Marquis de Sade’ın İzinde, Aylak Adam ve Anayurt Oteli
24 Mart 2019 Edebiyat Roman

Marquis de Sade’ın İzinde, Aylak Adam ve Anayurt Oteli


Twitter'da Paylaş
0

Sade’ın önermesini göz önüne aldığımızda, C.’nin toplumsal kurallar ve yasalar karşısındaki bu belirgin ayrışması ile Zebercet’e göre serbest meşrepli olmak konusunda daha ön plana çıktığını söyleyebiliriz.

Yusuf Atılgan, edebiyatımızda arzuları, korkuları ve ruhsal çekişmeleri olan canlı ve unutulmaz roman karakterleri yaratmış önemli yazarlarımızdandır. Aylak Adam ve Anayurt Oteli’nde karakterlerin yaşadığı varoluş çelişkilerini derinlemesine anlatırken, toplumsal ahlak anlayışını da sorgular. Toplumsal değerleri, kurumları ve yaşam biçimlerini sorgulayan eleştirel bir bakış açısı getirir. Yarattığı karakterler toplumsal değerlere karşı bir sorgulama ve çatışma içindedirler.

Toplumsal ve dini değerleri sorgulayan karşıt kuramlara baktığımızda karşımıza çıkan isimlerden biri de yerleşik ahlak felsefesinin karşısında duran Marquis de Sade’dır.  Foucault’un tartıştığı üzere, Sade eserlerinde şu dört tezi savunmuştur: “Tanrı yoktur, ruh yoktur, suç yoktur ve doğa yoktur.” Bu yazıda, Sade’ın bu dört tezi üzerinden Zebercet ile C. karakterlerini ve çevreleriyle olan ilişkilerini inceleyeceğim. C.’yi roman boyunca Sade’ın önermeleriyle tutarlı davranışları olan, Zebercet’i ise benzer bir reddedişe doğru dönüşüm yaşayan ancak yaşadığı sıkışmalar sonucu bunu gerçekleştiremeyen bir karakter olarak değerlendireceğim.

Sade’ın, Tanrı’nın olmadığı yönündeki ilk önermesini Foucault şöyle özetliyor: “Tanrı kötüdür; ama Tanrı’nın kötülüğü her şeye kadir olması ve iyiliğiyle tanımlanan kusursuz bir Tanrı’nın varoluşuyla çelişkilidir. . . Tanrı ne kadar kötüyse o kadar az var olur ve Tanrı iyi olsaydı var olurdu. Tanrı kötüyse yoktur ve biraz daha kötüyse o zaman hiç yoktur.” (s. 142) Bu bağlamda, öncelikle Anayurt Oteli’ne bakacak olursak, 1950’li yıllarda Anadolu’da bir kasabada geçtiği halde romanda herhangi dini bir söyleme veya pratiğe rastlanmadığını görüyoruz. Bu durum Murat Belge’nin de dikkatini çekmiş olacak ki konuya anlam veremeyişini ve bunu bilinçli bir tercih olarak görmediğini şöyle açıklıyor:

“Bir kasabada Zebercet gibi bir adam, bu kadar dindışı yaşayabilir mi? Kendi dindar olmayabilir, o mümkün tabii, ama çevre ve günlük hayat dinden bu kadar bağışık olabilir mi? Çevresindeki insanlarda da yok böyle bir şey. Roman boyunca ‘taşra’ atmosferi başarıyla verilmiş. Ama o atmosferin içinde bol bol bulunması gereken ‘ezan’dı, ‘cami’ydi, ‘Cuma’ydı, ‘bismillah’ diyenlerdi, bunların hiçbiri yok.” (s. 64)

Bilakis Yusuf Atılgan’ın dinden yalıtılmış bu atmosferi bilinçli olarak oluşturduğunu düşünüyorum. Eğer Tanrı var olsaydı, Zebercet’i düştüğü günahlardan alıkoymasını beklerdik. En azından dini baz alarak kendi vicdanınca ya da başkaları aracılığıyla yargılanmasını beklerdik. Ancak Tanrı vurgusunun olmayışı böyle bir tereddüde yer bırakmıyor.

Aylak Adam’da da benzer şekilde dini bir pratik ya da dini bir söylem bulunmuyor. C.’yi sokakta yürürken gördüğümüz başlangıç paragrafında, camiden bahsedilmesindeki amacın “caminin dirseğindeki bacakları kesik dilenciye” vurgu olduğunu düşünüyorum. Çünkü ilerleyen bölümlerde C. tekrar dilenci ile karşılaşır. Dilenciye sadaka verme üzerinden insanların iyilik yapma ve merhamet duygularını sorgular. Maneviyata dayalı ve karşılıksız olması beklenen sadaka vermenin bile altında kişisel menfaat hissi bulunduğu görülür. Etrafını gözlemleyen ve pek çok şeyi kötüye yoran C. şöyle sorgulamaktadır:

yusuf atılgan

“Yaman adamdı bu dilenci. İnsanların işten dönerken ucuza huzur satın aldıklarını biliyordu. .... Bir de sabahları gidip bir kız okulunun önünde dileniyorsa alnında öpecem onu. Yufka yüreklidirler. Ucuza numara alırlar. Kişioğlu böyleydi. Kimi dilenmek, kimi sadaka vermek zorundaydı.” (s. 43)

Sadaka vermedeki beklentinin yalnızca Tanrı’nın rızasını alma olması gerekirken, bunun maneviyata yer bırakmayan karşılıklı bir çıkar ilişkisine indirgendiğini görüyoruz. Buradan,  Sade’ın söylemi ile tutarlı olacak biçimde, “iyiliğiyle tanımlanan kusursuz bir Tanrı’nın varoluşu”nun zedelendiği sonucuna varabiliriz. Böylelikle, Sade’ın söyleminde olduğu gibi iki romanda da Tanrı’nın getirdiği mutlak iyiliğe rastlamıyoruz.

Sade’ın ruhun olmadığı yönündeki ikinci önermesini, Foucault ruh ve beden çelişkisi üzerinden şöyle açıklıyor: “Ruh şayet bedene bağlıysa, bedene tabiyse, arzu veya duygu ruhu ele geçirebiliyorsa o halde ruh maddi bir şeydir. Şayet bedenle doğuyor, bedenle aynı anda dünyaya geliyorsa, o halde maddidir.” (s. 130) Dolayısıyla Sade ruhun ebedi değil fani olduğunu ve arzu tarafından ele geçirilebildiğini savunarak bu söylemini Justine eserindeki karakterlerden Bressac aracılığıyla dile getirir: “Anne dediğiniz nedir ki sonuçta? Bir hiç! Anne dediğiniz kadın günün birinde veya bir gece birisiyle sevişmiş, haz duymuş ve bu tamamen kişisel hazzın fizyolojik bir sonucu olarak çocuk doğmuştur.” (Sade, 1791 Akt. Foucault 1963: 140)

Şimdi, Sade’ın ruh yoktur önermesini annenin veya anneliğin kutsal olmayışı üzerinden değerlendirerek, Zebercet ve C.’nin anneleriyle olan ilişkilerine bakacağım.

Ruhun bulunmayışını destekleyen bir diğer öğe olarak ayrıca Aylak Adam’ın C.’sinin mutlak sevgi arayışının olumsuzlukla sonuçlanmasını gösterebiliriz.

Öncelikle Zebercet’in annesinin konağın sahiplerinden Haşim Bey ve beslemelerinden birinin gayri meşru çocuğu olması, varoluşu itibariyle kutsallıkla özdeşleşmiyor. Bu silik anne figürünü çocuk yaşta kaybetmesiyle beraber anne ve çocuk ilişkisi gelişmiyor. Aylak Adam’ın C.’si ise henüz bir yaşındayken annesini kaybedince teyzesi tarafından büyütülüyor. Annesinin yerine koyduğu teyzesinin babasıyla yaşadığı cinsel birliktelik bu ilişkinin kutsallığını zedeliyor. Böylece, ruh yoktur önermesini doğrulayacak şekilde, her iki karakterin de annelerinde (anne yerine koyduklarında) bedene ait hazzın ön plana çıktığı ve ruhun kutsallığının görülmediğini söyleyebiliriz.

Ruhun bulunmayışını destekleyen bir diğer öğe olarak ayrıca Aylak Adam’ın C.’sinin mutlak sevgi arayışının olumsuzlukla sonuçlanmasını gösterebiliriz. Aslında C. bedensel arzusunun peşinden gidebilen ve kadınlarla cinselliği özgürce yaşamaktan çekinmeyen bir karakterdir.  Ayrıca evlilik kurumuna olan inançsızlığını açıkça dile getirir.

“Karı kocalar bile böyle değil mi? Ortak neleri var? Haftanın belli günleri et ete sürtünmekten başka? Gene de dayanıyorlar. Çünkü birlikte yaşama zorunluluğuna inanmışlar. İşte benim onlardan ayrıldığım buna inanmamam.” (s. 108)

Evlilikleri sorgulamasına rağmen C. roman boyunca gerçek bir sevgi arayışındadır ve Güler’e bu durumu şöyle ifade eder:

“Bir gün sana dünyada dayanılacak tek şeyin sevgi olduğunu öğretecem.” (s. 76)

Hatta bu sevgi arayışını bir adım daha ileriye götürerek toplum idealine taşır.

“Bana tek insan yeter. Sevişen iki insanın kurduğu toplum. Toplumsal yaratıklar olduğumuza göre, insan toplumlarının en iyisi bu daracık, sorunsuz, iki kişilik toplumlar değil mi?” (s. 108)

Ancak birlikte olmayı denediği farklı kadınlarda benzer anlayışı ve mutlak sevgiyi bulamaz. Romanın bitiminde dile getirdiği umutsuzluğu bu arayışın olumsuz sonuçlanmasından kaynaklanmaktadır.

Ruh sevgi ile doyurulamayınca, Sade’ın söyleminde olduğu gibi arzu tarafından ele geçirilerek maddileşmektedir.

“Konuşmak gereksizdi. Bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti. Biliyordu; anlamazlardı.” (s. 155)

Böylece C.’nin, birbirine yalnız sevgiyle bağlı iki kişilik toplum idealini sonunda gerçekleşmeyeceğini kabul ettiğini ve bunun beyhude bir çaba olduğuna karar verdiğini görürüz. Bu durumda C.’ye sadece yaşamaktan çekinmediği cinselliğini, yani bedensel arzusunu sürdürmenin kaldığını, ruha bağlı olan sevgi arayışının geçersizleştiğini söyleyebiliriz. Böylece beden-ruh dengesinin bedensel haz yönü ağır basar.  Ruh sevgi ile doyurulamayınca, Sade’ın söyleminde olduğu gibi arzu tarafından ele geçirilerek maddileşmektedir.

Sade’ın üçüncü önermesi olan “suç ve dolayısıyla yasa yoktur” için ise Foucault şöyle diyor:

“Suç ancak yasayla birlikte var olabilir; yasanın olmadığı yerde suç yoktur. Yasa bir şeyi yasaklamayınca, o şey suç olarak var olmaz. İyi de yasa birtakım bireylerin sırf kendi çıkarları için kararlaştırdığı bir şey değilse nedir? . . . dolayısıyla, birilerinin iradesine özellikle de ikiyüzlülüklerine ters düşüyor diye suçun kötü olduğu nasıl söylenebilir?” ( s.131)

Sade’ın önermesinden yasanın bazı bireylerin imtiyazına hizmet ettiği ve yasa koyucu güçlerin buna göz yumduğu, bu nedenle herkes için eşit olarak geçerli bir yasanın olmadığı sonucuna varabiliriz. Atılgan’ın iki romanına bu bağlamda bakacak olursak, öncelikle Anayurt Oteli’nde yasaları kendine bir ayrıcalık olarak kullanan bireye örnek olarak emekli subayı gösterebiliriz. Otel müşterilerinden kendini emekli subay olarak tanıtan adamın aranan bir suçlu olduğu ortaya çıkar. Kendini subay olarak tanıtması, yasalar karşısında üstün görülebilecek bir sınıfa aidiyet aracılığıyla yasadan kaçınmaya ve kendi çıkarı için bu unvanı kullanmaya işaret eder.

Dahası Anayurt Oteli’nde hukuk düzeninin işlerliğine dair soru işaretleri bulmak da mümkün.

Karısını gerdek gecesinde öldüren adamın duruşması sırasında sanığın davranışı göz önüne alınarak ceza yeterliliği olup olmadığının sorgulanması gibi bu cinayeti hafifletecek nedenler aranır. Hâkim, kadının kız oğlan kız olup olmadığını ya da kendisine ağır bir söz söyleyip söylemediğini sorgular. (s.74) Bu duruşmayı izleyen Zebercet kendisi gibi suç işleyenlere karşı yasaların hantallığını ve duruşmanın ileriki bir tarihe ertelendiğini görünce, kendi durumunu gereğinden fazla ciddiye aldığını fark eder. Hâkimin işlenen suça basit bir neden arayışına karşı, Zebercet de işlediği suç üzerine kendini sanık yerine koyarak şöyle düşünür:

“Bilemiyorum nedensiz olamaz mı ağır bir söz söylemek vurmak ya da konuşmamak vurmamak bir şeyler uydurmamı istiyor yaptığım yasaların daracık bir bölümüne sığdırmak nasıl da Emekli Subay’a benziyor tuhaf kızını ya da karısını boğsaydı…” (s.75)

Sade’ın suç ve dolayısıyla yasa yoktur önermesinde olduğu gibi yasa olması gerektiği gibi geçerli olmadığına göre Zebercet’in de kendini suçlu hissetmesine gerek kalmamıştır.

Hâkimi de aranan bir suçlu olduğu ortaya çıkan Emekli Subay’a benzetmesi ile yasaların Zebercet’in gözünde otoritesini tamamen kaybettiğini görürüz.  

“Kaçmayacaktı. Durumu başkalarının yargısına bırakmayacaktı. Başka olanaklar da vardı elbet.” (s. 83)

Böylece teslim olmaktan vazgeçer ve kendini daha güçlü hisseder. Sade’ın suç ve dolayısıyla yasa yoktur önermesinde olduğu gibi yasa olması gerektiği gibi geçerli olmadığına göre Zebercet’in de kendini suçlu hissetmesine gerek kalmamıştır.

Aylak Adam’daki C.’nin ise Zebercet gibi bir dönüşüm yaşamaya ihtiyaç duymadan doğrudan ve en baştan itibaren yazılı olmayan toplumsal kuralları tamamen reddettiğini görürüz. Yukarıdaki önermede belirttiğim üzere evlilik kurumunu reddedişi gibi çalışmayı da kabul etmeyişini şöyle dile getirir:

“Kim bilir, iç sıkıntısı olmasa, belki insanlar işe gitmeyi unuturlardı. ‘İş avutur’ derdi babası. O böyle avuntu istemiyordu.” (s. 41)

C.’nin toplumsal kuralları karşısına almasını, babasının otoritesini ve ona olan benzerliğini kabul etmeyişi üzerinden açıklamak mümkündür. Gökhan Tunç bu ilişkiyi Lacan’a göre şöyle açıklıyor:  

“Çocukken, C. eğer babası adamsa, kendisinin adam olmayı reddedeceğinden bahseder. Lacan’ın belirlediği şekilde, simgesel otoritenin temsilcisi olan babaya karşı oluş (Tura, 1996, s. 50), C.’nin, aynı zamanda simgesel düzenle belirlenmiş kodlara karşı olmasına da yol açar. Böylelikle babanın reddi, dolaylı olarak sembolik düzenin reddine dönüşür. C.’nin, babam adamsa ben adam olmayacağım şeklinde düşünmesi, tam da Lacan’ın babanın reddinin toplumsal kodların reddi anlamına geldiğine yönelik düşüncesini akla getirir. C., sosyo-kültürel Yasa’nın her türlü koduna, bağlanımlarına karşıdır.”

Sade’ın önermesini göz önüne aldığımızda, C.’nin toplumsal kurallar ve yasalar karşısındaki bu belirgin ayrışması ile Zebercet’e göre serbest meşrepli olmak konusunda daha ön plana çıktığını söyleyebiliriz.

Anayurt Oteli, kasaba hayatında geçmesine rağmen doğaya olan özlemin şiirsel bir dil kullanımı ile tasvir edildiği iki bölüm vardır.

Sade’ın doğanın olmadığı yönündeki son önermesini ve doğa ölüm ilişkisini ise Foucault şöyle özetliyor: “Doğa tahrip eder; vaktini varlıklar yaratmakla geçirir, ama yaratır yaratmaz da o varlıkları ölüme mahkûm eder veya kendi hallerine bırakır, ya yaşlılıktan ölürler ya da birileri onları öldürür. Sonuçta doğa bu varlıkları ölüme mahkûm eder ki bu da çelişkilidir.” Böylece, doğanın içinde ölümü barındıran acımasız bir yapı olduğu vurgulanır. Burada, doğanın ölüme mahkûm etme önermesini Zebercet’in ölümü üzerinden değerlendireceğim.

Anayurt Oteli, kasaba hayatında geçmesine rağmen doğaya olan özlemin şiirsel bir dil kullanımı ile tasvir edildiği iki bölüm vardır. İlki konağın otel olmadan önceki zamanlarının anlatıldığı bölüm, ikincisi ise yine intihar eden dayı Faruk beyin hikayesinin anlatıldığı bölümdür. Nurdan Gürbilek (2010) doğa anlatımı olan bu iki bölümde dildeki kullanımının nasıl belirgin olarak değiştiğini vurgularken, bu durumu doğaya karşı duyulan bir özlem ve bütünleşme isteği ile özdeştirir. İkinci bölümün ardından gelen Zebercet’in kendi ölümünü ise ölümü anlamlı kılma isteği olarak yorumlar:

“Lirik denebilecek bir andır bu; birden sanki bir doluluğu hatırlayan, bu anın anısını okurundan esirgemek istemeyen, onu da doyurmak isteyen şefkatli bir yazarla karşı karşıyayızdır. Sanki hatırlanan anı sürekli kılabilmek, bu anıyı çoğaltabilmek, dilde biriktirebilmek için cümlelerini bir türlü bitirmek istemez, ağaçların adlarını saymakla bitiremez, yaşanan anı ayrıntılandırmak ister, cümleyi bitirecek noktayı ertelemek için bir virgül daha koyar; bir ağaç, bir çiçek ismi daha sayar. Atılgan’ın yapıtlarında pek rastlamadığımız şeyler: Onbiray gülleri, çam yaprakları arasından sızan güneş ışığı, taşların arasından fışkıran otlar… Zebercet’in yaşamını değilse de ölümünü anlamlı kılma, dayısı Faruk beyle özdeşleşme çabasının dile geldiği anlar… Ne kadar acıyla dolu olursa olsun konağın otel olmadan önceki, bir aileyi barındırdığı, anlamla dolu olduğu, zenginliğin, tamlığın, genişliğin ifadesi olduğu zamanları? Ne kadar karşılıksız olursa olsun, arzunun geniş bir hayatın ortasında, doğanın bağrında yaşandığı zamanları? Doğanın kent karşısında eksik kalmadan önceki, taşraya dönüşmeden önceki halini?” (s.91)

Zebercet, Faruk beyi güçlü bir doğa tasviri içinde hatırladıktan sonra kaçınılmaz biçimde insan hayatının ölümle sonuçlandığı umutsuzluğuna ve hayatın beyhudeliği hissine kapılır.

“Faruk öldükten on yıl sonra doğan üçüncü oğullarına da onun adını koyduklarında bu adın ölüm getirdiğini söylemişler de ‘Ölürse ölsün, yaşarsa onun adıyla’ demiş. Yorumlar, nedenler önemsizdi; kesin değildi. Önemli olan insanın edimleriydi. Değişmez tek bir kesinlik vardı insan için: Ölüm.” (s. 105)

Bu düşüncelerin hemen ardından da Zebercet’in intihara hazırlandığını görürüz. Roman boyunca doğadan bahsedilen iki bölümün de geçmiş hatıralarla ve ölmüş ya da kendini öldürmüş kişilerle ilişkilendirilmeleri, Sade’ın “doğanın ölüme mahkûm etme ya da doğanın ölümü önleyememe” önermesi ile güçlü bir tutarlılık içindedir.

Atılgan Anayurt Oteli’ne benzer şekilde Aylak Adam’da kaybolan doğaya özlem duyar.

Aylak Adam ise yine şehir hayatında geçen bir roman olmakla beraber, doğanın bulunmayışı önermesini, C.’nin mutlak sevgiyi bulamaması ile ilişkilendirerek değerlendireceğim. Atılgan Anayurt Oteli’ne benzer şekilde Aylak Adam’da kaybolan doğaya özlem duyar. Doğa ilişkisine bir metafor haline getirdiği “kıyısında iki insanın seviştiği deniz” kavramı üzerinden bakabiliriz. Böyle bir denizin bulunmaması, aradığı mutlak sevginin de yokluğuna işaret eder.

“Dünyada öyle deniz yoktu. Olsa olsa kıyısında iki insanın çiftleştiği deniz vardı. İşte şu durgun, bozumsu deniz! Bacaklarını ilk burada öpmüştü. Nerdeydi o sağanak sonu kokusu? Onları öpmenin yürek çarpıntısını nasıl olmuştu da yitirmişti? Yoksa bütün bunlar isteğine ulaşmış, kanmış erkek etinin tedirginliği miydi?” (s. 132)

Bulunamayan sevginin yerini yine bedensel arzu almaktadır. Kolaylıkla sevgiyle ve sonsuz aşklarla ilişkilendirilebilecek romantik deniz ve boğaz imajı dahi zedelenmiştir. Doğa yenik düşmüştür. Gürbilek (2014), şehirleşme ile beraber ideal aşkın kayboluşunu dile getirir:

“C. ile B. birbirinin çevresinde, bir adım önünde ya da arkasında, bir yere biraz önce ya da sonra giderek, şehrin yüzeyinde hiç karşılaşmadan, bir türlü birbirine değemeden dolaşır dururlar. İdeal aşkın nesnesi çoktan yitirilmiştir. Başka bir şehirdir bu: Boğaziçi’nin, aşkın, kültürün iç içe olduğu her sahnesi yazarına yitirdiği bütünlüğü yeniden vaat eden bir şehir değil
korkunç fren gıcırtılarının, çelik takırtısının, yazı makinelerinin korkunç takırtısının, insan sesini boğan fabrikaların, kornaların, çanların, küfürlerin şehridir.” (s. 85)

Doğanın bütünlüğünü kaybetmesi, mutlak sevgi arayışının da tükenmesine neden olur. Romanın sonunda C.’nin, B.’yi bulma arayışından vazgeçtiği anda şehirde trafiğin içinde kalması da doğanın yenilgisine vurgu yapmaktadır.

https://oggito.blob.core.windows.net/images/full/2019/3/Yusuf Atılgan-008 XX... .jpg

Sade’ın dörtlü önermesinin Atılgan’ın her iki romanında da karakterler ve atmosfer itibariyle desteklendiğini söyleyebiliriz. Sade, karakterlerini bu dört önermenin tamamıyla kabul edilip edilmemesine göre serbest meşrepli olmayı tanımlar. Foucault’nun ifade ettiği üzere “ya birisi dört tezi, dört temel olumsuzlamayı kabul eder ve o zaman serbest meşreplidir; ya da dördünü bir bütün olarak kabul etmez, içlerinden birini reddeder, ama sadece birini reddetse bile, birey hakiki bir serbest meşrepli değildir ve kurbanlar arasına katılabilir.” (s. 135)

Bu bağlamda Zebercet ve C.’nin serbest meşreplikte nasıl konumlandığını ele alacağım. Öncelikle serbest meşrepli bireyden ne anlaşılması gerektiğini biraz daha açacak olursak, Foucault bunu şöyle detaylandırır:

“Sade’ın anladığı anlamda kuraldışı birey nedir? Dört ayak üzerinde duran bu var olmayış ilkesini en başta kabul edendir; kendi üzerinde hiçbir hükümranlık kabul etmeyen bireydir: Ne Tanrı’nınkini, ne ruhunkini, ne de yasayla doğanınkini.” (s. 131)

Yukarıda açıkladığım üzere, Aylak Adam’ın C.’sinin, özellikle tüm toplumsal kuralları keskin bir biçimde reddetmesiyle ve mutlak sevgi ve iyilik kavramlarının bulunmayışını kabullenişi ile kural dışı bir birey olduğunu, yani dört olumsuzlama ile uyumlanmış bir serbest meşrepli olduğunu savunabiliriz. Bu tutarlılığını roman boyunca koruyarak kural dışılığından ve aykırılığından ödün vermiyor.

Ancak Aylak Adam’dan farklı olarak Zebercet’in tam bir serbest meşrepliye dönüşemediği alanın ise Zebercet’in özgürce yaşayamadığı cinselliği olduğu söylenebilir.

Ancak Zebercet için kural dışılıkta aynı güçlü tutarlılıktan bahsetmek pek mümkün değil çünkü Zebercet’i roman boyunca dönüşüm geçiren bir karakter olarak görüyoruz. Kuralları tanımama ve ihlal etme anlamında giderek serbestleştiğini söyleyebiliriz. Yasaları tanıma ve bağlılık gösterme anlamında önceden ciddiyetle uyduğu, müşterileri kaydettiği fişlere özen göstermediğini ve bu işe olan inancını kaybettiğini görüyoruz. Otelin dışındaki dünyaya çıkarak daha önce hiç yapmadığı şeyleri yapmaya başlıyor. Horoz dövüşlerine gitmesi, on yıldır içmediği halde içki içmesi ve uzun zaman sonra ilk kez sinemaya giderek burada eşcinsel bir yakınlaşma yaşaması, Zebercet’in normlara uymayarak serbest meşrepliliğe doğru bir dönüşüm yaşadığını gösteriyor.

Ancak Aylak Adam’dan farklı olarak Zebercet’in tam bir serbest meşrepliye dönüşemediği alanın ise Zebercet’in özgürce yaşayamadığı cinselliği olduğu söylenebilir. Murat Belge bu durumu şöyle tanımlıyor: “Zebercet’in sorunu entelektüel besinden yoksun olarak yetişmesi. Bunun sonucunda bütün insani özlemleri cinsellikte toplanmış ve sıkışmış bir adam.” (s. 16)

Serbest meşrepliğin karşısında konumlanan kurbanlar, yani dört söylemi kabul etmeyerek dışında kalanlar ise şu şekilde tanımlanır: “Bunlar sırf söylemin dışında oldukları için bir bakıma sonsuz nesnelere dönüşeceklerdir; yani, serbest meşreplinin onlar üzerindeki, bedenleri üzerindeki, bedenlerinin her bir parçası, anatomilerinin her bir santimi, her bir organı üzerindeki arzusu boyuna azacaktır.”  (s. 138)

Zebercet’in kendine kurban olarak ortalıkçı kadın Zeynep’i aldığını söyleyebiliriz. Zeynep’in bedenini tek taraflı kullanıp nesneleştirerek yaşadığı cinsellikte bir kurban ilişkisi oluşturur. Belge bu ilişkiyi şöyle açıklamaktadır:  

“Zeynep bundan önce neydi? Bir ‘nesne’ değil miydi? Üstelik, Zebercet’e de kendini bir nesne gibi hissettiren bir nesne. Buna rağmen onunla bir insan ilişkisi kurmaya çalıştığı söylenebilir.” (s. 34).

Peki, Zebercet’in Zeynep ile yaşarken olağanlaştırdığı ancak özgürleşemediği bu tek taraflı cinselliğin sonunda onu kurbanını öldürmeye iten şey nedir? Murat Belge, Zebercet’in cinayet anında hissettiklerini, şu şekilde analiz eder:

 “Yani ona karşı duygularında göreli bir insanileşme başlarken, ‘seninim’ diyeceğine ‘of köpek’ diyen ve gene horul horul uyumaya devam eden kadın karşısında beyni atıyor. . . Zeynep’in onu adam yerine koymaması, böyle bir gecenin sonunda, ona yaşadığı, daha doğrusu yaşayamadığı bütün hayatının bir özeti gibi görünmüş olabilir. Onu böyle hınçla boğarken bütün dünyadan intikam aldığını hissetmiş olabilir.” (s. 32)

Zebercet’in insanileşme isteğinin karşısında Zeynep’in onu adam yerine koymayışının Zebercet’te abject bir his oluşturduğunu düşünüyorum. Bu hisle beraber Zeynep’in varlığı, kurban olmaktan çok artık Zebercet’in kimliğinin bütünlüğünü tehdit eden, varlığının zayıflığını ona gösteren bir hal alır. Kristeva’ya (2004) göre abject benlik ile başkaları, özne ile nesne arasındaki sınırda bozguna uğrayan kısmı oluşturur. Öznenin eksikliğini kabul ettiğinin göstergesi de kendi varlığından iğrenmesidir. (s. 17) Zebercet’in her gün ayaklarını takıntılı biçimde yıkaması, kendinden duyduğu iğrenmenin göstergesidir. Zebercet kendisini özellikle cinsellik anlamında arada kalmışlık ve sıkışmışlık durumuyla yüz yüze getiren bu abject hissiyle başa çıkamaz. Tam olarak özgürleşememesine neden olurken, gerçek bir serbest meşrepliye dönüşmesini de engeller diyebiliriz.

Sonuç olarak, Foucault’nun tartışmaları aracılığıyla Sade’ın varolmayışla ilgili dört tezi üzerinden ele aldığım Aylak Adam ve Anayurt Oteli romanları atmosfer ve karakterleri bağlamlarında dört olumsuzlamaya da açıkça vurgu yapmaktadırlar. Ben burada C.’yi toplumsal normları kabul etmeyerek arzusunun peşinden giden bir serbest meşrepli olarak yorumladım. Zebercet’i ise giderek serbest meşrepli olmaya doğru bir dönüşüm yaşayan ancak cinsellikte yaşadığı sıkışma nedeniyle tam olarak buna ulaşamayan bir karakter olarak değerlendirdim. Foucault, Sade’ın dört önermesini Platon’dan bu yana süregelen Batı felsefesinin karşıtı olarak değerlendirir. Serbest meşreplinin Batı felsefesinin olumlu gördüğü bireyin zıttı olduğuna açıklık getirir. Batı felsefesi, birey olarak var olmayı ancak arzularından, öldürme isteğinden, fantazmalarından, bedeninden ve bedeninin yasasından vazgeçtiği ölçüde mümkün görür ve bireyin böylece bir adı ve namı olacağını belirtir. Aksi halde bireyin toplumda bir yeri olmayacağını, topluluk tarafından suçlu ve deli diye nitelenmekten kurtulamayacağını ve özel bir ad alamayacağını açıklar.  (s. 133)

Zebercet ve C.’nin vazgeçmedikleri bedensel arzularının ve öldürme isteklerinin Batı felsefesine göre toplumda kabul görmediğini görürüz. Aylak Adam’ın C.’sinin bir adı olmayışı da bu vurguyla tutarlıdır. Bu reddediş veya kopuş bireyin suçlu veya deli olarak görülmesine varmaktadır. Böylece, toplumsal ahlak anlayışının dışında kalan, “suçlu” ve “deli” tanımlarını sorgulayan bireyler olmaları Zebercet ve C.’yi edebiyatımızın unutulmayan anti-kahramanları haline getirmektedir.

REFERANSLAR

Atılgan, Y. (2000). Anayurt Oteli. (26. Baskı). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları

Atılgan, Y. (2000). Aylak Adam. (30. Baskı). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları

Belge, M. (Ed.). (2015). Zebercet’ten Cumhuriyet’e “Anayurt Oteli. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları

Foucault, M. (2015). Büyük Yabancı, Dil, Delilik Ve Edebiyat Üstüne Konuşmalar. Savaş Kılıç (Çev.). İstanbul: Metis.

Gürbilek, N. (2014). Yer Değiştiren Gölge. İstanbul: Metis Yayınları.

Kristeva, J. (2004). Korkunun Güçleri, İğrençlik Üzerine Deneme. Nilgün Tutal (Çev.), İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Tunç, G. (2018). İstanbul’da Bir “Yabancı”: Aylak Adam’ın C.’si. Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 10 (23).   

Fotoğraflar: İsa Çelik


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR