Mehmet Dinç: "Sanırım her yazarın en büyük sancısı kendi dilini ve üslubunu oluşturma çabasıdır."

Mehmet Dinç: "Sanırım her yazarın en büyük sancısı kendi dilini ve üslubunu oluşturma çabasıdır."


Twitter'da Paylaş
0

Mehmet Dinç uzun yıllarda beri edebiyatın içinde, kendi yolunu arıyor. Sonunda ilk öykü kitabı Devrik Badem Ağacı yayımlandı. Öykülerinin çıktığı dünya belki ayrıca önemli. Mehmet Dinç ile öykü kitabını, uzakta yazar olmanın anlamını, yaşadığı coğrafyanın sorunlarını konuştuk. Konuşmaya başladıktan sonra o çok anlattı. Ama tek satırı bile atlanmadan okunması gereken, çok önemli şeyler söyledi.

Sanırım yazmak kendimi ifade etmenin en iyi yolu. İşin ilginç yanı dostlarım benden politik hamleler bekliyorlar, benim ise kendimden beklentim yazmak, has edebiyata doğru ilerlemek.

Semih Gümüş: Mehmet, ilk öykü kitabın Devrik Badem Ağacı, yazmaya başladıktan uzun bir zaman sonra yayımlandı.. İlk kitabını nasıl oluşturduğundan söz eder misin?

Mehmet Dinç: Bir zaman geliyor, bir dergide, bir internet sitesinde, yerel bir gazetede, fanzin türü bir yerde yayınlanmasını istemiyorsunuz artık. Bu duygu yazım serüveninize paralel olarak katlanarak büyüyor. Farkında olmasanız da günü geldiğinde bilincinize yerleşiyor. Bir şeyi net görüyorsunuz artık; süreli yayınlar ya da internet haber sitelerinin köşelerinde kapladığınız alanlar denk gelinirse bir anlık okuma ve sonrası unutuştur okuyucu için. Buna karşın sizdeki yazım sancıları yol aldıkça büyüyor. Artık yazıp yazıp öyküleri bir yerlere yollamayacağım diyorsunuz. Böylece öykülerinizin aydınlığa çıkacağı tüm kapı pencereleri içerden elinizle kapatıyorsunuz. Bir yandan da yazdıklarınız biriktikçe birikiyor tabi. İlk başta bir kıvılcım olarak beliren kitaplaştırma, düşüncenizde bir ur gibi büyüyor. Bir süre sonra yazmak için bilgisayarın başına oturduğunuz zaman, farkında olmadan başka bir şey yapıyorsunuz. “Kitap için öykülerrr” diye bir dosya açıyorsunuz. Yine de bu sorumluluğu almakta kararsızsınız. Bu süreç ilk başta ağır ağır işliyor. Ta ki “yazılarım” klasöründen ilk öyküyü kopyalayıp “Kitap için öykülerrr” klasörüne yapıştırıncaya kadar. Bir öykü kitabı kaç sayfadan oluşur, standartı olmasa da bu işi yapanlara kulak verme ihtiyacı hissediyorsunuz. Sonra bir bakıyorsunuz standarda yakın öyküleri toplamışsınız klasörünüzde. Ondan sonra yayınevlerine göndermek kalıyor. Bir de bakıyorsunuz ki bir yayınevi olumlu cevap vermiş. Edebiyatı amaç edinen bir insan için ilk kitabını eline alması tarif edilmez bir duygu. İyi, kötü, çirkin, güzel hiç fark etmiyor. O sizin çünkü… Size ait. Biraz uzun bir anlatım oldu galiba. Yine de kitabın yayımlanma süreci bu yollardan geçti diyebilirim.

SG: Senin öykülerinde her şey, günlük hayatın hangi sorunu içinden çıkarsa çıksın, çok olağanmış gibi yaşanıyor. Bu, öykülerinin anlatım biçimine de yansıyor ve abartısız bir yalınlık çıkıyor ortaya...

MD: Bu tespitinize karşın ilk önce şunu belirtmek istiyorum. Sanırım her yazarın en büyük sancısı kendi dilini ve üslubunu oluşturma çabasıdır. Bu öyle bir durum ki gençliğinden, ergenliğinden, çocukluğundan bu yana diyelim edebi türde yazılar yazan yazarlar kanaatime göre, okudukları romanların, öykülerin, şiirlerin dilinden ve üslubundan etkilenirler ilk başlarda. Böylece yeni yetme dönemlerinde yazılan her edebi eser etkisinde kalınmış bir yazarın diline ve üslubuna kayar. Yazın sürecinin başında bu pek fark edilmeyebilir. Hatta dil ve üslupta sevdiğimiz yazarlara benzemek için büyük özen gösterdiğimiz zamanlarımız da olmuştur. Fakat süreç ilerledikçe “tekrara düşmek” ya da “taklit” etmek, özgünlüğünü yaratmaya çalışan yazarları rahatsız etmeye başlıyor. O rahatsızlık yakın zamanda bir yol ayırımına gelineceğinin habercisidir. Ya dilinizi ve üslubunuzu aramayıp idol olarak gördüğünüz yazarların ardından giden yolda devam edeceksiniz ya da kendinizi arayıp bulma çabası içine gireceksiniz. Bu çetin bir yoldur. Yazın serüveninde kaybolup tekrar kendini bulmaktır aynı zamanda. Yazın dilimizi ve üslubumuzu bulmak ve bilinç yüzeyine çıkarmak her şeyden çok edebiyatı yaşamımızda ne kadar önemli gördüğümüze bağlı. Üstelik o yollarda kaybolmayı da göze almak gerekir. O içimizdedir, beş katman, on katman belki de daha fazla derinliğindedir belleğimizin. Üstelik bu arayış her daim bizimledir. Arabada, evde, işte, tatilde, seminerde, mitingde, toplantıda, kitapların arasında, nerede olursak olalım, ne yaparsak yapalım aramaya istekliysek eğer, çetrefilli, bazen de çeldirici yollara sapsak da eni sonu bu düşünce, bilincimizin derinliklerine doğu inmeye çabalar. Bu çabayla birlikte hala yazılarımızda etkilendiğimiz yazarların izleri vardır. Yine de dilimizi yaratmaya kararlıysak, zamanla bu arayışların ipuçlarını yakalamaya başlarız; yazılarımızın dili, bize yaklaşıyordur artık. Çünkü yazarın vatandaşlık kimliği ile dil kimliği aynı şey değildir. Yüzünü görmeseniz de sesinden, sesin sahibini tanımak gibidir. Öykülerimde geçen olayların kurgusu, dili ve üslubu sanırım bu anlamda yapmak istediklerimle örtüşüyor.

SG: Ama bu arada yaşadığın coğrafyanın sert sorunları da var, onlardan ayrı durmayan bir yazarsın ama onları da abartısız, sadelik içinde anlatıyorsun...

MD: Büyülü gerçekçiliğin ustası Márquez, romanlarının dili, kurgusu, olay örgüsü bir yana belki de yaşadığı toplumun sıradan yaşantısını anlattı. Ya da Katherine Mansfield, "Bahçe Partisi" isimli öyküsünde toplumda sıradanlaşan zengin-fakir dünyasını anlatmıyor mu? Ya da Cesare Pavese, Tepedeki Ev isimli romanında savaşın ve ölümlerin anlamsızlığını anlatmıyor mu? Demem şu ki yaşadığımız toplumlarda zamanla sıradanlaşan olağanüstü durumlar, başka toplumların gözünde büyülü bir etkiye sahip olabiliyor. Bir yerden sonra normal olmayan o kadar olay ile karşılaşıyorsunuz ki belki de bunlara eklenecek başka sıra dışı olayları soğukkanlı bir şekilde karşılayabiliyorsunuz. Bu hususları toparlarsak, yazar çağının tanığı olacaksa, trajedilerin ya da dramların bir kenarından tutmalıdır. Bunu yaparken de sıradanlaşmış “olağan üstü” durumları anlatmak için geriye dil, üslub, kurgu kalıyor. Olay örgüsü ve tema zaten ortada duruyor. Bunları yazmak ise kolay değil elbet. Bilinçaltında acıların süzgecinden geçerek böyle bir yazım süreci çıkıyor ortaya…

SG: Acımasız bir hayatın içinde gerçek insanlar nasılsa kurmaca kişiler de öyle mi anlatılır?

MD: Öykülerim toplumun genel yargılarından farklı duran olaylar, bireyler ve durumlardan ilham alır. Bunlar kurmacaya dayalı metinler olsa da bir yerde gelip gerçekliğe değiyor. Eni sonu kurmaca kişilerde kendi dünyalarında yaşıyor. Diğer bir yönüyle kurmaca kişiler de gerçek insanlarda görülen yönler taşırlar; davranışları gibi, söylemleri gibi, hayata bakış açıları, yaşananları yorumlayabilme kapasiteleri gibi… Örneğin Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madona romanındaki ana karakter, Yusuf Atılgan’ın Anayurt Otel’indeki Zebercet, Nûreddîn Zaza’nın Gûlê isimli öyküsündeki kadın karakter, Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık romanındaki Ursula karakteri, yine Latife Tekin’nin Sevgili Arsız Ölüm romanındaki Dimitri karakteri aklıma gelen örneklerden bazıları. Duygularıyla, hayata bakış açılarıyla, inançlarıyla, korkuları, endişeleriyle kendi dünyalarında yaşıyorlar. Bazen büyülü bir gerçeklik, bazen toplumun genel tanımlamalarını bir karakter üzerinden yakalamak sanırım yazılı metnin başka bir başarısıdır. Bir de yaşanılan gerçeklikler, iyi ya da kötü gerçek dünyanın normlarının üzerindeyse, bir o kadar tahayyül edilmesi zor bir gerçeklikte yaşıyorsak, doğal olarak kurmaca kişilerimiz de yeni oluşan şartla içinde doğal bir yaşamı sürdürmeye çalışırlar.

SG: Yazma amacın nedir?

MD: Sanırım yazmak kendimi ifade etmenin en iyi yolu. İşin ilginç yanı dostlarım benden politik hamleler bekliyorlar, benim ise kendimden beklentim yazmak, has edebiyata doğru ilerlemek. Politika haklı ya da haksız taraf tutmaktır. Edebiyat ise haklı ya da haksızlığın da üstünde bir hakikattir. Gücüm yettiği kadar, gidebildiği kadar, tekrara düşmeyeceğim zamanlara kadar derdimi edebiyat ile ifade etme yolunu kullanacağım.

SG: Niçin kısa öykü yazıyorsun?

MD: Aslında kısa öyküyle başladığım için kısa öykü. AdamÖykü ve Notos dergileri başucu edebiyat dergilerim olduğu için kısa öykü. Bununla birlikte daha uzun metinlere yoğunlaşacak zamanlarım olmadı benim. Ya da edebiyatın sorumluluğundan kaçtığım için. Şuan için öykü yazmaya devam edeceğim. Bununla birlikte doktora çalışmalarından vakit bulursam her yazarın hayali olduğu gibi hakkını da vereceksem ilerde bir roman yazmak istiyorum.

SG: Edebiyat yaşadığımız hayata nasıl karışmalı, onu nasıl anlatmalı? Yaşanan şiddet ortamını anlatmak yazarın görevi midir?

MD: Yazar çağının tanığıdır. Çağının trajedilerini kıyısından da olsa metne yedirmeli bence; ya da istenmese de bir yerden gelip metne değiyor bazı olaylar. Bunu on iki eylül dönemini yaşamış birçok yazarın metinlerinde görüyoruz zaten. Dönemin anlaşılması açısından da bu önemlidir bence. Edebiyat kitaplarından bilhassa romanlardan okunan dönemler, tarih kitaplarında okunanlardan daha objektif ve gerçekçidir. Fakat yazım sürecinin de zamana bırakılmasından yanayım. Etkilenen bir durumdan sıcağı sıcağına bir kurgu dünyası yaratmak aynı zamanda duygulara yenik düşmenin tuzağını da beraberinde getirebilir ya da bir tür didaktik yazım alternansına düşülebilir.  

SG: Peki böyle bir ülkede yazar olmak ne demek?

MD: Sanırım üçüncü dünya ülkesiyiz. Son on beş yılda bu makas giderek açılıyor. Bu hususta Jameson'un dediklerine kıyısından da olsa katılıyorum galiba. Edgar Allan Poe’nun polisiye öyküleri, Maupassant tarzı olay öyküleri ya da Çehov tarzı durum öyküleri ya da roman tekniklerini ne kadar yerinde kullanırsak kullanalım uluslararası çapta metinlerimiz bir ulusal alegori üzerinden okunacaktır. Bir yerde kendi acılarımızla yüzleşirken ya da bin yıllardır acımasızlığı tescilli bir coğrafyada yaşarken ruhumuzdaki çizikler metinlerimize de yansıyor sanırım. O sebeple ülkemizde yazar olmak, metne sadece içinden bakacak konsantrasyona sahip olmak açısından zor bir durum. Üstelik okuma oranının yüksek olmadığı bir ülkede yaşıyoruz. Yine de bütün politik kaygılardan uzak durarak çağımıza ayna tutmak açısından yazmayı önemli buluyorum.

SG: Senin yaşadığın bölgede, Mardin’de bir yazar olarak yaşamanın olumlu ve olumsuz yanları neler?

MD: Taşrada yazar olmanın dezavantajları her zaman için daha fazladır. Küreselleşme, iletişim, internet çağında olsak da bir yerden sonra yalnızlığın sıkıntılarını yaşıyor insan. Edebiyat tarihsel gelişimi içinde yazarların yeni anlatım tekniklerinde ya da düşünce dünyasında değişim, gelişim ve yenilik yaşıyor. Yazarların çoğunlukla yaşadıkları şehirlerde etkileşim ve bu etkileşimden yeni metinlerin çağrışımları ortaya çıkabiliyor. O sebeple Metropollerde bilgi alış verişi içinde olmak, yeniliklere, farklı fikirlere dokunmanın yazarı geliştirdiğine inanıyorum. Üstelik yazma motivasyonu açısından da büyük şehirler daha etkili. Bunun ötesinde her yerde yaşayabilir insan. Mardin, doğduğum büyüdüğüm ve yazarlığıma katkısı olan bir şehir. Kaybolmak istediğim zaman mimari yapıların içinde saklanabiliyorum örneğin. Bu değerli bir saklanmadır. Yüzlerce yıllık bir kilisenin bahçesinde papaz ile sohbet ederken ya da bir Süryani komşumun avlusunda kahve içerken saklanabiliyorum. Yaz aylarının sıcak günlerinde revaklı, taş duvarlı evlerin Kafe’lere çevrilmiş mahzenlerinde saklanabiliyorum. Ya da sokaklarda dolaşırken geçmiş zaman insanlarının yaşadıkları, anlattıkları masal-öykü karışımı anlatıların anlaşılmaz fısıltılarını yazıya dökme uğraşı içinde olduğum zamanlarda saklanıyorum. Murathan Mungan, Mardin’i boynunda bir muska gibi taşıdığını söyler. Onun yaşadığı evlere bakarken saklanıyorum; ruhsal bir saklanmadır bu. Yazmak için en büyük motivasyonumdur aynı zamanda. Bunun yanında erişemediğim ya da yoksun kaldığım yazın dünyasını daha fazla anlamak için bir planlama dahilinde uzun süreli okumalar yapıyorum.  

SG: Artık ikinci bir kitaba gidecek yeni öyküler yazıyor musun?

MD: Yazmak bir yaşam şekli olunca, ikinci, üçüncü belki de daha fazla kitap oluşmaya başlayacak. Tabi bunu yaparken metinlerin edebi kalitesinin tartımını yaparak, tekrara düşmeden has edebiyata giden yolları bilerek ve yeni şeyler deneyerek hazır olduğuna karar verdiğim anda elbette ki yeni kitap-lar çıkacak.

SG: Sevdiğin ve kendilerinden bir şeyler öğrendiğin başucu yazarların var mı?

MD: Başucu kitaplarım, benim pusulalarımdır. Şnu diyebilirim ki başucu kitaplarımın oluşmasında, Adam Öykü dergisinden, Notos dergisinin katkısı büyüktür. Hayatım boyunca kaç kez dönüp dönüp okumuşumdur o kitapları. Üstelik geniş bir yelpazedir bu yazarlar ve kitapların isimleri. Bilge Karasu’nin dilini, üslubunu çok seviyorum. Sabahattin Ali’nin roman ve öyküleri başucumdadır yine. Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm’ü, Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli’ndeki Zebercet karakteri, Murathan Mungan’ın masal dili, Borges’in tüm kitaplarını defalarca okudum, okuyorum. Yine John Berger, Pavese, Italo Calvino, Saramago’nun Filin Yolculuğu kitabı tekrar tekrar okuduğum kitaplar ve yazarlar. Öykü olarak Sabahattin Ali, Sait Faik, Nûreddîn Zaza, Çehov, Maupassant, Poe’nun tüm öyküleri başucu kitaplarımdır. Proust’un Mahpus romanı, Salinger’in Çavdar Tarlasında Çocuklar romanı, Sadık Hidayet’in Kör Baykuş’u, Milan Kundera’nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, Márquez’in Kırmızı Pazartesi, Stefan Zweig’in Amok Koşucusu, Katherine Mansfield'in Bahçe Partisi kitapları yine başucu kitaplarımdır.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR