir: “Büyük yaratıcılar, her zaman yaşayacakları, hiçbir zaman unutulmayacakları için, anılarını yazsalar da olur, yazmasalar da. Oysa benim gibi bir öğretmeni, öğrencilerinden, ailesinden, yakın dostlarından başka kim anımsayacaktır? Onlar da öldükten sonra, o öğretmen tümüyle yok olacaktır karanlık boşluklarda.”


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR