Margaret Atwood: “Gelecek, bizim şu an ne yaptığımıza bağlı.”
25 Mart 2020 Söyleşi Edebiyat

Margaret Atwood: “Gelecek, bizim şu an ne yaptığımıza bağlı.”


Twitter'da Paylaş
0

Küresel salgından önce gerçekleştirilen sohbette, yazar tarihten almamız gereken dersleri değerlendiriyor.

Margaret Atwood, kendi kıyamet senaryoları üstüne düşünüyor. Ve aslında birçoğu gerçek olaylardan esinlenmiş; küçük bir çocukken onun yaşadığı dünyayı şekillendiren totaliter rejimlerden, Savaş Tedbirleri Yasası altındaki ülkesi Kanada’nın insan hakları tehirine kadar…

Bu süre boyunca sevdiklerini kaybetti, yakın zamanda demansa yakalanan hayat arkadaşı ve yazar Graeme Gibson dahil. Fakat bütün bunlara rağmen, Margaret Atwood hâlâ dimdik ayakta duruyor. Çarpıcı mizahı ve uçsuz bucaksız merakıyla (“bu benim başıma çok belaya soktu”) dünyaca ünlü yazar, 80’lerin sonunda yaşadığı kendi gerçekliği ve karşılaşabileceğimiz olasılıkları Anna Maria Tremonti ile yaptığı bu sohbette ustaca bir araya getirdi.

margaret atwood

Bu yazdığınız türdeki kitaplarda kelime oyunları için ne kadar hassassınız?

Margaret Atwood: Bu, akademik bir tez yazmış biri için uygun bir soru. Peki, benim bu konudaki hassaslığım hakkında ne biliyoruz? Diyelim ki ben 1939’da doğdum, İkinci Dünya Savaşı esnasında çocuktum ve totalitarizmle epeyce ilgili oldum. Çünkü bu senin mirasçısı olduğun şey. Mussolini, Hitler ve Stalin üç büyüklerdi.

“Mahkûm edildiğimiz bir ‘gelecek’ yok. Her çeşit olası gelecek mevcut. Ve hangisini yaşayacağımız bizim şu an ne yaptığımıza bağlı.” – Margaret Atwood

Ama bu 20. yüzyılda da daha küçük de olsa oldukça acımasız örneklerle devam etti: Kamboçya’dan Pol Pot, Arjantinli generaller, Şili darbesi… Birçok insan öldürüldü. Hangi korkunç düzende kimin kime ne yaptığını Genel Af raporlarında okumak sizi güncel tutuyor. İşte bu tarz bir hassasiyetim var, bir zamanlar savunucusu olduğum bir Viktoryanist olarak.

Bu, aslında moda olmadığı bir dönemde, lisansüstü öğrencisiyken benim çalıştığım alandı. John Donne çalışmanız gerekiyordu. Ama ben Viktoryen romanlarına ilgiliydim. Bunlar oldukça politikti. Ve üstü kapalı olmayan tacizlerden ötürü de sıklıkla vazgeçiliyordu.

Yani açıkçası bilmiyorum, bu benim hassasiyetim mi yoksa edebiyatın ne için olduğuna dair sadece benim fikrim miydi? Ve tabii ki daha güzel bir şey ortaya koymak içindi. Bu ikisi birbirinden çok da bağımsız değiller.

margaret atwood

Ve biliyorum ki Damızlık Kızın Öyküsü’ne gelecek olursak, siz hâlihazırda gerçekleşmiş olaylara bakıyordunuz.

MA: Benim düşüncem, sadece benim hayal gücümün ürünü olan hiçbir şeyi koymamaktı. Geçmişe gönderme yapan ya da günümüz toplumunda var olan bir şey olmalıydı. Bu bir öngörme değildi çünkü ben bu tür öngörüşlerin mümkün olduğuna inanmıyorum. Bence gelecek çok yönlü.

Mahkûfm edildiğimiz bir gelecek yok. Her çeşit olası gelecek mevcut. Ve hangisini yaşayacağımız bizim şu an ne yaptığımıza bağlı.

Ve bu özellikle şu an karşı karşıya olduğumuz ekolojik krizle alakalı. Eğer biz bu tercihi 1972’de, the Club of Rome’un raporunu yayınladığı zaman yapsaydık, şimdi işler başka olurdu.

Bir de bunun hakkında konuşalım, özellikle iş iklim değişikliğine gelince siz inanıyorsunuz ki…

MA: Hadi iklim krizi diyelim. Hatta ekolojik kriz, çünkü olan bu. Bir fark yok.

Tamam, doğru. Bu neslin –bizim neslin, bizden önceki neslin– gerçekten genç jenerasyonu bu problemler dünyasına taşıdığını düşünüyor musunuz?

Kaç yaşındasınız?

MA:  Altmış iki yaşındayım.

Açıkçası bu sizi de etkileyecek.

Benden sonra gelecek insanları daha da çok etkileyecek.

MA: Bu doğru ama aynı zaman da sizi de etkileyecek. Biliyorsunuz ki ‘gelecek nesil’ dediğiniz zaman, sizin yaşınızdaki birçok kişi “O zaman kimin umurunda?” diyecek (gülüyor). Onları etkilemediği sürece umursamıyorlar.

E peki kimler başkaldıran olmalı? Bir sonraki gelecek olanlar mı yoksa…

MA: Kim karar veriyor kimin olması gerektiğine, bu ‘gereklilik’ nereden geliyor?

Bilmiyorum, galiba hepimiz başkaldırabiliriz, değil mi?

MA: Bir fikir var.

Şu yüzünüzün hâline bakın! (kahkahalar)

MA: Bu bir başkaldıran sorusu değil. Bu bir mantıklının sorusu. Asıl isyankâarlar başını kuma gömenler. Hiçbir şey olmuyor, biliyorsunuz. Görülecek hiçbir şey yok burada. Her şeyden muaf olacağını ve bütün bunlardan izole bir şekilde yaşayacağını düşünenler hayalcilerin ta kendisi.

Onlardan bazıları bile işin bu durumuna ayıyor ve “E kim elektrikleri idare edecek?” diye soruyor. Bu izole bölüme nasıl varacağız? Kim yemek tedarik edecek? Gerçek şu ki, eğer dondurucusu yemeklerle doldurulmuş olan, kurtarılmış yeri olan zengin biriyseniz ve yardım alırsanız, sizin o hıncahınç dolu dolabınız daha da cazip olacaktır, sizden ziyade başkalarına yardım etmek için.

margaret atwood

Bu çok doğru.

MA: Çünkü satın alacak hiçbir şey kalmadığında, paranın da hiçbir değeri kalmayacaktır. Tıka basa bir derin dondurucuları olacak, çok teşekkürler.

“Her şeyden muaf olacağını ve bütün bunlardan izole bir şekilde yaşayacağını düşünenler hayalcilerin ta kendisi.” – Margaret Atwood

70’lere kadar geri gidersek biz şunu tartışırdık: Hangisi olmayı tercih ederdin? Yerleşik insanlarla kuşatılmış bir yerin savunucusu mu yoksa onları istila eden bir göçebe mi?

Ve sizin cevabınız neydi?

MA: Ben bir göçebe olmayı tercih ederim.

Çünkü?

MA: aha fazla hayatta kalma becerisi, tabii bir salgınla karşılaşmazsanız ki bu kesinlikle olur.

Siz bu derin ve karanlık düşünceleri seviyorsunuz. Sizi körüklüyor.

MA: en aynı zamanda bir çok manasız şeyi de seviyorum, yani beni ikisinde de bulabilirsiniz.

Çeviren: Gizem Erkol

(CBC)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR