Marquis de Sade ve Sodom’un 120 Günü
4 Ağustos 2018 Edebiyat

Marquis de Sade ve Sodom’un 120 Günü


Twitter'da Paylaş
0

“Şüphesiz anlatılan birçok aşırılıktan hoşlanmayacaksın, bunu biliyoruz, ama aralarında seni baştan çıkaracaklar da olacağını göreceksin, işte bize gerek de bu."

Yeraltı edebiyatının önemli yazarlarından biri olan Marquis de Sade’in eserleri birçok ülkede uzun yıllar yasaklı kitaplar listesinde yer aldı, ama döneminde, “Şeytanın Kitabı” gibi yok sattı. Susan Sontag, Sade’nin eserlerinin sansürlenmesine karşı çıkan yazarlardandı.

Yaşamı ve yazdıklarıyla sıra dışı olmayı günümüzde de sürdüren Sade, kimileri için yazının peygamberi bir felsefeci, kimileri için varoluşçuluğun, sürrealizmin ve nihilizmin öncüsü, kimileri için şeytanın ta kendisi. Angela Carter, ahlaklı ve yazılarında kadınlara yer veren bir pornografi yazarı olarak değerlendirir onu. Sade hakkında söylenenler, yazılanlar insana garip gelebilir, ama okura farklı bir bakış açısının kapılarını araladığı kesin.

Sade’in çalkantılı yaşamı en çok yarı otobiyografik romanlarında karşımıza çıkıyor. Şatosunda düzenlediği eğlencelerde hizmetçiler, fahişeler, dilenciler ve yaşlılar üzerinde şehvet duygularını tatmin ediyor, onlara şiddet uyguluyor, kırbaçlıyor ve işkence ediyordu. Çirkinlik onun için olağan dışıydı, şehvet oyunlarında güzelliğe yer yoktu. İnsanın haz almak için yaşlı, çirkin, hatta pis kokan bir kadını, körpe ve güzel bir kıza tercih etmesi Sade için anlaşılır bir şeydi. Şehvetin dizginlemesini doğaya hakaret kabul ediyordu. Duygularının ve cinselliğinin doğaya uygunluğuna inandığı için yaptıklarında bir sorun görmedi, zihninden geçenleri yaşadı, ama kuralları koyan ve koyduğu kurallara uymayan sahtekâr aristokrasiyi aşağıladı, suçladı, kirli yüzlerini yazdıklarıyla deşifre etti. İhtilale gebe Fransa’nın karışık bir döneminde kitapları gizlice basıldı ve dağıtımı el altından yapıldı.

 Kitapları ve işlediği cinsel suçlar yüzünden ömrünün otuz iki yılını hapishanede ve tımarhanede geçirdi. Aristokrat olması giyotinle öldürülmesini engelledi. Aristokrat olmasına rağmen aristokrasiye, Fransız devrimi sonrası oluşan burjuvaziye, aptal ve kösnül halka, devrimde rol oynayan jakobenlere, geleneksel ahlak anlayışına, tabulara, dine, din adamlarına, halkın köle ruhuna ve dogmalara karşı otoriteye baş kaldıran büyük bir put kırıcıydı.

Marquis de Sade

Bir Cizvit okulunda dini eğitim, sonrasında sıkı bir askeri disiplin, orduya katılım ve yirmi üç yaşında kendi gibi soylu bir kadınla evlilik. Buraya kadar her şey toplumun istediği gibi ilerledi, sonrasında aristokrasinin şehvet düşkünlüğünü, sapıkça ilişkilerini kitaplarına konu edindi ve bu, iktidarı rahatsız etti.

Dünya edebiyatının aykırı romanlarından biri olan Sodom’un 120 Günü’nü, 1785 yılında hapishanede yazdı. Fransız ihtilali sırasında kaldığı Bastille hapishanesinde kitabın el yazmalarının, hapishaneyi basan isyancılar tarafından yok edildiğini düşündü ve “kanlı gözyaşları” döktü. Roman yaklaşık yüz elli yıl sonra Bastille’deki bir restorasyonda duvarın gizli bir bölmesinde rulo halinde bulundu. Belki daha erken tarihlerde bulunsaydı, bu roman da oğlu tarafından geride bıraktığı, henüz yayınlanmayan öteki yazıları gibi yakılacaktı. Yıllar sonra bir müzayedede kitabın el yazmasının satışı durduruldu ve Fransız devleti tarafından ulusal hazine kapsamında koruma altına alındı. Kitap birçok tiyatro oyununa, sinema filmine ve sanat yapıtına konu oldu. Piere Paola Pasoloni tarafından sinemaya, Salo ya da Sodom’un 120 Günü adıyla uyarlanan roman, dönemin faşist iktidarında bardağı taşıran son damlaydı, yönetmenin öldürülüşünü hızlandırdı. Sisteme ve köhneliğe bir başkaldırı niteliğinde olan film, faşizmin koyu bir eleştirisi olarak sinema tarihine geçti, ancak kitabı okumak ne kadar zorsa filmi izlemek de bir o kadar zor.

Sade tanrının helak ettiği Lut kavminin yaşadığı iki şehrinden biri olan Sodom’u kitabına isim olarak seçer ve o şehirlerde yaşanıldığına inanılan sapkınlığın kendi döneminde yeniden oluşan yüzüdür yazdıkları. Ölümünden sonra cinsel sapkınlık Sodom şehriyle değil, Sade’in adıyla, sadizm’le anılır. Freud, cinsellik ve şiddetin incelenmesi gereken doğal kişisi olarak görür onu. Ömrünün ileri yaşlarında hizmetçisiyle yaşadığı sodomist ilişkiden dolayı yargılanır, Fransa’yı terk etmek zorunda kalır.

Romanlarında genellikle amacını açıklayan Sade, Sodom’un 120 Günü’nde, “... sevgili okuyucum, kalbini ve ruhunu, dünya var olduğundan beri yazılmamış ölçüde pis bir öyküye, ne eski, ne de modern çağda rastlanmamış tarzda bir kitaba hazırlaman gerekiyor” diye okura uyarıda bulunuyor. Bu uyarı merak duygumuzu körükleyebilir, bizi, kitabı okumamız için kışkırtabilir, samimi de gelebilir, ama her halükarda yerinde ve doğru bir uyarı olduğu, kitap okunmaya başlandığında daha net anlaşılıyor. “Şüphesiz anlatılan birçok aşırılıktan hoşlanmayacaksın, bunu biliyoruz, ama aralarında seni baştan çıkaracaklar da olacağını göreceksin, işte bize gerek de bu” diye devam ediyor açıklamalarına. Okurken beni etkileyen, yazarın yarattığı dünyanın ayrıntıları, kişileri betimlemesi, iç disiplini, hafızası ve bazen cümlelerin dışına taşan dehşet verici ayrıntılar. Kitabı sonuna kadar okumak için sağlam bir bünye gerekiyor. Roman bizi birçok yerde durduruyor, sahiden böyle insanlar var mı, bundan zevk alınır mı, inanamıyorum, olamaz diyebileceğimiz cinsel sapkınlıklar ve işkenceler üzerine düşünmemize yol açıyor.

Devletlerin kendi hapishanelerinde siyasi mahkûmlara ya da savaş durumunda esirlere uyguladığı işkenceler zaman zaman basına sızar, sızdırılır, romanı okuyunca o işkencelerin bir benzerine rastlamak, romanın korkunç anlatımıyla bire bir örtüşüyor. Kitapta zevk ve işkence metodu olarak karakterlerin hem kendilerine hem de kurbanlarına insan dışkısı yeme ve yedirme, kiminin bundan haz alması ve bu yolla kurbanı aşağılaması, yazarın da belirttiği gibi, ne eski ne de modern çağda yazılmayan yöntemleri, Sade’ın da hayal dünyasının dışında, günümüzde rastlanıyor olması elbette utanç verici.

Yazar kitabın ilk bölümünde Şehvet Düşkünlüğü Okulu’unu kuran kırk beş yaş üstü dört aristokratı karakterleri ve görünüşleriyle en ince ayrıntısına kadar betimler. Örneğin Blangis Dükü için, “elli yaşında, devasa bir organ ve inanılmaz bir güçle yaratılmış, satir gibi bir adam. Ona tüm kötülüklerin ve suçların sorumlusu gözüyle bakabiliriz. Annesini, kız kardeşini ve üç karısını öldürmüş...” diyor. Belli bir plan ve program dahilinde, her şey en ince ayrıntısına kadar bu dört kişi tarafından belirleniyor. Aristokratların emrinde çalışan dört tecrübeli pezevenk başkent Paris’te ve kırsal kesimde, hazcıların duygularını tatmin edecek kadın, erkek ya da çocukların peşine düşer. Kurbanlar onların arzularına göre kilo, boy, yaş ve soyları doğrultusunda seçilir. Bu uğurda para harcamaktan çekinmezler.

Marquis de Sade

Kitabın ikinci bölümünde erkekler, kadınlar, çocuklar ve dört genelev patroniçesi olmak üzere, toplam kırk altı insanın 120 gün belirli kurallar çerçevesinde, hem kurbanlarına hem de kendilerine yapılan haz temelli cinsel oyunlar ve işkenceler anlatılıyor. Her şey dış dünyadan yalıtılmış her yere uzak, gerçekle hayal arası kale benzeri bir şatoda gerçekleşiyor. Ceza görmemiş ilk suçtan daha cesaret verici bir şey olmadığını savunan şehvet düşkünleri, şatoda belirlenen kurallara herkesi uymakla yükümlü tutarlar, aksi takdirde ölümle sonuçlanan cezalar uygulanır. Sade romanın birçok yerinde bu dört kişiyi iğrenç adamlar olarak tanımlamaktadır. Kurbanlarıyla yaşayacakları şehvet dolu günlerin planlaması yapıldıktan sonra kurallar anlatılır.“Yaptıklarımız biraz aşırıya kaçıyor şüphesiz: Hiç bir şeyden iğrenmeyin, kılınızı bile kıpırdatmadan teslim olun ve her şeye sabır, itaat ve cesaret gösterin. Şanssızlık eseri aranızdan biri tutkularımız sonucu ölürse, kaderi böyle gerektirmiştir; bu dünyada sonsuza kadar var olamayız ve bir kadının başına gelebilecek en güzel şey, genç ölmektir.” Bu açıklama faşist ve dikta yönetimlerin halkına dikte ettirdiği ezberle birebir örtüşüyor. Kurbanlar emirleri içselleştirirler, ölüm korkusu algılarını kapatır, emre itaatsizlik akıllarına gelmez, korku ellerini kollarını bağlar ve böylece iktidarın öldürücü doğasına teslim olurlar.

Dört aristokrata her türlü hizmeti sunan çoğu kaçırılmış ya da zorla alıkonulmuş haz nesnelerine, “Arkadaşlarınızdan ailenizden uzaktasınız, dünya için çoktan ölüsünüz ve yalnızca bizim haz almamız için soluk alıyorsunuz” diye açıklamada bulunurlar. Kaçırılan çocuklardan biri, Parisli bir parlamento üyesinin on üç yaşındaki körpe kızıdır, içlerinde kendi arkadaşlarının çocuk yaştaki kızları ve erkek çocukları da bulunmaktadır.

Kitapta çok sayıda karakter olması okurun kafasını karıştırıyor, okumayı zorlaştırıyor, yazar haz dolu gecelere geçmeden önce okuyucunun işini kolaylaştırmak için durumu şöyle özetliyor: “Julie’nin babası olan dük, Durcet’nin kızı olan Constance’ın kocası; Constance’ın babası olan Durcet, başkanın kızı olan Adelaode’ın kocası; Adelaode’ın babası olan başkan, dükün büyük kızı Julie’nin  kocası ve Aline’in amcası ve babası olan piskopos, Aline’i üzerindeki hakları saklı kalmak kaydıyla arkadaşlarına teslim ederek diğer üçünün kocası haline geldi.” Tek başına cinsel sapkınlığın sınırlarını belirleyen bu açıklama elbette bir kez daha okurun algısını alt üst ediyor.

Sade, oğlunun çarmıha gerilmesine göz yuman tanrıya biat etmez, adı küfürsüz ağza alınmaz. Şatodaki şapel tuvalet olarak kullanılır. Manastırdan kaçırılan kızların dua etmesi yasaktır, görüldüğü yerde cezalandırılır. İnancı, asla düzlemeyen bir ruh hastalığı olarak tanımalar ve romanın bir yerinde inanç için, “Bahtsızların ruhuna işlemesi daha kolaydır, zira inanç onları sakinleştirir, kötülüklere sükunetle katlanmalarını sağlayacak safsatalar sunar; bu ruhlardan inancı sökmek diğerlerinden daha güçtür.”

Genelev patroniçeleri gerçek hayatta başlarından geçen cinsel ve şiddet içerikli hikayeleri her gün sırasıyla anlatırlar, aristokratalar dinlerken duydukları sapkın ilişkileri kurbanları üzerinden uygulamaya koyarlar. Bu hikayeler kitabın ikinci bölümünde bin bir gece masalları gibi gün be gün numaralandırılır. Yazar hikâye anlatıcılarından biri olan Marie için, “Kırbaçlanmış ve damgalanmış; hırsızlara hizmet etmiş. Gözleri donuk ve çapaklı, burnu kemerli, dişleri sarı, kalçaları bir apse sonrasında oyuk kalmış. On dört çocuk yapmış ve öldürmüş.” 

Akla gelen ve gelmeyen her türlü suçu işlemekten geri kalmayan şehvet düşkünlerinin cinsel oyunlarını kitabın öbür bölümlerinde de anlatılmaya devam eder.

Belki Marquis De Sade’i tanımak için okunması gereken ilk kitabı Sodom’un 120 Günü değil, ama okunmadan yazarının tanınmayacağı en önemli kitabı olduğunu kesin.

Marquis De Sade, Sodom’un 120 Günü, Çeviren: Birsel Uzma, Çiviyazıları-Littera- Aykırı Edebiyat, 412 s.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR