Margaret Atwood Anlatıyor: Damızlık Kızın Öyküsü Nasıl Yazıldı?
20 Haziran 2019 Edebiyat Roman

Margaret Atwood Anlatıyor: Damızlık Kızın Öyküsü Nasıl Yazıldı?


Twitter'da Paylaş
0

“Cennet için sana ihtiyacımız var. Cehennemi kendimiz de yapabiliyoruz.” – Damızlık Kızın Öyküsü, Margaret Atwood

Bazı kitaplar okuru avlar, öbürleriyse yazarı. Damızlık Kızın Öyküsü ikisini de yaptı. 1985’te yayımlandığından beri roman hâlâ basılmaya devam ediyor. Dünya çapında milyonlarca satışa ulaştı, birçok dile çevrildi. Kadınlar, özellikle kadın bedeni ve üreme işlevlerini kontrol eden politika dönüşümleri hakkında yazanlar için bir çeşit etikete dönüştü: “Damızlık Kızın Öyküsü’nden çıkmış gibi” ve “İşte yeni Damızlık Kızın Öyküsü geliyor” sözleri alışıldık oldu. Lise müfredatından çıkarıldı, sanki bir tarifi olabilirmiş gibi kitabın kadın baskısı tasvirini tartışan tuhaf internet sitelerine de ilham oldu. İnsanlar –sadece kadınlar değil– bana kendi bedenlerine, kitaptan bir sözü dövme yaptırdıkları fotoğraflar gönderdiler, Nolite te bastardes carborundorum ile Are there any question? en yaygın olanlarıydı. Kitap etkileyici birkaç tarzda vücut buldu: bir film (Volker Schlöndorff yönetmenliğinde ve Harold Pinter tarafından senaryosu yazılmış) ve bir opera (Poul Ruders’tan). Eğlence düşkünleri, Cadılar Bayramı’nda Damızlık Kız gibi giyiniyor, bazıları da bunu protesto amaçlı yapıyor –ki bu iki amaçlı kostüm de karakterin ikiliğine ayna tutuyor. Bu eğlence mi yoksa korkunç bir politik kehanet mi? İkisi birden olabilir mi? Kitabı yazarken, bunların olacağını hiç tahmin etmemiştim.

Yaklaşık otuz yıl önce başladım bu kitaba, 1984 yılının baharında, Batı Berlin’de yaşarken – o zaman hâlâ ünlü Berlin Duvarı tarafından çevriliyken. Başta ismi Damızlık Kızın Öyküsü değildi –ismi Offred’ti– ama günlüğüme bu isim değişikliğini  3 Ocak 1985’te, neredeyse 150 sayfayı yazmışken not almışım.

Bununla birlikte not aldığım tek şey bu. Kitap hakkında sayısız günlük girişiminde bulunmama rağmen Damızlık Kızın Öyküsü’ne başlamadan öncesine kadar yazıyordum, –Latin Amerika’da çok katmanlı bir seri sualtında kalmıştı ve akıntıya kapılıp gitmişti– kendimi sadece Damızlık Kızın Öyküsü’nü yazarken bulmadım.

“Milletler asla radikal hükümet biçimlerini henüz var olmayan kurumlar üzerine inşa etmez.” 

Günlüğümde, yazarlara özgü alışılagelmiş yakınmalar var, “Çok uzun bir süre sonunda tekrar yazmaya başladım”, “Kendimi kaybettim” ya da “Yayımlama dehşeti yerine eleştirilerde neyle suçlanacağımı düşünüyorum” gibi. Hava hakkında endişelerimi içeren cümleler de var: “Özel yorumlar için yağmur ve fırtına geliyor.” Kurtmantarlarının keşfinin tarihini yazıyorum, her zaman neşe kaynağıdır; akşam yemeği partileri var, neyin pişirildiğini ve kimin katıldığını içeren bir listeyle; benim ve diğerlerinin hastalıları ve arkadaşların ölümü. Okunan kitaplar, yapılan konuşmalar, gezilen yerler... Sayılan sayfalar; kendimi motive etmek için yazmaya başladım mı sayfayı tamamlama gibi bir alışkanlığım var. Fakat kitabın kendisiyle ilgili hiçbir dişe dokunan konu ya da gerçek kompozisyona dair bir yansıma yoktu. Belki de bu hikâyenin nereye gittiğini bildiğimi sanmamdandı ve kendimi sorgulama ihtiyacı duymamamdandı. Elle yazdığımı hatırladım, sonra daktilo edecek kişinin yararına kopyasını çıkarıyordum, sonra yazılan kağıtların üstüne bir şeyler çiziktiriyordum ve bunu uzman bir daktilo yazanına veriyordum: kişisel bilgisayarlar 1985’te bebek sayılırlardı. Haziran 1984’te Berlin’den ayrılmam, Kanada’ya dönmem, Galiano Adası’nda bir ay geçirmem, güz boyunca yazmam ve sonra 1985’in başlarında dört ayı MFA başkanı olduğum Tuscaloosa, Alabama’da geçirmem gözlerimin önünden geçiyor. Kitabı orada bitirdim; kitabı ilk okuyan kişi üyelerden, aynı zamanda o dönemde orada bulunan yazar Valerie Martin. “Sanırım bunda farklı bir şey var,” dediğini hatırlıyorum. Kendisi bu anıyı daha coşkulu anımsıyor.

Sayfaları sayma girişlerime göre çok deli bir hızla yazmış olmama rağmen 12 Eylül 1984’ten Haziran 1985’e kadar günlüğümdeki her şey anlamsız –yazılmış hiçbir şey yok, kurtmantarları bile. 10 Haziran’da şifresinin çözülmesi gereken bir cümle var: “Damızlık Kızın Öyküsü’nün düzeltmesi geçen hafta bitti.” 1985’in sonbaharında, Kanada’da, bazı gergin eleştirilerle şaşkınlığa uğrayarak kitap görücüye çıktı; fakat benim tarafımdan yazılmış hiçbir günlük yorumu yok. 16 Kasım’da, bir başka yazar yakınması buldum: “Dehşet girdabındayım,” ve eklemişim: “Ama işe yarıyor.”

Kitap, Şubat 1986’da, aynı anda hem Birleşik Krallık’ta hem de Birleşik Devletler’de çıktı. Britanya’da, birkaç yüzyıl önce kendi Oliver Cromwell zamanını yaşamış ve bunu bir daha tekrarlama niyetinde olmayan yerde, tepkiler “Jolly’nin İpliği”yle (Jolly good yarn) ortaya çıktı. Amerika’daysa eleştiriler, Mary McCarthy’nin the New York Times’taki önemsemez eleştirisine rağmen, daha ziyade “Ne kadar zamanımız var?” diye sorar gibiydi.

Gelecek hakkındaki hikâyeler her zaman “Peki ya böyle olsaydı?” ön kabulünü içerir ve Damızlık Kızın Öyküsü’nde bundan birkaç tane var. Örneğin, Birleşik Devletler’de gücün tadını çıkarmak, liberal demokrasiyi kaldırıp diktatörlük kurmak isteseydiniz, bunun için nasıl hareket ederdiniz? Kapak konunuz ne olurdu? Herhangi bir komünizm ya da sosyalizm örneğine benzemezdi: çok demode olurlardı. Liberal demokrasinin kaldırılışı için bir özür gibi demokrasi adını kullanmalı; gerçi bunun 1985’te mümkün olabileceğini düşünmezdim.

“Rejim, katı bir Püritanizm kimliği altında faaliyet gösterdiğinden beri, kadınlar ve aynı zamanda çocuklar da zevk sağlanmanın amaçlandığı bir harem sayılmaz. Süs olmaktan ziyade işlevseldirler.”

Milletler asla radikal hükümet biçimlerini henüz var olmayan kurumlar üzerine inşa etmez; yani Çin devlet bürokrasisini, benzer başka bir devlet bürokrasisiyle sadece adını değiştirerek ortaya çıkardı, Sovyetler Birliği haşmetli imparatorluğun gizli emniyetini, daha da haşmetli bir gizli emniyetle değiştirdi. Birleşik Devletler’in derin kurumları –aklım buna gitti– Cumhuriyet’in 18. yüzyıl Aydınlanma yapısı ile onların eşitliğe ve ‘Kilise’yle ‘Devlet’in ayrılmasına dair yaptıkları konuşmalarla karşılaştırılabilir yenilikte değildi, ama tekrar ağırlığını koymak için sadece katı bir sosyal karışıklık dönemine ihtiyacı olan zalim 17. yüzyıl –kadınlara karşı önyargısıyla bilinen– Püritan Yeni İngiltere teokrasisiyle olabilirdi.

Asıl teokrasi gibi, bu da uygulamalarını haklı göstermek için İncil’den birkaç ayet seçerdi ve bu çoğunlukla Eski Ahit’e dayanırdı, Yeni Ahit’e değil. İktidardaki sınıf, arzulanan ürün ve servislerin her zaman en yeni ve en iyisini aldıkların emin olduklarından beri ve de romanın aksiyomlarından biri olduğu gibi sanayileşen Batı’da doğurganlık tehdit altında olduğundan, nadir ve arzulanan şeylerden biri de doğurgan kadınlar –öyle ya da böyle insanlar her zaman listede– ve doğum kontrol. Kim bebek sahibi olmalı, kim bu bebeklere sahip çıkmalı ve onları büyütmeli ve de bu bebeklerle ilgili bir şeyler ters gittiğinde kim suçlu olmalı? Kim kendisiyle uzun süredir meşgulse, soracakları soru bu oluyor.

Böylesi bir rejime ve bir yeraltına ve hatta bir yeraltı yoluna direnç gösterilirdi. Geçmişe bakıldığında, 21. yüzyılın mümkün casusluk ve kitle kontrol teknolojilerini hesaba katınca, bu çok kolay gözüküyor. Elbette Gilead komutları Quakerleri elemek için hareket edecekti, 17. yüzyıldaki Püritan atalarının yaptığı gibi.

Kendime bir kural koydum: İnsanoğlunun herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda yapmadığı hiçbir şeyi ya da var olmayan bir teknolojiyi eklemeyecektim. Karanlık, saptırılmış icatlar veya acınası davranışlar için yanlış yansıtılan insan potansiyeli yüzünden suçlanmak istemiyordum. Grup etkinliğine dayalı takılmalar, insanların ağlamaları, kast ve sınıflara göre giyinmeler, doğum yapmaya zorlamalar ve sonuçları kendine mal etmeler, rejim tarafından çalınan çocuklar ve onları yüksek kıdemli memurluğa yerleştirilmeleri için yetiştirilmeler, okuma yazmanın yasaklanması, mülkiyet haklarının reddedilmesi –hepsinin emsalleri var ve birçoğu diğer kültür ve dinlerde değil, Batı toplumunda ve ‘Hristiyanlık’ geleneğinin kendisinde bulunur. (Birçok ‘Kilise’ davranışının ve doktrinin, sosyal ve politik bir organizasyon olarak iki bin yıllık bir varoluş boyunca adını alan kişiye tiksindirici geleceğine inandığımdan beri, ‘Hristiyanlık’ı tırnak içine alırım.)

Damızlık Kızın Öyküsü “feminist distopya” adı altın sıklıkla dile getiriliyor fakat bu terim kesinlikle doğru değil. Su katılmamış bir feminist distopyada, tüm erkekler diğer tüm kadınlardan daha çok haklara sahip olurdu. İki katmanlı bir yapı: üstte erkekler, altta kadınlar. Ama Gilead oldukça alışıldık bir diktatörlük: piramit şeklinde örgütlenmiş, iki cinsiyetin gücüyle, erkekler genelde rütbece daha üst olan kadınlarla aynı seviyede; bu durumda güçlü ve statüsü yüksek kadın ve erkekler piramidin üstünden altına doğru aşağı çekiliyor, evlenmemiş erkekler bir Ekoeş’le (econowife) ödüllendirilmeden önce sıralamaya göre hizmet görüyor.

Damızlıklar, toplum tarafından dışlanmış kastta yer alıyor: sağlayabilecekleri şeye göre değer görüyor –yani doğurganlık– ama öbür türlü dokunulması yasak. Onlardan birine sahip olmak için yüksek kademede olmalı, tıpkı birçok köle ve hizmetçilerin beraberindekilerle sahip olunduğu zamanlardaki gibi. Rejim, katı bir Püritanizm kimliği altında faaliyet gösterdiğinden beri, kadınlar ve aynı zamanda çocuklar da zevk sağlanmanın amaçlandığı bir harem sayılmaz. Süs olmaktan ziyade işlevseldirler.

Kitabı yazma sürecim boyunca bana çekici gelen üç şey oldu. İlki distopik edebiyata olan ilgim, ergenlikte okuduğum Orwell’ın 1984’ü, Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sı ve Bradbury’nin Fahrenayt 451’i ve sonrasında 1960’ların başında Harvard’da okurken bu okumalara devam etmem... Bir kere bir edebiyat tarzı sizi içine çekti mi, her zaman bir tane de kendi örneğinizi yazma arzunuza dair gizli sırrınız oluyor. İkincisi 27. ve 18. yüzyıl Amerikasına dair çalışmamdı, yine Harvard’da, birçok atamın yaşadığı yer ve zamana dair özel bir meraktı. Üçüncüsüyse diktatörlüğe ve onun nasıl işlediğine dair olan aşırı merakımdı, 1939’da İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesinden üç ay sonra doğan biri için pek alışılmadık olmaz herhalde.

Amerikan Devrimi, Fransız Devrimi ve 20. yüzyılın üç ana diktatörlüğü gibi – ‘ana’ diyorum çünkü dahası da var, Kamboçya ve Romanya’daki gibi– ve bundan önceki Yeni İngiltere Puritan rejimi gibi, Gilead, damarlarında akan ütopik bir idealizme sahipti; yüksek akıl prensipleriyle birleştirilmiş, hâlâ gölgesi hissedilen, kanunlardaki boşluklardan yararlanan, perde arkasındaki duygusal hazların herkese yasaklanmasına boyun eğen güç arzusu. Fakat böylesi kapalı kapılar ardındaki kaçamaklar gizli kalmalı, çünkü rejimin hem fiziksel hem ahlaki yaşam şartlarını iyileştirenraison d’être nosyonukesintiye uğramamalı; ve tüm buna benzer rejimler gibi, bu onun müritlerine bağlı. 

Belki de Damızlık Kızın Öyküsü’nün sonundaki kesin düşüşte fazla iyimser davrandım. 1984’te bile, o karamsar öngörüde, insanın suratına sağlam bir tekmeyle biten bir son yoktur, ya da Winston Smith’e dair buruk bir his, Büyük Birader’e ise sersemletici bir sevgi; fakat standart İngilizcede geçmiş zaman kipiyle yazılan bir rejim hakkındaki makalede olur. Benzer bir şekilde, Damızlık Kızıma, Maine ve Kanada yoluyla muhtemel bir kaçış için fırsat sağladım; ayrıca hem onun hem yaşadığı, geri plana düşen dünyanın bakış açısından bir son söze izin verdim. Ne zaman Damızlık Kızın Öyküsü’nün gerçekleşmesi ihtimalini sorsalar, her zaman kendime kitapta iki tane gelecek olduğunu hatırlatırım ve eğer ilki gerçekleşirse, belki ikincisi de gerçekleşebilir.

(LitHub)

Çeviren: M. Gizem Erkol


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR