Mehmed Uzun: Küllerinden doğan dil ve edebiyat

Mehmed Uzun: Küllerinden doğan dil ve edebiyat


Twitter'da Paylaş
0

Mehmed Uzun’un yeterince anlaşıldığı söylenemez. Uzun süren suskunluğunu bozup kendi kozasının karanlığında ürettiği kumaşları ortaya serdiğinde bile uzaktan bakıldı ona. Oysa o bütün yanılsamaları bozup, bir dili ve romanını küllerinden yeniden yaratmaya çalışıyordu. Yüz yıldır demir sandıklarda kilitli tutulan bu insanlığın en eski dillerinden birine yeniden kavuşmanın yolu sözcüklerin büyüsünü keşfetmekti elbette. Mehmed Uzun, Kürtçeyi modern bir edebiyat dili olarak yeniden yaratma yazgısıyla yaşayan bir entelektüel yaratıcı olarak konuşuyor.


Şeyhmus Diken: Sevgili Mehmed, istersen çok merak edilen bir soru ile başlayalım: Mehmed Uzun yazarken yöntem olarak nasıl çalışır? Sadece bir metne, romana mı odaklanır? Yoksa araya başka yan metinler de karışır mı? Araya başka çalışmalar da müdahil olur mu?.. Bir de romanlarında şahsiyetlere çok önem veriyorsun. Mesela Bedirhaniler, Memduh Selim Bey, Cemilpaşazadeler gibi. Romanlarını okurken bu şahsiyetlere ve ailelere bu denli detaylı yaklaşımının okurlarca çok heyecan verici bulunduğunu biliyorum. Romanlarının yazımı sürecinde bu detaylı bilgilere de ulaşmak için nasıl bir yol, yöntem izliyorsun? Bu da çok merak edilen bir soru…

Mehmed Uzun: Romanlarımın yazımına başlamadan önce uzun bir araştırma, inceleme ve etüt devresi yaşıyorum. Bu süre en kısa iki üç yıl, en uzun da on beş yıl gibi bir zaman dilimini bulabiliyor. Mesela Dicle’nin Sesi ikilemesi on beş yılımı aldı. 1985’lerde bu romanımla ilgili araştırmalara başlamıştım. 1990’ların başında da yazmaya başladım. Ben bu inceleme ve araştırma dönemleri olmadan romanlarımı yazmıyorum. Çünkü romanlarımın tümü böyle bir ön çalışmayı zorunlu kılıyor. Romanda en önemli özellik; okurun okuduklarını canlı olarak hissedebilmesidir. Bunu da yazarın verebilmesi için, yazarın arka planının çok güçlü olması gerekir. Konuya mutlaka hâkim olması şart. Neyi, nasıl yazacağını çok iyi bilmeli. Yani çok iyi bilgi birikimine ihtiyaç var. Bu bilgi birikimi olunca yazarın işi daha da kolaylaşmış oluyor. Tabii ki iyi bir yazar bu bilgilerin tümünü romanında kullanmaz. Romanı için önemli ve gerekli olanları alır, seçer ve kullanır. Ama o bilgi birikiminin tümden oluşu yazara büyük bir güçtür, destektir. İşte o araştırma, inceleme ve etütlerin yanında, bir de, ben romanın geçtiği mekânları görmek isterim. Ve bu isteğimi gerçekleştiririm de. Hatırlarsın, birini seninle yapmıştık. Dicle’nin Sesi ikilemesini yazmadan önce Dicle ile ilgili araştırmaları yaptım. Birçok seyyahın güncelerini, anılarını okudum. İngiltere’ye British Museum’a birkaç kez gittim. Orada çok önemli belgeler ve kültür mirası vardı. Onlara bakıp notlarımı aldım. Paris’te uzun süre çalıştım. Ama yine de bütün bunlar yetmedi. Epeyce arşiv taraması yaparak kitap, belge okudum. Bir de mekân araştırması yapmak gerekliydi. Onun önemli bir bölümünü de gerçekleştirdim. Mesela Dicle’yi romanda aktıı gibi görmek üzere seninle birlikte Cizre’ye gittik. Hem de en zor dönemlerde ismimi de gizleyerek gitmiştik, hatırlarsın. Orada o mekânı, Mir Bedirhan’ın kasrını görmek ve bir de Dicle’nin oradaki akışını izlemek, ayrıca kasırla Dicle arasındaki o alanı görmek, güneş nasıl doğudan batıya geçiyor, Dicle’ye nasıl yansıyor bütün bunlar görülmeliydi. Ondan sonra biliyorsun roman açıldı. Ben romana daha hâkim hale geldim. Daha rahat yazabildim. Kader Kuyusu’nda da aynısını yaptım. Üç dört kez Şam’a gittim. Halep’e, Banyas’a ve daha başka birçok şehre gittim. Yitik Bir Aşkın Gölgesinde yine öyle oldu. Kahramanlarımın bir bölümü eski zamanda yaşadıkları için onların eski evlerini, gidip oturup demlendikleri meyhaneleri, kahvehaneleri, restoranları, otelleri ziyaret etmek önemliydi. Bunu önemsiyor ve yapıyorum. Böylelikle roman da yavaş yavaş olgunlaşmış ve hazırlanmış oluyor. Ben bir romanı yazacağım diye karar verdiğimde; sadece kafamda taşımam onu, defterler de tutmaya başlarım. Çünkü, “Hafızayı beşer nisyan ile maluldür” derler. Bir süre sonra o yoğunluk içinde çok önemli bulduğun sözleri unutmak mümkün olabiliyor. Dolayısıyla o defterleri tutmak çok önemli. Cümleler, paragraflar yazarım. Okuduğum belgeler, dokümanlar, romanlar ve diğer kitaplardan işime yarayacak yerleri not alırım. Her romanın ardından en az üç dört defter dolusu not geriye kalır. Bütün bu hazırlıklardan sonra romanı yazmaya başlarım. Yazmaya başladıktan sonra da mutlaka sıkı bir disiplin uygularım. Bu sıkılık diğer dönemlerin aksine ciddi bir sıkılık olur. Yazmaya başladığımda tam bir rahip gibi yaşarım. Sabahın sekizinden akşamın beşine kadar, bazen de akşamın sekizine, dokuzuna kadar çalıştığım günler olur. Bütün hayatım artık yazı olur. Yaşamım yazmaya konsantre olur. Tabi sadece yazmakla olmaz. Yazdıklarımı sık sık da okurum. Az yazar, ama çok okurum. Yazdıklarımın bir bölümünü de o okumalarımda eler, tararım. Çoğu kez o okumalarda beğenmediklerimi atarım. Yazarken okumanın büyük bir yararı var. Böylelikle metin arınmış olur. O okumalarda ister istemez arzulanmayan yerler de temizlenerek arınır. Olabildiğince duru, az ve öz şiirsel sözcüklerle roman yazmak için yazdığın metni devamlı okumakta fayda var. Ben bunu hep yaparım. Sabah yazmaya başlamadan, bir gün evvel yazdıklarımı okurum. Düzeltmelerini yaparım. Sonra o gün yazacaklarımla ilgili akşamdan hazırlanmış notlarımı gözden geçirir ve yazmaya başlarım. Araştırma ve inceleme sürecinde önem verdiğim iki şey var. Onları da paylaşmam gerekir. Birincisi, romanın kurgusunun oluşması, olgunlaşması meselesi. Romanla ilgili kafamda bir düşünce vardır ama bunun bir olay, bir kurgu haline gelmesi gerekir. Tarih, tarih olarak yazılırsa edebiyat olmaz. Sosyolojik bir araştırma olarak da yazılırsa edebiyat olmaz. Edebiyatın kendisine özgü kuralları vardır. Düşünceler o kurallara uygun hale getirilmelidir. Buna paralel olarak kahramanlar da olgunlaşmalıdır. Ete, kemiğe bürünmelidir. Ve onlar benim birer parçam haline gelmelidir. İşte ondan sonra ben onlarla birlikte yaşarım. Nasıl çocuklarımla, ailemle, arkadaşlarımla yaşıyorsam, kahramanlarım da benim çalışma odamda devamlı olarak benimle birlikte yaşar. Onları canlı ve yaşayan varlıklar olarak hissederim. Onlarla devamlı diyalog içinde olurum. Bunun büyük faydasını görürüm. Kahramanların okura canlı görünebilmesi, okurla sıkı ruhi ve düşünsel ilişki kurabilmesi için bu zorunludur. Bunun yanında ikinci olarak da dil benim için çok önemlidir. Dil, üslup, teknik konusunu da unutmamak gerek, çok önemli. Araştırma, inceleme döneminde bunlar da bir formata oturuyor. Romana hangi dil daha uygundur? Ben dil derken Kürtçeden söz etmiyorum. Roman dilinden söz ediyorum. Hangi dil, hangi üslup, hangi teknik daha uygundur, onu olgunlaştırıyorum. Dilin şiirsel ve anlaşılabilir olmasına çok özen gösteriyorum. Yalın ama olabildiğince güçlü bir dil. Teknik olarak da şimdiye kadar kimsenin denemediği, dünyada bile kimsenin denemediği teknikleri denemeye çalışıyorum. Bunlar kendime göre bulduğum teknikler. İşte o romanı yazmaya başlamadan önceki süreç bu teknikleri bulmama da yardımcı oluyor. Üslupta da mekânın ve kahramanların belirleyici bir rolü var. Onlara uygun bir üslup yaratmaya çalışıyorum. Bütün bu nedenlerle benim yazarlığımı kimileri şu veya bu şekilde bir başka ekole yamamaya çalışabilir. Ama ben kendimi herhangi bir ekole ait hissetmiyorum. Bütün ekollerden de yararlanıyorum. Etkileniyorum. Dünyada hangi yazarın ne yazdığını bilirim, çünkü hepsini okuyor, izliyorum. Dergilerde yazdıklarını, kitaplarını sürekli takip ediyorum. Bu izleme bana büyük destek sağlıyor. Böyle bir birikime de kesin olarak ihtiyaç var. Devamlı olarak merak, araştırma, bilme dürtüsü aynı zamanda bana evrensel bir duygu da veriyor. Evrensel bir yazar olma duygusu veriyor. İyi edebiyat ancak evrensel yazar olma duygusu ile olur. Ben buna çok inanıyorum. Yereli yazmak çok önemlidir. Ama yereli evrenselleştirebilmek çok daha önemlidir. Asıl bunu gerçekleştirmeyi becerenler büyük yazarlardır. Gunter Grass’ın büyüklüğü Teneke Trampet’i, Marquez’in büyüklüğü Yüzyıllık Yalnızlık’ı yazmasındandır. Kendi lokal, yerel, kendilerine özgü vakalarını, hikâyelerini, serüvenlerini; evrensel bir roman haline getirebildikleri için büyük yazar olmuşlardır. Evrensellik asla bizim unutmamamız gereken bir özelliktir. Nerede yaşarsak yaşayalım eskisi gibi taşra, periferi ilişkisi yok. Diyarbakır’dan bütün dünyaya ulaşmak mümkün. Bütün dünyayı da Diyarbakır’a getirmek mümkün. Bilgisayar var, internet var. Her şey çok rahat hale geldi. Dolayısıyla taşralılıktan, periferide olma duygusundan kurtulmak lazım…Ben eninde sonunda iyi romanın dünyaya ulaşacağına inanıyorum.

ŞD: Bir de araya başka metinler giriyor mu diye sormuştum. Ama anlaşılan girme şansı yok gibi…

MU: Yok hayır, girmiyor. Ben roman çalışırken prensip olarak mülaka vermiyorum, televizyonlara çıkmıyorum, seminerlere, konferanslara gitmiyorum, davetlere katılmıyorum.

ŞD: İşin büyüsü bozulmasın diye! MU: Evet aynen öyle, işin büyüsü bozulmasın diye. Çünkü romana bir süre ara verildiğinde tekrar romana dönmek zor. Konsantrasyonun, o büyünün bozulmaması çok önemli. Kendi odanızda bir dünya yaratıyorsunuz. O dünyanın bozulmaması için alabildiğine romana adapte olmak gerek. Bir yerde ve tek başıma kalmaya çalışıyorum. Çocukları bile çoğu zaman görmüyorum. Evden başka yerlerde tek başıma çalışıyorum. O da doğal olarak uzun bir süreyi alıyor. Oturup da bir iki ayda roman yazan birisi değilim.

ŞD: Sevgili Mehmed çok ilgi duyulan konulardan biri de yazarın şehirle olan ilişkisi. Sen bir şehirle birlikte, birçok şehirle de edebiyatında ilişkili bir yazarsın. Yazar ve şehir ilişkisi çerçevesinde Mehmed Uzun’un şehirle olan muhabbetinin edebiyatına yansımasını nasıl paylaşırsın?

MU: Dünya edebiyatının gelişmesi şehirleşmeyle paralel olmuştur. Dünya edebiyatı şehirleri merkez alarak gelişmiştir. Bunda da yazarların kendi şehirleri, ait oldukları yöreleri edebiyatlarına taşımalarıyla, edebiyatlarının ayrılmaz bir parçası haline getirmeleriyle hatta edebiyatlarının temeli yaparak sürdürdüklerini ifade etmek doğru olur. Bunun dünyada örnekleri çoktur. Dünya edebiyatındaki en önemlilerinden söz edersek; sözgelimi Dostoyevski Petersburg’la anılır. Modern edebiyatın en önemli yazarlarından James Joyce Dublin’le anılır. Marcel Proust Paris’le anılır. Amerikalı yazarlar da var. Saul Bellow Chicago ve New York’u esas alan romanlar yazmıştır. Ve daha birçok yazar bu durumdadır. Benim yazarlığımla ilgili de ilk önemli şehir, yazarlığımda çok belirleyici olan Diyarbakır’dır. Ben bir sürgün yazarıyım. Diyarbakır, sürgünde benim için önemli bir güç kaynağı oldu. İlk romanım Tu (Sen) için neredeyse tümüyle bir Diyarbakır romanı olduğunu söylersem yanıltıcı olmaz. Genç bir öğrenci Kürdün Diyarbakır cezaevinde yaşadıklarının romanıdır. Orada Diyarbakır’ın edebi ve masalsı bir tasviri vardır. Denemelerimde ben sık sık Diyarbakır’dan, Diyarbakır’ın özelliklerinden, tarihinden, Diyarbakır’ın bize bıraktığı kültür mirasından söz ediyorum. Ama bunun yanında yine yazarlığımda önemli bir yeri olan bir başka şehir de Stockholm’dür. Özellikle Mirina Kaleki Rind (Yaşlı Bilgenin Ölümü) adlı ikinci romanımda Stockholm vardır. Ben Stockholm ile Diyarbakır’ı birleştirmeye, bütünleştirmeye çalıştım. Bunu kendime göre edebi olarak yapmaya çalıştım. Başka şehirler de var. Örneğin Paris, Londra, fiam, ama en önemli ikisi Diyarbakır ve Stockholm’dür. Modern edebiyat tamamıyla bir şehir vakasıdır, şehir olgusudur. fiehirden çıkmış, şehirden yaratılmış, şehirden olgunlaşmış bir edebiyattır. Sözgelimi Paris’in bir uygarlık ve edebiyat kültür başkenti olmasını sağlayanlar Fransız kralları, hükümdarları, cumhurbaşkanları değildir. Yazarları, heykeltıraşları ve sanatçılarıdır. Victor Hugo, Balzac, Proust’tur. Onlar sayesinde Paris önemli bir merkez olmuştur. New York, Londra da öyledir. Bizim açımızdan da bağlı olduğumuz topraklara ait şehirleri bu hale getirmek bir görevdir. Yazarlığımızın görevidir. Çünkü bizler Mezopotamya çocuğuyuz. Bizim şehirlerimiz Mezopotamya şehirleridir. Bizim şehirlerimizin tarihi geçmişi, bize bıraktığı kültür mirası benim sözünü ettiğim batılı şehirlerden daha az değildir. Ama onlardan farklılığımız edebiyatlarımızın, yazarlarımızın aynı oranda güçlü olmamasıdır. Bunun sebepleri siyasidir. Siyasi nedenlere girmek istemiyorum ama siyasi olduğunun altını çizmek istiyorum. Görevimiz, şehirlerimizi de edebi, sanatsal ve entelektüel olarak bu batılı şehirler seviyesine çıkarabilmektir. Çok istediğim bir şey de, tümüyle Diyarbakır’da geçen ve bir ailenin yirmi dört saatlik serüvenini yazmaktır.

ŞD: Sevgili dost, bu kadar zor bir işi yaparken Kürtçe yazmak, özellikle romanlarında Kürtçede ısrar etmek avantaj mı, dezavantaj mı senin cephenden?

MU: İlk başlarda çok zordu. Dezavantajdı. Çünkü okuyucusu yoktu. Doğru dürüst bir imla kılavuzu bile yoktu. Büyük antolojileri, ansiklopedileri yoktu. Her şeyden önemlisi sözcükler yoktu. Eğitim dili olarak yasaktı. Kamu dili olarak yasaktı. Entelektüel dil olarak yasaktı. Kürtçe böyle bir dil işte. Bir de elbette bizim bir modern edebiyatımız vardır. Ama bunu öteki milletlerin edebiyatları ile karşılaştırdığımızda onlar kadar güçlü olduğunu iddia edemeyiz. Elimizde son derece sınırlı modern edebiyat örnekleri vardı. Bütün bu koşullarda Kürtçe yazmak çok zordu. Her şeyden önce Kürtçe bir modern edebiyat dili kurmak gerekiyordu. Bu bile başlı başına çok büyük bir emek gerektiriyordu. İlkin üniversitelerde, enstitülerde, akademilerde dil öğrenilmesi gerekiyordu. Ardından dünya edebiyatını yakından bilmek gerekiyordu. Sonra Kürtçeyi, Kürtçenin inceliklerini bilmek gerekliydi. Kürtçenin zenginliklerinin çok büyük bir bölümü ne yazık ki diri diri gömülmüş ve üzeri betonla kapatılmış durumdaydı. Onları tek tek çıkarmak gerekliydi. Bu konularda bana dengbêjlerin büyük yararı oldu. Sözlü edebiyat geleneğinin bana büyük yararı oldu. Kürt klasiklerinin bana büyük yararı oldu. Bir de benden önce yazmış yazarların büyük yararı oldu. Bütün bunların hepsini elimden geldiğince taradım. Oralardan çok fazla sözcük, idyom, atasözü, Kürtçenin doğru kullanımına ilişkin bilgiler elde ettim. Ve böylelikle modern edebiyat dilinin yaratılması için gerekli altyapı oluştu. Bunun oluşması gerekliydi. Öyle bir dil ki, bugünün okuyucusuna, yani hem Kürt, hem Türkiye, hem de dünya okuyucusuna hitap edebilecek modern ve açık bir dil olmalıydı. Ben işte böyle bir dilden söz ediyorum. Bunun için ciddi bir transformasyon gerekiyordu. Çünkü Kürt dili kapalı topluma ait bir dildir. Bilinen koşullardan dolayı orada kalmıştır. Ne yazık ki bu böyle! O dille roman yazmak mümkün değildi. Klasik edebiyatın diliyle roman yazamazdım. Dengbêjlerin diliyle folklorik roman yazabilirdim ama modern roman yazamazdım. Konuşulan günlük dille de modern roman mümkün değildi. Ama bütün bunların harmanlanması ile, sözünü ettiğim o evrensel bilgilerle birlikte yeni bir roman dili kurmak mümkün olurdu. Tabii ki Kürtçe’de… Elbette bunda benden önce yapılmış bütün çalışmaların büyük katkısı var, onları minnetle anıyorum. Saydığım bu dezavantajlardan sonra bu durum bir avantaja dönüştü. Bugün dünya edebiyatının ciddi bir buhran içinde görüyorum. Fransız, İngiliz, Anglosakson edebiyatını ve bölgedeki edebiyatı yakından izliyorum. Dünya edebiyatını da… Dünya edebiyatının bu buhran içinde olmasında, pazarın büyük sorumluluğu var. Ne yazık ki edebiyat bir pazar metaı haline getirildi. Bir araba ya da inşaat endüstrisi gibi oldu. Bu durum edebiyatın olmazsa olmaz koşulu olan, “insani olmak, insana hitap etmek” önceliklerini çok geri plana attı. Mesela Fransız edebiyatı büyük ölçüde yatak odasına sıkışmış durumda. Anglosakson edebiyatı şimdilerde periferiden gelen gençlerden medet umar durumda. Onlar belki gelişir edebiyat yapar diye. Amerikan edebiyatı da bu durumda, son derece popüler çizgide. Kürtçenin bütün bu kirliliklere, pisliklere bulaşmamış saf bir yanı var. Alabildiğine yalın ve saf bir dil. Bir de yazılı olarak yasaklı olduğu için bütün anlatılarını sözlü olarak yapmış. Ve o anlatıların oluşmasında bu sözlü edebiyatın devamlı tekrarları dili alabildiğine yalın hale getirmiş. Biz buna Kürtçede “Zelal”, yani berrak, duru diyoruz. Yalandan, ekonomik kaygılardan, pazar kaygısından son derece uzak bir dil. O nedenle Kürtçe yazarken bugün artık ben kendimi çok avantajlı bir yazar olarak hissediyorum. Yine sözlü edebiyatın bir başka özelliği de doğrudan anlatımdır. Dinleyiciye doğrudan ulaşabilme yeteneğidir. Şimdi bir Amerikan romanını okuduğunuzda olayla bağlantı kurabilmek için en az 200 sayfa okumanız gerekiyor. İş bu denli çığırından çıkmış durumda. Fakat Kürtçenin durumu böyle değil. Kürtçe, doğrudan olarak dinleyicisine ulaşabilen bir dil. Benim yapmaya çalıştığım, okuyucunun ruhuna doğrudan ulaşmak, bunun dilini yakalayabilmek. Ben zamanla yaşamış bazı Kürt aydınlarını romanlarımın konusu yaptım. Ama şunu da belirteyim ki; bunlar okunurken roman olarak okunmalı. Özellikle Kürt okuyucularının bu kadar yürekten etkilenmelerinin sebebi bütün o şahsiyetlerin okuyucunun gönlüne, ruhuna ulaşmış olmasıdır. Bu da benim için Kürtçe’nin büyük bir avantajıdır. Yalınlık, duruluk, samimiyet. Yalandan, dolandan, sahtekârlıklardan uzak bir dil yaratabilme konusunda Kürtçe bana çok büyük bir avantaj sağladı.

ŞD: Mehmed Abi, genel olarak edebiyatta, özel olarak da Kürt edebiyatında metin türleri sana göre yeterli mi? Eksik ya da yetersiz gördüklerin var mı? Mesela sen daha çok roman yazıyorsun? Kısa öyküye, şiire, denemeye ve diğerlerine baktığımızda bir boşluk görüyor musun?

MU: Bütün alanlarda büyük bir boşluk var. Romanı da buna katabiliriz. Ben roman yazıyorum ama, Kürt romancılığının çok zengin olduğunu söylemek mümkün değil. Yeni yeni çabalar var. Onları çok takdirle karşılıyorum. Fakat henüz işin çok başındayız. En çok da üzerinde durmamız gereken modern edebiyat yaratmaktır. Modern edebiyat yaratmanın ayakları vardır. Roman, bunun ana sütunudur. Bütün dünyada bu böyle olmuştur. İyi romanlara kavuşmuş bir dil asla ölmez. İyi romanlara karışmış bir uygarlık zenginleşir. İyi romanlara kavuşmuş mazlum bir milletin geleceği parlaktır, aydınlıktır. Ama romanın yanında mesela deneme de çok önemlidir. Felsefi ve entelektüel gücü, kapasiteyi yükseltmek, yaratıcı gücü artırabilmek için denemeye çok büyük ihtiyaç vardır. Piyese ihtiyaç vardır. Modern şiire ihtiyaç vardır. Bunlar modern edebiyatın ayaklarıdır. Ben bunların büyük eksikliğini görüyorum. Tabi bu alanlarda da çeşitli örnekler var. Fakat ben bu örnekleri son derece yetersiz biraz da komşulardan etkilenmiş olarak görüyorum. İyi bir denemenin Kürtler arasında ve dünyada yer edinebilmesi için, çok orijinal olması gerekir. Kendine özgü olması gerekir. Araplardan, Türklerden, Farslardan esinlenerek onların yazdığı türden şiirler yazmak, denemeler yazmak edebiyatımıza yeni bir şey katmayacaktır. Güçlü bir çıkış olmayacaktır. Bizi zenginleştirmeyecektir. Benim her fırsatta ısrarla sözünü ettiğim o zenginliği sağlayamayacaktır. Çok özgün olmalı ve özgün olması için de her türlü olanak var. Kürt bölgesinde, ülkesinde her şey var. Çok zengin bir tarih, kültür mirası, uygarlıklar geliş gidişi var. Günümüzde bile her ailenin yaşadığı dramdan çok önemli denemeler çıkarılabilir. Her bireyin ya da her çocuğun ilkokulda yaşadıklarından çok önemli metinler çıkabilir. O bakımdan çok ama çok zenginiz… Fakat bunları önemli ve dünya için de gerekli, denemeler, piyesler, şiirler haline getirebilecek entelektüel, edebi birikimimiz az. Bu birikimi yoğunlaştırmak lazım. Kendimden örnek verirsem, eğer ben Avrupa’ya çıkmasaydım, Avrupa dilleri, kültürleri, uygarlıkları, edebiyatıyla yoğun ilişki kurmasaydım, onların parçası haline gelmeseydim, büyük ihtimalle bu romanları bu şekliyle yazamayacaktım. İşte bu nedenle o sözünü ettiğim birikim çok önemli ve zorunlu. Özellikle gençleri buna teşvik etmek lazım. Bütün bu alanların, sahaların yavaş yavaş dolmasıyla modern bir Kürt edebiyatının da güçlendiğinden o zaman söz edebiliriz. İşte asıl o zaman o edebiyat dünya için de önemli hale gelebilir. Ben Kürtlerin ve Kürt edebiyatının dünya için çok önemli olduğuna inanıyorum. Bu pazar metaı haline gelmiş koşullardan dolayı, Kürtlerin çok farklı ve orijinal sesleri olduğuna inanıyorum. Ama yine tekrarlıyorum bunu kurallarına uygun olarak yapmak gerekiyor. Kurallarına uygun yapmak konusunda fazlasıyla bilgi eksikliğimiz var. Onları hızla tamamlamak lazım…

ŞD: Mehmedciğim, hazır bu süreci konuşuyorken, iyi örnekler ve çok daha iyi örneklerin olması için de çabalar var derken, bu çaba içinde irili ufaklı edebiyat ödüllerini nereye oturtmak gerek? En zirvede ve bir yönüyle de popüler olan Nobel Edebiyat Ödülü dahil. Biz bu ödüllerin neresindeyiz? Bu ödüllere, edebiyat ödüllerine nasıl bakmak doğru? Veya daha doğrudan olursa, Mehmed Uzun edebiyat ödüllerine nasıl bakar? Hem bir Kürt yazarı kimliğiyle, hem de genel manada yazar kimliğinle…

MU: Ödüllerin edebiyatın gelişmesinde katkıları, etkileri büyük. Ben buna inanıyorum. Ödüller yazarı teşvik eder. Ödüller edebiyat pazarının oluşmasını sağlar, canlandırır. Yazarla okuyucu arasındaki ilişkiyi geliştirir. Yazar-okuyucu-eleştirmen üçgeni çok önemli, onun bütünleşmesini sağlar. Bu yönüyle ödüllerin olması çok çok yerinde. Bütün dünya da buna çok önem veriyor. Bütün ülkelerin kendilerine göre ödülleri var. İspanyolca konuşan dünyanın Cervantes Ödülü var. Fransa’nın ünlü Goncourt Ödülü var. İngilizlerin, İrlandalıların ödülleri var. Rusların var. Ne yazık ki Kürtlerin henüz böyle ödülleri yok. O da olur. Son dönemde demin anlattıklarıma paralel olarak, yani edebiyatın pazar metaı haline geldiği konusuna paralel olarak, edebiyat ödüllerinde de ciddi bir yozlaşmanın olduğunu görüyoruz. Yayınevleri, yazar ajansları tarafından kendi yazarlarıyla ilgili çok ciddi manüplasyon, lobi çalışmaları yapılıyor. Bu lobicilik faaliyetlerinde büyük paralar dönüyor. Çok agresif ve saldırgan tutumları var. Her tarafı etkilemek istiyorlar. Ödül dağıtan bütün komiteleri, kuruluşları etkilemek ve ödülü kendi yazarlarına kendi yayınevlerinin yazarlarına verdirmek için her şeyi yapıyorlar. Bu ciddi bir tehlike. Buna karşı durmak gerekli. Çünkü böyle olursa ne yazık ki, popüler edebiyat kaliteli edebiyatı boğacak. Benim için dikkate alınması gereken kaliteli edebiyattır, popüler edebiyat değil. Kaliteli edebiyat da bir davası olan edebiyattır. Davası olmayan bir edebiyat kaliteli edebiyat olamaz. Mazlumu, zorda olanı, baskı altında olanı gözetmeyen, onu anlatmayan onlara umut vermeyen edebiyatın kaliteli olması mümkün değildir. Büyük yazarların hepsi buna çok büyük önem vermiş edebiyatçılardır. Mesela Kafka bu işin en uzağında gibi görünür, ama Kafka’nın bütün derdi, horlanmış, aşağılanmış insanın dramını anlatmaktır. Proust kendi şahsını anlatıyormuş gibi görünür, ama Proust’un kitabı o dönem Fransa’sı için en önemli eleştiri kitabıdır. Bütün büyük edebiyatların böylesine büyük davaları olmuştur. Şimdi bakıyorum da, o soylu davadan bir kopuş var. Sözgelimi hoşgörü, dayanışma, mazlumların sesini duyurma, mazlumların sesi olma gibi sözler yazılar neredeyse artık alayla karşılanır hale geliyor. Bu çok büyük bir tehlike. Benim umudum bu ödül veren kurum ve kuruluşların bunlardan etkilenmemesi. Kaliteli edebiyat dünyanın atardamarıdır. İnsanlığın atardamarıdır. Ben böyle görüyorum. Nobel Edebiyat Ödülü’ne gelince, benim Ruhun Gökkuşağı isimli bir kitabım var. Orada kendi yazarlık serüvenimi anlatırken, Nobel ödülünü veren İsveç Akademisi’ni de biraz anlatıyorum. Benim İsveç’teki en yakın arkadaşlarım hep akademi üyesi oldular. Beni Kürtçe yazma konusunda teşvik eden, bana yardımcı olanlar da hep o akademi üyeleri oldu. Yoksa ben belki de İsveççe yazardım. Fakat onlar “hayır” dedi. O kitapta isimleri de var. Onlar benim Kürtçe yazmam konusunda ısrar ederken çok da haklıydılar. Şimdi onları daha iyi anlıyorum. Onların bir kısmı vefat etti. Bir kısmı da yaşıyor. Nobel komitesinin de başkanı, sekreteri ve bir üyesi benim yakın dostlarım. Onlarla devamlı görüşüyorum. Dolayısıyla o dünya ile ilgili söylediklerim ve yazdıklarım içerdendir, çok yakından biliyorum o dünyayı. Detaylarına girmek istemem, ama benim onlara önerilerim hep şöyle oldu: Kaliteli ve büyük edebiyata önem vermek. Yayınevlerinin, kitap ajanslarının edebiyat pazarlarının manüplasyonlarına karşı durabilmek. Yoksa zaten çok ünlü, çok para kazanan yazarlar nobelle de taçlandırılmış olacak. Popüler edebiyat yapmak büyük bir iş değil. Ama her şeye rağmen kaliteli edebiyat yapmak gerçekten çok zor bir iş. Kaliteli edebiyat yapmak, pazar düşünülmeden yapılan edebiyattır. “Ne kadar çok satılacağı” düşünülmeden yapılan edebiyattır. Mümkündür ki kaliteli edebiyatın okuru uzun bir süre 100-150 kitabı geçmez. Fakat bunda ısrar gereklidir. Bu insanlık için de gereklidir. Uygarlıklarımız için de gereklidir. Dünya için gereklidir. Nobel edebiyat ödüllerinin önemli bir bölümü de bu tür yazarlara verilmiş ödüllerdir. Sözgelimi Nobel’i birkaç yıl önce Macar Yahudisi Imre Kertész’e verdiler. Ödülü almadan önce Imre Kertész’in kitapları 150-200 adet satıyordu. Kitapları birçok ülkede de yayımlanmıyor ve tanınmıyordu. Fakat Nobel Edebiyat Ödülü’yle birlikte Kertész’de büyük bir patlama oldu. Önemli bir yazar haline geldi. Kitapları yüz binler satmaya başladı. Bu çok sevindirici bir olay. Bütün hayatı boyunca horlanmış, on beş yaşında Auschwitz toplama kampında kalmış, Macar nasyonalizminden fazlasıyla nasibini almış, devamlı baskı görmüş bir yazar. Ve yazabilmek için de sürekli başka işler yapmış. Kitapları çeşitli yayınevleri tarafından yayımlanmayarak reddedilmiş bir yazarın Nobel alması çok iyi, çok önemli. Sonra bir Çinli yazar Gao Ziyang ödül aldı. Onun önemli bir belirlemesi var. Bir mülakatında okumuştum. Sonra da bir kez öğlen yemeğinde birlikte olmuş ve kendisine sormuştum: “Edebiyatın sıfır noktası,” diyordu. Yani hesap, kitap gözetmeden edebiyat yapmak, kaliteli edebiyat yapmak. Onun da kitapları çok az satıyordu. Kendi ülkesinde zaten yasaklıydı. Çin’de yasaklı bir yazardı.Kitaplarını Hong Kong’da yayımlıyormuş. Orada bile kitapları çok az satıyormuş. Nobel Edebiyat Ödülü’nün ona verilmesiyle çok önemli bir yazar olduğu anlaşılmış oldu. Buna benzer başka örnekler de var. Szazen Miloş diye geçen yüzyılın çok büyük şairlerinden biri vardı. Leh asıllı Polonyalı bir Amerikan göçmeni. Çok iyi şiirler yazmasına rağmen kimse onu bilmiyordu. Nobel ona verildi. Ve böylelikle dünya onu tanıdı. İşte anlatmaya çalıştığım politika bu, bu politika çok önemliydi. Fakat son yıllarda bence bu politikadan sapma var. Daha popüler yazarları öne çıkarıyorlar. Oysa o popüler yazarların bu ödüle hiç ihtiyaçları yok. Bu ödüle kazandırdıkları ve kazandıracakları hiçbir şey de yok. Yani buradan sonuca vararak Nobel Edebiyat Ödülü dünyanın vicdanı olmak zorunda. Ve benim sözünü ettiğim kaliteli büyük yazarların hepsi de ödül törenleri konuşmalarında vicdandan, merhametten söz etmişlerdir. Çok zor durumda olan insanların sesi olmaktan söz etmişlerdir. Bunların en ünlüsü de William Faulkner’in Nobel konuşmasıdır. Kısa, öz, ama çok önemli bir konuşmadır. Zaten Faulkner’in konuşmasıyla birlikte Nobel Edebiyat Ödülü konuşmaları çok önemli bir hale gelmiştir. Benim arzum odur ki; umarım bu pazarların, ödülleri veren komiteleri, kuruluşları, akademileri, grupları manüple etme girişimine karşı duruşlar güçlenir. Ve ödül verenler de kaliteli edebiyatı savunurlar.

ŞD: Mehmed kardeşim, kimi yazarlar var ki, sırça saraylarda durur. Çok da mesafelidirler. Hem kendi dışındaki herkese, hem de okura. Sayıları çok az olmakla birlikte, kimi yazarlar da vardır ki, çok sıcak ve içtendir. Okur onları her an kendinden hisseder. Ben tabii ki bu kategorilendirmeyi yaparken senin gibi uluslararası camiada ismi olan yazarları kastediyorum. Sen de bu yazarlardansın. Benim gözlemim Mehmed Uzun ile okurları arasında çok sıcak bir okur-yazar ilişkisi var. Bu özellikle senin tarafından düşünülmüş ve uygulanmakta olan bir tercih midir? Ve devamı: Bu bir avantaj mı, yoksa…

MU: Ben bunu bir avantaj olarak yaşıyorum. Çok da mutlu oluyorum. Ve bunu tabii ki tercih ettim. Böyle olmasını istedim. Çünkü yasaklanmış bir dille yazıyordum. Yasaklanmış bir kimlikten söz ediyordum. Bizden çalınmış bir tarihi yazmaya çalışıyordum. Yok edilmiş bir hafızayı yeniden yaratmaya çalışıyordum. Bunların sahiplerini de en az benim kadar benim kitaplarımın, eserlerimin sahibi olmalarını istiyordum. Çünkü ben onlar için yazıyordum. Ve ben yazarken devamlı onları düşünüyordum. Gerçekten öyle… Hepimiz ölecek ve gideceğiz. Benim arzum öldükten sonra da eserlerimin insanlarım tarafından okunması, sevilmesi, değer bulması ve kendisinden bir parça olarak görmesidir. Buna önem veriyorum. Ve ben bu nedenle bölgeye sık sık geliyorum. Tabii her yere koşmam mümkün değil. Ama önemli gördüğüm, dayanışmada bulunmam gerektiğine inandığım yerlere mutlaka gidiyorum. Oralarda okuyucularımla karşılaştığımda, onlarla birlikte olduğumda çok mutlu oluyorum. Onlardan çok şeyler de öğreniyorum. Benim yazarlık felsefemde, yazarın insan için yazdığını unutmamak gerektiğine inanırım. Kim sadece kendisi için yazdığını söylüyorsa yalan söyler. İnsan kendisi için günlükler tutar, not tutar. Eğer roman yazıyorsanız demek ki okur okuyacaktır. Siz okuru düşünmek zorundasınız. Onlara saygı göstermek durumundasınız. Elbette siz kendi kurallarınıza, kendi düşünce dünyanıza uygun yazacaksınız. Ama o okuyucuya saygı duymak, o okuyucunun eserin bir parçası, ayrılmaz bir öğesi haline getirilmesi çok çok önemlidir. Ben buna çok önem veriyorum. Ve eskiden dünyada bu tip yazarların sayısı çok daha fazlaydı. Son dönemlerde sanki sayıları azaldı. Mesela Pablo Neruda böyle bir yazardı. Marquez böyle bir yazardır. Marquez son dönemlerde hastalığından dolayı dışarıya fazla çıkamıyor, ama yine de bu türden yazarlardan. Doğu dünyasının yazarları böyle yazarlardır. Sartre, Camus bunlara örnektir. Artık, çok açıkça kimi yazarlar ben sırça köşkte oturan bir yazarım diyebiliyor, üstelik de öğünerek. Ben bunları yadırgıyorum. Bu sözleri okura karşı bir saygısızlık olarak görüyorum. Elbette katılırım yazar oturup yazdığında yalnızdır. Elbette yazar hiçbir yerin sözcüsü olmaz. Hiçbir yerden emir almamalı. İdeolojilerin, siyasetlerin sözcüsü olmamalı. Ama okuru ile de temasını asla kesmemeli. Onlardan biri olabilmeli. Çünkü onlardan biriymiş gibi davranması, düşünmesi, hareket etmesi yazarda o amatör merak ve heyecan duygusunu devamlı canlı tutar. Bu bir yazar için çok önemlidir.

ŞD: Mehmedciğim, çok kısa iki cümlecik de olsa bir sorum daha olacak. Tabi bu şehir mevzuuna ek olarak: Bir yazarın, edebiyatçının şehirle olan muhabbeti, ilişkisi, kendisini edebiyatında zenginleştirir mi? Yoksa dar bir alana hapis mi eder?

MU: Bence zenginleştirir. Sırtını kendi şehirlerine dayamış, vermiş bir yazarın gücü öteki yazarlardan daha fazladır. Bir şehir gerçekten ciddi bir tarihe, görkemli bir geçmişe, bir hafızaya, bir kültür mirasına sahipse bu büyük bir güç kaynağıdır. Ben böyle görüyorum. Ama tabi yazar o şehri yazarken bir tarihçi gibi, bir sosyolog gibi yazmaz. Kendi düşleri, hayalleri, kendi kurgu dünyasıyla o şehri kendisine göre yeniden yaratır, yeniden oluşturur. Bire bir, bir şehir tasviri değil. Tersine edebileştirilmiş bir gerçeğin bir üst katmanı haline getirilmiş bir gerçek söz konusudur. Zaten önemli olan da bunun yaratılabilmesidir. Böyle bir edebi gerçekliğin yaratılmasıdır. Çünkü taşlar konuşamaz. Kültür mirası olarak bize bırakılmış olan bütün o değerler konuşmazlar, onlar sessizdir. Onların iyi bir edebi şahide, tanıklığa ihtiyaçları vardır. O tanıklık aracılığıyla onlar konuşmaya başlar. Ve işte o zaman onlar, bir güç haline gelirler. Bunu yapmak lazım…

2007


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR