Marcel Proust’un Zaman Algısı Üzerinden John Banville’in Mavi Gitar Romanını Okumak
25 Mart 2019 Edebiyat Roman

Marcel Proust’un Zaman Algısı Üzerinden John Banville’in Mavi Gitar Romanını Okumak


Twitter'da Paylaş
0

Banville için roman yazmak bir muammadır. Yazma eyleminde sezgi onun için önem kazanıyor.

İnsan olmak zor. Elimizden geldiğince insan olma çabamız yaşamımız boyunca bizi hiç terk etmez. Güzel olan da bu çabamız. Öyle zor ki insan olmak! Hepimizin sorunu aynı. Bir bakıma tatsız bir şey bu – ama güzel şey de, hazırlop bir yuvarlanış değil yaşamak. Bize bağlı, bizim işimiz o. Yönü, yolu, amacı, biçimiyle, biz kendimiz sorumluyuz kendi yaşamımızdan. Neredeyse bir hiç olarak doğarız. Bir o yana, bir bu yana yalpalayarak ilerleriz. Sever, üzer, çeker, çektiririz. Çalışır, öğrenir, didiniriz. Zamanla biri oluveririz. Herkesin kendine özgü bir dünyası vardır. Her birimiz, önünde sonunda, kendi gözlerimizle dünyaya bakarız. Peki nedir gerçek, gerçeklik? Herkesin kendi dünyasının herkesinkiyle özdeş olmadığını bilmektir gerçeklik… Olayları, durumları, ilişkileri tek bir açıklama kalıbına sığdırmaya yeltenmek, dünyayı daraltmaktır. Bu konuda en edebiyat eserleri sorgulayıcı yanı ile bizim yanımızdadır. Öyküsü, romanı, şiiri, denemesiyle duygusal bir dildir edebiyat. Belli bir durumu, davranışı, olayı, gerçek olabilecek bir şeyi tek anlamlı, keskince dile getirmez edebiyat. Bildirmekten çok sezdiren araçlarla işini görür. Kişiselliğe, kişisel değerlendirmelere dayanır edebiyat dili.

John Banville, İrlanda edebiyatına yeni bakışlar ve yeni boyutlar kazandıran bir romancı. Mavi Gitar’ı, günümüz İrlanda edebiyatının en önemli temsilcisi John Banville’in kaleminden çıkan bir “yasak aşk” öyküsü gibi okumak mümkünse de, roman sahip olma arzusu, insan yüreğinin kırılganlığı, aşk, cinsellik, evlilik ve ihanet üzerine gittikçe derinleşen, hüzün verici mizahla örülmüş, bir solukta okunan bir roman. Yaşam deneyimlerimizden hepimiz biliriz ki, insana ilişkin ne varsa zamanlıdır, gelip geçicidir. İnsana özgü ne varsa yıpranır, en yıpranmaz sanılan şeyle bile – sevgi, dostluk, özlem, bağlılık, aşk… Mavi Gitar bu duygularımızı büyüteç altına alıyor.

John Banville’in romanlarında resim sanatının izlerini görmek mümkün. Onun anlatısında resim boyutu önemli bir yer tutar. Güzel sanatlar konusundaki bilgi birikimini ustaca yansıttığı yapıtları onu şimdiden çağdaş İrlanda yazınının ustaları arasında yer almasını sağladı. Zengin bir estetik betimleme yapabilen gözlemci tavrı doğa betimlemelerinde olduğu kadar portre betimlemelerinde de göze çarpan özelliklerinden.

john banville

Bilinir ki, John Banville daha ergen çağlarındayken gönlünde ressam olmak yatmaktadır. Cody Delistraty’ın 18 Eylül 2015 tarihli New York Times’taki yazısında, İrlanda’nın Wexford bölgesinde doğan Banville’in daha ilkokula gitmediği yaşlardan annesinin onu Dublin’e götürüp ona resim yapması için gerekli malzemeleri aldığını öğreniyoruz. Şövalenin ve resim fırçalarının yanında annesinden ısrarla büyük boy boya tüplerini almasını isteğindeki ısrar edişi öğreniyoruz. John Banville çocukluğunda tutuşmuş olduğu boyama tutkusunu olgunluk çağında romanlarında gösterdiğini açıkça anlayabiliyorsunuz. Yine aynı yazıda, ressam olmanın onun için dayanılmaz bir tutku olduğunu açıkça söylüyor. Bütün dünyayı resmetmekten öte, bütün o resim malzemelerinde onu büyüleyen bir şeylerin olduğunu itiraf ediyor. “Evet, sonunda bir romancı oldum ama terebentin ve diğer boya malzemelerinin beni kendimden geçiren kokularının yanında, bir ressam atölyesinin yayıntısı, kırık döküklüğü karşısında kendimi hep çocukluğumda buldum.”

Ressam olma veya edebiyatçı olma yol ayrımında, edebiyat ağır basar. Bu konuda şöyle açıklıyor düşüncesini: Ona göre bir şeyin yüzeyi ile o şeyin anlamı üzerinde uçurum vardır. Asıl erişilmesi gereken yüzeydir. Bu sebepten sanat olarak ressamlığı bıraktığını söyler; günlük, olağan durumların, sıradan insanların hikâyelerini anlatmada bir güzellik bulur. Onun için güzellik bir nesnenin yüzeyinde gizlidir. Romanlarında yüzeylerde gezindiğini söyler, psikolojiyle ilgilenmediğini dile getirir. Sade bir vatandaş olarak, evet, psikoloji onun ilgi alanına girer ama bir sanatçı olarak bir sanat eseri ortaya çıkarmanın peşindedir. Bu noktada John Banville ile ressam Oliver Orme örtüşür.

Ressam olma hevesini gerçekleştiremeyen John Banville, Mavi Gitar romanıyla gerçekleştirmiş; roman kahramanı Oliver Orme kendini emekliye ayırmış bir ressamın hayatından kesitler veriyor. Dolayısıyla resim sanatı üzerine bilgisi ve deneyimi vardır. Sanatını geliştirmek için sanat tarihi kitapları okumakta, sanata ve ressamlara ilişkin incelemeler yapmaktadır. John Banville daha çok Oliver Orme’nin sesine kulak vermemizi istiyor. Oliver Orme’nin ressamlığının yanında onu ilginç kılan bir özelliği de hırsızlık yapması. Sırf heyecan duymak için küçük hırsızlıklar yapan bir ressam. Bu hırsızlığı bildiğiniz değerli eşyaları çalarak yapmıyor, sıradan, sahibinin sahip olduğunun farkına varmadığı basit eşyaları atıyor cebine. Bu eşyalar o kadar değersizdir ki, sahiplerinin o eşyayı kaybetmiş olmaları umurlarında olmuyor. O bu işi zevk için yapıyor. Şöyle açıklıyor: “Bir hırsızın kalbi aceleyle zonklasa da, işini bitirdiği zaman kendini övmekten alamaz.” Ve dürüstçe şöyle ilave ediyor: “Hırsızlık insanı ikiyüzlülük ustası yapıyor.” En büyük hırsızlığını yakın arkadaşının karısı Polly’de gösteriyor, karısını ondan çalıyor. Bu yasak aşk açığa çıkınca kendini çocukken yaşadığı eve kapatıyor.

Böylece kendi “geçmiş”i, çocukluğunun geçtiği bu küçük kasabada karşısına çıkıyor. Bu kasabada sonsuz bir geçmişle kucaklaşacak, burada oyalanacak, burada eylemsizleşecek, burada bir kozanın içine sarılacaktır. Bu kasabada, bu küçük dünyanın bir parçası olmaya hazırdır. Kalbi kırık. Yitirdikleri ve özledikleri yüzünden delirmiş bir halde. Kendinden kuşku duymaktan bitkin düşmüş, avare bir kahraman gibi hisseder. Sarsılmış ve çaresizdir. Ne yaptığını, nereye gittiğini bilmez. Dünya sessiz ve sakin, nasıl da dikkatle takip ediyordur onu ve her yaptığını. Peki ne olmuştur ona? Nerede kaybetmiştir kendini? Havalı, küstah, aldırışsız, şeytani bir yakışıklılığı olan, bütün erkeklerin kıskandığı, bütün kadınların sevgilisi olan Oliver’a kıskançlıkla, ah! en çok da özlemle bakar. Şu haliyle çok alımlı sayılmaz; kısa ve tombuldur. Saçları paslı metal rengindedir; cildi gevşek ve yağlıdır. Yaşlılığın tüm belirtileriyle genişleyen bedeni içinde tıknaz kol ve bacaklarıyla tombulun biri olmuştur. Bu kasaba bir başarısızlık abidesi için çok uygun bir yerdir. Bu sorgulamalarla kendini kasabaya hapseder. Bu sorgulamalar retorik sorular değil, süregiden ağıtın parçalarıdır. Ve olan biteni okura anlatmaya başlar.

İrlanda dekorunda geçen, okuru mest eden, büyüleyen şiirsel ve müzikal üslubuyla yine yapacağını yapıyor Banville, okuru roman boyunca kendine hapsediyor. Tabii ki, onun ışıltılı ve olağanüstü stilinin payı küçümsenemez. Ressamın boyasından daha kaygan ve daha ışıltılı bir dille okuru büyülemeyi başarıyor. Yine aynı yazıda Oliver karakterini nasıl şekillendirdiğini anlatıyor Cody Delistray’a. Romanın ilk taslağında yirmi otuz sayfa boyunca çok takıntılı, çok şatafatlı, kendini beğenmiş narsist bir kişilik olarak kurguladığını, sonraki taslaklarında onu zayıf bir karakter olarak yetmezlikleriyle yüzleşen başarısız bir kişi olarak şekillendirdiğini açıklıyor.

Ressam Olarak Oliver

Mutlak gerçek diye bir şey yoktur: gerçek, kişiye, zamana ve yere göre değişir. Sanatçının görevi gerçeği mutlak olarak değil, değişkeni vermektir. Bu nedenledir ki, romanın sonunda söyledikleri başındakilerin tam tersidir, her şey devamlı değişkenlik, dengesizlik içindedir. Oliver ressam olarak belli bir seviyeye erişmek için çok didinir, dünyayı yeniden üretmek değil, hatta tasvir etmeye bile çalışmaz. Çizimleri dünyadaki ele avuca sığmaz uzaklığı bir şekilde dizginlemeye yöneliktir, dünyayı içine almaya ve baştan yaratmaya, onu, yeni, canlı bir şeye dönüştürmeye çalışır. Dışarıda bir dünya vardır, içerde de bir dünya vardır ve ikisi arasında köprü kurulamayan, asla aşılamayacak bir uçurum vardır. Eserlerinde kara, deniz ve gökyüzü arasındaki sınır kalkmış bir bütün oluşturmaya çalışmıştır. Güneş ışınlarının bir oyunu yüzünden uzaktaki maviliğin denize mi, yoksa gökyüzüne mi ait olduğunu anlayamamıştır. Umutsuzluğa düşer ve pes eder.

Yazar Olarak John Banville

İlk yazarlık yıllarındaki acemiliklerinden açıkça söz ediyor. İlk zamanlar cümle cümle çalışırmış, doğru cümleyi kurduktan sonra bir sonraki cümleye geçermiş. Nasıl’sa öykünün bir şekilde ortaya çıkacağını düşünürmüş. Yıllar geçtikçe deneyim kazandıkça görmüş ki, yaş bilgelikten çok karmaşa getiriyor. Şimdi içgüdülerine daha çok önem veriyor ve kendini dizginlememeyi öğrendiğini söylüyor.

Bazı eleştirmenler onun Nabokov’la benzeşen yönlerine dikkat çekseler de, o kesinlikle bunu kabul etmiyor. Yazın diline olan tutkusunu İrlandalı oluşuna bağlıyor. Her İrlandalı yazar gibi kendi yazın dilini müzikalitesine önem vererek oluşturduğunu, Nabokov’un ise yazın dilinin ritim olgusuna kayıtsız kaldığını ve eserlerini resimli bir dünya görüntüsü üzerine kurduğunu belirtiyor.

John Banville’in bir takıntısı var: Geçmiş… Geçmişin büyüsüne tutulmuş. Geçmişin garip olduğunu düşünürken kendini şöyle ifade ediyor: Geçmiş bir zamanlar şimdiydi. Ve şu anki şimdi gibi çok can sıkıcıydı, ama ne oluyorsa “geçmiş” birden önem kazanıyor gözümüzde. Onu bu kadar ışıltılı yapan ne? Ona aft ettiğimiz yüceliği kazandıran onu yaşayan bizler değil miyiz? Geçmiş demekle neyi kast ediyoruz? Dün geçmiş mi? Geçen hafta geçmiş mi? Geçmişin ne kadar uzağına gidebiliriz onu geçmiş olarak adlandırabilmek için? Bu sorulara henüz bir cevabının olmadığını, yanıtlarını bulmadıkça “geçmiş” bu gizemli haliyle onu her zaman büyüleyeceğini dile getiriyor.

“Geçmiş”e olan ilgisi konusunda eleştirmenler onu Marcel Proust’a yakınlaştırıyor. Her iki yazarda “zaman” nice ânın yan yana gelmesiyle oluşan bir kavram olarak ele alınır. Proust’un Kayıp Zamanın İzinde döngüsellik, değişim, sürekli akan ırmak gibi daima yenilenme, bireyin bilincine göre farklılık gösteren “zaman”ın eseridir. Zaman eşsiz devinimiyle insanı var eden yapıttır. Modern edebiyatta mekân kadar önemsenen zaman anlayışı Proust’tan sonra değişmeye başlamıştır. Zamanın ve onun devinimiyle insan varlığının değişimini, zaman felsefesinin edebiyat içindeki yerini vurgulayan Proust’un yolundan giden Banville roman sanatında bu yönüyle benzeşiyor. Zaman dizgisini kaybediyor sık sık ve bunu bir oyuna çeviriyor. Ve sık sık sapıyor konudan. Sanki varmak istemediği bir yer vardır ve o masum devinimlerle tozlu ara sokaklara dalmaktadır durmadan. John Banville için zihnin her şeyi farklı çekmecelere koyup sıkıca kilitlemesi ilginç olduğu kadar büyüleyicidir.

Marcel Proust, Kayıp Zamanın İzinde adlı yapıtında geçmişi belleğin istem dışı devinimiyle yeniden kurar ve bu yolla geçmişe sahip çıkmaya çalışır. Geçmişi diriltmenin, ona sığınmanın, onunla bütünleşmenin peşindedir. Bu tip duygulanımlardan düş ile gerçeğin karışmasına yol açabileceğinden dolayı huzursuz olmaz. Bunları iki ayrı dünya olarak görmez, aralarına kesin bir duvar yoktur. Kayıp zaman kavramı derin bir acı ve geniş boşluk içinde sunulur. Boşluğun veya kırılmanın aşılması için kayıp zamanı yeniden bulmak ve doldurmak arzusundadır.

john banville

Belleğin Sorgulanması

Belleğe ilişkin genel yorumlarda ciddi farklılıklar görülür. İnsanın en güçlü tarafının bellek olduğu savı kadar yaygın bir diğer sav ise belleğin insanın en zayıf yanı olduğu savıdır. Belleğin insanın üzüntü ile sevinç arasındaki gidiş gelişini mi, yoksa varoluşunun gücünü ve direncini mi, kırılganlığını ve boyun eğici yanını mı temsil ettiği tartışmalıdır. Gerçekten de bellek varoluşun başlangıcı ve bitişi, insanın kendini bulması ve kaybetmesi midir acaba? Bellek insanın yası veya şöleni midir? Bu soruların içinden çıkmanın zorluğu karşısında, kesin olan tek şey var: bellek uzun bir yolculuktur ve bu yolculuk çoğu defa çocukluktan başlar. Geçmiş hemen herkes için özlenen ülkedir, yitik cennettir. Bellek çoğu devinimini çocukluktan alır. Pek çok yazar önünde ya da sonunda oraya iner, imgeyi oradan diriltir, sözü oradan başlatır. Acı tatlı anıların çoğu orada tutuludur, tecrübelerin en gizlisi orada saklıdır. Bir yazar olarak geçmişin büyüsüne tutulmuş olan John Banville için romanlarında işlediği en önemli konu geçmişi doldurmak veya belki dondurmak, bellekteki yerini unutmamak onu yeniden ele geçirmek, onu yeniden biçimlendirmek, onu bir çeşit oyuncağa dönüştürmektir.

Marcel Proust’ta Zaman Kavramı

İnsanın anımsamaları karmaşık bir yapıda olduğu için Proust’un anlatımı uzun cümlelere dayalıdır; anıları rastgele bir rastlantı sonucunda verir. Bu tutum onu hayatın değişmez ve gizemli yanını ortaya koymaya çalışırken kimi zaman en alakasız şeylerden onu anı yolculuklarına çıkarır. Nesnelerin, olayların, kişilerin görünen yüzlerini değil, onların bizde, bizim zihnimizde oluşturduğu anlamı gördüğümüzün ve buna göre değerlendirdiğimizin altını çizer. Bu anı yolculukları gerçek dünya ile sınırlı kalmaz, aksine bu yolculukların hayal âleminde daha canlı olduğunu anlatıcının deneyimlerinden anlarız. Proust’un fikri bu yönde; hayattaki şeylerin farkına varmak için mutlaka onlarla fiziksel bir temasa geçmeye gerek yoktur. O kavramlardan aldığımız sezgi bu bellek yolculuklarına çıkmak için yeterlidir. Bu yüzdendir ki bilim, yaşamın dinamik özüne ulaşamaz. Anlam, yalnızca tek bir kişi içindir ve farklı olması yanlış olduğu anlamına gelmez. Dolayısıyla John Banville de ressam Oliver’ın geçmişini anlatırken kendinin adlandırdığı başarısızlık öyküsünü kendisini ister istemez hatırlatmaya çalışan zihninin “bilinçli bir unutma” ile baştan savdığı gençlik günlerinden başa sararak farkına varmaya ve kendiyle hesaplaşma içine girer. Oliver’ın en yakın arkadaşının karısıyla yaşadığı aşktan söz eder. Ve doğal olarak “aşk” ı da sorgulamış olur.

Birine bir arzu duyduğumuzda arzumuz o denli büyüktür ki o kişiye rastladığımızda hayallerimizdekinden daha kötü olduğunu şaşkınlıkla fark ederiz. Bu şaşmaz bir kural olarak Oliver için de geçerli olur. Âşık olduğu kadını dönüştürmeye, başkalaştırmaya, ete biçim kazandırmaya uğraştığını fark eder. Bunun boşa bir çaba olduğunu anlar. İlişki ilerledikçe âşık olduğu kadından sonsuza kadar uzaklaştığını hisseder. Bir süre daha ilişki devam etse de, dozu artan öfke nöbetleri, gözyaşı selleri, suçlamalar ve inkârlar, nasıl yaptın’lar, nasıl yaparım’lar, bana dokunma’lar, sakın ha’lar, acılı haykırışlar ve kekelenen özürlerle biter bu aşk. Oysa bir zamanlar, nasıl yüce varlıktılar birbirlerinin gözlerinde!

Banville için roman yazmak bir muammadır. Yazma eyleminde sezgi onun için önem kazanıyor. Ve ancak bir romanı bitirdiğini, taslakları bulantı ve bıkkınlık verecek kadar olduğunda anlayabiliyor. Mavi Gitar’ın yazılma süresi onun üç yılını almış. Roman yazma konusu da tıpkı geçmiş gibi onun için hâlâ gizemini koruyor.

Kaynakça

https://www.newyorker.com/books/page-turner/john-banville-on-the-utter-mystery-of-writing

John Banville, Mavi Gitar, Çeviren: Işıl Özbek, Kırmızı Kedi yayınları, 2015


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR