Marcel Proust’un Dehası Üzerine
12 Kasım 2018 Edebiyat

Marcel Proust’un Dehası Üzerine


Twitter'da Paylaş
0

Aradan geçen onca uzun zamana rağmen Marcel Proust’un yazdıkları niçin hâlâ önemini koruyor? Günümüz yazarlarının neler dediği üstüne düşünmeye değer.  

Siri Hustvedt

Marcel Proust’un ilgilendiği sanat, gözün gördüğü ve zihnin kaydettiği şeylerin bıktırıcı birer kopyası olmaktan öteye gidemeyen sanat değildi. Ona göre bu türden bir edebiyat, insanın şu anki varlığını geçmişten ayırdığı için ancak göstermelik olabilirdi. Geçmiş, dışarıdan biçim verilmiş zihinlerimizde sadece vardır – olduğu gibi değil, onu hayal ettiğimiz gibi. Dolayısıyla Proust’un hedefinde yer alan, “yokluğun coğrafyasını betimlemek” olarak niteleyebileceğimiz insan deneyimine ilişkin bir fenomenolojiyi kelimelere çevirmekti.

Yine de bir ayrım, duyusal bir katalizörün istemsiz akla getirdiği anılarla bilinçli hatırlanan anılar arasında bir ayrım yapılabilir. Proust’un öngördüğü biçimiyle “bellek,” çağdaş nöroloji biliminin tanımladığı “düşünceye” hayli yakındır. Günümüzde birçok çalışmaya konu olan bu yakınlık şaşırtıcı değildir çünkü 1905 ve 1906 yılları arasında altı aylık bir periyodu sanatoryumda, tanınmış nörolog Jean Martin Charcot’un parlak bir takipçisi olan Paul Sollier gözetiminde geçiren Proust, kendi dönemindeki nöroloji biliminden hayli etkilenmiştir. Sollier bellekle ilgili çalışmalar yapıyordu ve Proust’u nasıl tedavi ettiğine ilişkin kapsamlı bir doküman olmasa da hekimin –Julien Bogousslavsky’nin 2007 yılında yayınlanan makalesinde tanımladığı üzere– hastalarında istemsiz anıları tetikleyerek duygusal dalgalanmalara sebep olduğu biliniyordu. Nitekim Proust’un anlatıcısı, yılların yinelenmesiyle katılaşan şahsi bir geçmişin kuru otobiyografisini değil yeniden deneyimleme hissinin derin bir biçimini özler. İlk kez 2011 yılında Nöropsikoanaliz dergisinde yayımlanan bir makalemde işaret ettiğim gibi, madeleine kurabiyeleri anlatıcının zihninde yer alan bir dizi anıyı büyü yapılmışçasına aniden ortaya çıkarmaz, kısa bir gecikmeden sonra bir hissi çağırır ve o his, mevcut zamanda hala canlı olan belirgin bir geçmişi kusursuz biçimde anımsatmak yerine bir zamanlar olup bitene açılış işlevi görür.

Hal böyleyken Proust’un başyapıtı, belleğin nörolojik gerçekliklerinden çıkarsananlara bakılmaksızın, psikoloji üzerine bir inceleme değil, anlatı metnidir. Benim için Kayıp Zamanın İzinde’yi okumak ve yeniden okumak uzun ve akışkan (William James’in bilindik tabiriyle düşüncenin akıntısına kapılmak) bir deneyimdi. Duygusal detaylar, birliktelikler, özenle hazırlanmış metaforlar ve dolambaçlı hikâyeler. Bütün bunların ağır ağır birikmesi bende bir yanılsama yarattı – başkasına ait düşünceleri takip ederek anlatıcının tekil bilincine sirayet ettiğim ve o sınırsız harekete dahil olduğum yanılsaması. Nihayetinde her sayfada aslında kendi belleksel sürecime ışık tutmuş, gerçekliklerini hissetmiş oldum. Proust okumanın tuhaf sihri tam da bu olsa gerek. 

marcel proust

Francine Prose

Bu bir yükümlülük, günümüzde herkes on dakikada bir cihazlarını kontrol ediyor. Ama Proust okumak… O sadece bir kitap değil bütünüyle dünya. Herkes tek yaşamdan fazlasını yaşamak ister ve Proust, “Burada yaşayabileceğiniz başka bir hayat var,” der gibi. Tamamen sürükleyici buldum. Okudukça belirli temaların veya kısa anların geri gelmeye devam ettiklerini fark ediyorsunuz. Yaşam gibi.  Bu şeyler, aynen anılarınız gibi zihninize yapışmış durumda. Aslında onlar sizin değil Proust’un hayatı ama aynı zamanda sizin Proust’a dair anılarınız.

Edmund White

İnsanlar Proust okumalı çünkü bütün büyük yazarlar içinde en samimi olan o. Bir annenin çocuğu olmasına, nöroastenisine ve içinde bulunduğu karmaşalara rağmen düşüncelerinizi önceden tahmin ettiği için nefesinizi kesecek. Sevgi ve arkadaşlık konusunda son derece karamsar olabilir ancak insanın davranış tarzını herkesten çok daha iyi bir biçimde anlıyor.

marcel proust

André Aciman

Proust okumak kendini okumaktır. Proust'un söylediği hiçbir şey gerçekten hiçbirimiz için yeni değil. Düşünce ve gözlemleri aklımızdan defalarca geçip gitti. Gördüklerini gördük, hissettiklerini hissettik. Şu dünyada taparcasına sevdiği her şeye biz de hayranlık duyduk – güzel gün batımları, güzel resimler, güzel yüzler. Onu korkutan veya sarsan durumlarda biz de duraksadık. Hatta onun aksine bütün bunlar çok da umurumuzda değilmiş gibi davrandık. İstisnasız hepimiz onun böylesine detaylı anlattığı duyguları hissettik ama söz gelimi kendimizi utandırma korkusuna aşina olduğumuzu hiçbirimiz itiraf etmeye istekli olmadık.  Demem o ki, Proust’un yazdıklarında yeni bir şey yok denecek kadar az. Bir annenin iyi geceler öpücüğünü beklemek, âşık olup olmadığımızdan bile emin olamadığımız bir kişiye karşı duyduğumuz kıskançlık duygusunun utandırıcılığıyla parça parça olmak, bir işaret beklemek, bir mektup, varlığımızdan bile haberi olmayan birinden bir telefon araması, bize yok olmamış veya gömülmemiş bir geçmişi anımsatan bir şeyin kokusunu duyunca her şeyi durdurmak. Hatta ölüler, hiç ummadığımız bir anda, sevgilerini veya suçluluk duygumuzu anımsatmak için geri gelen ölüler.     

Yinelemek gerekirse; Proust okumak kendini okumaktır. Asıl problem, insanların büyük bir kısmının yaşamının kayda değer bölümünü terapistlerle geçiyor olmasına rağmen kendini güçlükle okuyor oluşu. Bizler, birbirinden farklı iplerden oluşmuş düğümler değiliz. Ne var ki, bu düğümleri çözmek için gerekli olan araçları bulmak, en az kim olduğumuzu ayırt etmek kadar güç bir meydana okuma.

Bahsettiklerim, Proust'u tüm zamanların en büyük romancısı yapan araçlar. Karmaşık, eğri büğrü iplerin arasında hile yapmadan veya köşeleri kesip de kısa yollara sapmadan onun izlediği yolu bulabilmek için belirgin ve isabetli bir araca ihtiyaç duyarsınız.  Ve Proust söz konusu olduğunda bu araç, onun üslubudur. Üslup, bizi biz yapan kıvrımların veya hissettiğimizi iddia ettiğimiz yahut hissettiğimize inanmayı dilediğimiz değil de gerçekten hissettiklerimizi yakalayan katmanların ayrıştırılmasını gerektirir.

Proust’un üslubu, her kesimden insanı kapsayacak biçimde şamar etkisi yaratır ve bir şeyleri yola getirir. Cümleleri uzundur çünkü yol boyunca bir şeyleri kaçırmadığını garantilemek ister.  Ama okuyucusunu bu kadar zahmetli bir gezi günlüğüyle yakalamak ve yapmak istediği şeye gerçek değerini verebilmek için her bir cümlenin kendi hikayesini anlatmasına izin vermesi gerekiyor. Nitekim romana baktığınızda her cümlenin bir öykü olduğunu görebilirsiniz.  

marcel proust

Aleksandar Hemon

Edebiyatın, derinlemesine yapılacak sorgulamalarda başvurulan ilk araç olduğu dönemler vardı. İşte o dönemlerde bir kitabın okunması veya yazılmasıyla edinilen bilgi son derece kıymetli sayılırdı. Günümüze baktığımdaysa çağdaş Amerikan edebiyatının büyük bir kısmının kapı kapı dolaşılıp satılan sahte bir ahlak epifanisi ve/veya empati pornosu haline geldiğini görüyorum. Dolayısıyla ne zaman edebiyata olan inancımı geri getirmek istesem Proust okurum.

Proust'un tasarımı, edebiyatın önemli ve benzersiz keşifler yapabildiği inancı üzerine kurulmuştur. Bu tasarımda yazmak eylemi, zihne, kendisini yansıtabileceği ve aynı zamanda sürecin zahmetli bir kaydını tutabileceği bir alan sağlar. Proust’un tasarımına olan bağlılığı hem romanın (Kayıp Zamanın İzinde) bütününde hem de her biri söz dizimsel açıdan aynen bir fraktal gibi romanın basit bir yapısını içeren cümlelerde gözlemlenir. Elbette bunların tümü, bir kitaptan beklentisi sadece hissedeceği empati duygusu olan ve bu duygunun ucuz ödülleri için kıvranan sabırsız okuyucu için kaostur. Ama aslında kaos, yüksek fazda düzenliliktir ve formlar her ölçekte yinelenir. Proust okumak, her seferinde tek bir parçacık yerine konmak suretiyle meydan getirilen bir galaksiyi izlemeye benzer.

Büyük kitaplar bize nasıl okunmaları gerektiğini öğretirler. Mevcut bilgiyi özümsemekse her zaman kolay değildir. Dolayısıyla uyum sağlamak zorundayız, alışılagelmiş beklentilerimizi terk etmek ve kontrolümüzde olmayan bir değişime onay vermek. Eğer büyük kitapların yaptığı yeni beşeri alanlar açmaksa karşılaşılması mümkün ilk tepki, böylesi bir alanda kaybolmak olacaktır. Bu yeni alanda yolumuzu bulmanın, o alanda neler olduğunu anlamanın, düşüncemizi değiştirecek keşfe izin vermenin ödülüyse bilmekte olduklarımızı tanımanın ve onaylamanın sınırını aşar. O sebeptendir ki, büyük kitaplar asla açıklayıcı değildirler veya eğlendirici.

Zaman Paris’te Amerikalı öğrencilere Proust öğretiyorum. İçlerinden bazılarının şehrin belli kısımlarında –turistik yerlerden uzakta– kaybolmaktan hoşlandığı olur. Çünkü bu kaybolma hali sayesinde bir yerlere daha farklı bakar, daha yoğun bir biçimde görürler. Bir süre sonra şehri kendi zihinlerinde organize etmeye başlarlar. Aslında farkında olmadan yaptıkları şey, kayboldukları anlarda topladıkları parçacıkları bir araya getirmektir. Onları sıklıkla akılları karışmış bulurum aynen romanın bir yerinde, farz edelim ki Swann’ın Yolunda, Proust’u nişanlanmadığı veya Pavlov tepkisini tetiklemesi muhtemel zili çalmadığı için suçlarken olduğu gibi. Proust da Paris gibi tekrar tekrar ziyaret edilmelidir ki insan ağır ağır kendi yolunu bulmanın zevkine varsın.

Bir keresinde Proust sınıfından hemen önce bir öğrencim yanıma yaklaştı ve ölçülü tabir edilebilecek bir kuşkuyla sordu, 

“Hakikaten bundan hoşlanıyor musunuz?”

“Evet,” dedim, “ve sen de hoşlanacaksın.”

Hoşlandı da.

marcel proust

Daniel Mendelsohn

Kayıp Zamanın İzinde: Proust’un engin şaheseri zamana yapılan göndermelerle başlar ve biter. Romanı okumayanlar bile romanın “zaman” ile meşgul olduğunu bilirler – ya da zamanın akışıyla, ya da geçmişte bir zamanla, ya da doğru anda yenen bir madeleine kurabiyesinin geri çağırdığı kayıp bir zamanla. Bu konuda bir muğlaklık varsa eğer,  o da kitabın İngilizce çevirileri için seçilen başlıklarla (Kayıp Zamanın İzinde, Geçmişte Kalanları Anımsamak) veya –günümüzde bellekle ilgisi olmasa bile sepya tonlu her şeyi nitelemek için başvurulan– “Proustian” sıfatının yaygın kullanımıyla giderilir.

Proust’un romanı hakikaten zamanla ilgili ama diğer birçok şeyle olduğu gibi; arzu, aşk, aile, kıskançlık, toplum, sınıf, müzik, edebiyat, sanat, yaratıcılık, özlem, cinsellik, manzaralar, hastalık, züppelik, siyaset, moda, Venedik, Paris, sahiller, uçaklar, posta, tiyatro, otomobiller ve liste uzayıp gider. Bütün dünya tek kelimeyle anlatıcının kuvvetli ve unutulmaz bilincinden kırılarak yansır. Nitekim anlatıcının gelişimi, eğitimi ve –bu muazzam destanı yazabilir bir figüre nihayetinde de dünya çapında bir sanatçıya– evrimi aslında romanın göstermelik hikâyesidir. (Eskaza Proust ile karşılaştırılırsa Karl Ove Knausgaard onun tam tersidir. Knausgaard Kavgam’da bütün dünyayı anlatıcının bilincinin büyüklüğüne küçültür. Proust’un romanı, geniş ve kendinden emin bakış açısıyla 19. yüzyıl kurmacasının toprağından çıkarken Knausgard, minyatürize edilmiş, atomlara ayrılmış blog dünyasından doğar.) Dolayısıyla Proust sırf bu sebepten bile okunur, size dünyayı getirir.

Tekrar zamana dönmek gerekirse; Kayıp Zamanın İzinde’de “Zaman” sadece bir konu veya konulardan biri değil, romanın ortasında durduğu mecradır ve anlaşılması isteniyorsa o mecradan okunmalıdır.  Zaman alır elbet. “Beş dakikada yoga” gibi numaraları, kısa yolları yoktur (Bu aceleci çağın saçmalıklarından biri de herhangi bir şey için harcanan zamanın mutlaka “zamanı boşa harcamak” olduğu takıntısıdır) Romanın kendisi çok uzunsa bunun sebebi, hikâyelerin geniş kavisli ve uçsuz bucaksız oluşudur ve tamı tamına yaşamda olup bitenleri gözler önüne serer – bir insanı veya olayı şu veya bu şekilde unuttur ancak çok sonradan, tanıdıkmış gibi gelen bir yüze rastlayıp da anımsar ve kendinizle karşılaşmanın şaşkınlığını yaşarsınız. Proust okumaya zaman ayırırsanız, bu olağanüstü yaşam benzeri tanıma anlarına sahip olursunuz. Aynen anlatıcının yaptığı gibi – örneğin çocukluğunda amcasının konuk odasında rastladığı “Pembeli Kadının” arkadaşı Swann’ın metresi Odette ile aynı kişi olduğunu kavradığı an. Ama bu anları derlemek için dikkatinizi odaklamalısınız. Proust’un üslubu, zaman gerektirir. Dolambaçlı ve uçsuz bucaksız görünen cümlelerin çoğu ikincil anlamlara sahiptir, çözümlenmek, özümsenmek, anlaşılmak ve kavranmak için dikkat isterler.  Proust’un cümlelerini dikkatinizi vermeden hızlıca okuyamazsınız – tıpkı romanın bütününde olduğu gibi. Öylesine yapılacak okuma, bir şeyleri kaybetmek için kesinlikle en emin yoldur.

Veya kaybeden olmak için. Kısa bir süre önce çıktığım tren seyahatlerinden birinde yanımda, yeni mezun olduğunu tahmin ettiğim, genç bir adam oturuyordu. Elinde Viktorya dönemine ait hayli hacimli bir roman vardı.  Edebiyat dersleri verdiğimden bu manzara beni mutlu etti. Bir süre sonra, doksan saniyede bir cep telefonuna gelen mesajları kontrol ettiğini fark ettim ve bu refleksi öylesine canımı sıktı ki, başka bir yere oturdum. Bazı insanların günümüzde nasıl roman okuduğunu düşünmeyi, bir yazarın yanı sıra bir öğretmen olarak sinir bozucu buluyorum. Yani demek istediğim, aslında okumuyorlar çünkü iki dakikalık aralıklarda hiçbir şeyi cidden okuyamazsınız – veya aklınızın yarısı başka bir şeydeyken, aynen telefonunuza gelen mesajlar gibi.  Çağımızın büyük mitlerinden biri de aynı anda birden fazla şey yapabilmek.  Bırakın daha fazlasını aslında aynı anda iki şeyi bile yapamazsınız. 

Hele ki içlerinden biri kayda değer oranda dikkat ve entelektüel özveri gerektiriyorsa. Bana göre şu an Proust’a yönelmenin yani onunki kadar geniş kapsamlı bir zihinle onu okuyabilmenin en önemli getirisi, kişinin özveri gösterme konusunda alıştırma yapmasıdır.

Proust’un sonunun “bin mesajla” gelip gelmeyeceği merak ediliyorsa…  

Sadece zaman bilir.

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

(Literary Hub)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR