Mehmet Said Aydın: "Oradaydım, hepsine şahit oldum, demek istiyorum."
7 Şubat 2019 Söyleşi Edebiyat Şiir

Mehmet Said Aydın: "Oradaydım, hepsine şahit oldum, demek istiyorum."


Twitter'da Paylaş
0

İyi şairlerin birbirine benzemediğini biliyoruz. Birbirine benzediğini sandığımız yerlerde bile, parmak izinin farklılığı gibi, ayrılıverirler.

Kusurlu Bahçe ve Sokağın Zoru şairi Mehmet Said Aydın, uzun süredir beklettiği okurlarını sevindirecek iki metini peş peşe yayımladı: Dedemin Definesi ve Lokman Kasidesi. Dedemin Definesi’nin etkisinden çıkamamışken Lokman Kasidesi ile yeni ve bu kez öncekilere hiç benzemeyen bir heyecan yaşıyoruz. Soluk soluğa okuduğum metnin zihnimdeki buğusu tüterken kapısını çaldım Said’in; Lokman Kasidesi bahanesiyle biraz da şairliğine dair konuşturmak istedim. Umarım keyifle okursunuz. Buyurunuz.

Elif Türker Gümüş: Dünyaya nereden bakıyorsun? Şair olduğuna göre kuşkusuz ki dilin içinden bakıyorsun. Fakat şunu merak ediyorum: Seni matematikçiden ayıran ne?

Mehmet Said Aydın: Oldukça amatör bir uğraşım var. Kendi kendime, bildiğim dillerde, bolca sözlüklere başvurarak etimoloji araştırıyorum. Sözlük okumak gibi de düşünülebilir. Devellioğlu’nun sözlüğünün mesela, “m” harfine çok sık bakmışımdır. Osmanlıcanın Arapçayla temasının en kavi göründüğü harf olmalı “m”. Tietze’nin sözlüğü, Nişanyan’ın sözlüğünün hem matbu, hem online versiyonu, Belleten dergileri, Talat Tekin’in “iştikakçi” yazıları... hep çok büyük bir merakla ve dahi sevgiyle okuduğum şeyler oldular. Bu meyanda, dilin içinden bakmaya çalışıyorum diyebilirim.

Beni matematikçiden ayıran, hiç matematik bilmemem evvela. Pozitif bilimlerle uğraşanların, sosyal bilimcilere göre bence büyük bir avantajı var. Bir mühendis çok iyi bir edebiyat okuru olabilir, o okurluk halinden yazarlık icra edebilir (ki Türkçe de, dünya dilleri de bunun müthiş örnekleriyle doludur malum) ve bunları metinlerin aracılığıyla yapabilir. Ama sosyal bilimcinin mühendislik yahut mimarlık öğrenmesi için illa ki okul, tedrisat, sistemli çalışma gerekir. Velakin sanıyorum, edebiyatçının da en azından metin mimarisi, kelime ekonomisi gibi şeyler bildiğini farz edebiliriz. Ki, dillerin yapısı da oldukça matematikseldir. Arapçanın köklü kelime kuralı “sülasi mastar”; her kelimenin üç sessiz harfi vardır ve yeni kelimeler hep bu üç sessiz harften türer.

memet said aydın

ETG: Şiirini hangi şair okusun, beğensin isterdin?

MSA: Bu soruyu beş yıl evvel sorsan coşkulu, on yıl evvel sorsan çok coşkulu bir cevap verirdim ama şimdi o coşkudan biraz uzağım. Daha doğrusu, o romantik halden uzağım. Çalışma odamın duvarında Oktay Rifat ve Baudelaire yan yana duruyor ama bir yandan, Rodin’in bir işi de, Joplin de, efendime söyleyeyim Picasso sergisi afişi de duruyor. Profesyonel olarak edebiyatla mecburen iç içeyim, edebiyat editörlüğü yapıyorum. Ama doğrusu meraklarım, heyecanlarım biraz çeşitlendi ve hatta değişti. Plastik sanatlar, sinema ama en çok da müzik. Dolayısıyla, şiirimi hangi şair okusun hevesi, biraz da şiirimi hangi müzisyen, hangi besteci okusun, hatta hangi mimar, hangi ressam okusun gibi bir yere dönüştü.

Bir de, şiirimi, şiir eleştirmenleri, akademisyenler, talebeler okusun da isterim. Yaptığın şeyin ne olduğu, neye tekabül ettiği, nereleri esnettiği yahut nerelere dokunduğu gibi detayları sanki bu kalabalıktan en iyi öğreniyorsun. Türkiye’de her şair, biraz da mecburiyetten eleştirmendir malum. Geçmişten isim çağıracaksam, bir çırpıda Hüseyin Cöntürk derim. Bilkent kütüphanesinde Cöntürk koleksiyonuna bakmıştım, çok sevdiğim bir kitabı nasıl okuduğunu görmüştüm – biraz hırpalamıştı derkenar notlarıyla. O zamanlar kitabım yoktu ama içimden, “Keşke benimkini de böyle okusaymış,” dediğimi hatırlıyorum.

ETG: Hangi şiir tartışmasına dahil olmak isterdin? İster miydin? Kime, ne cevap verirdin?

MSA: Türkçe polemikler bağlamında mümbit. Divan şiirinden Tanzimat’a, Cumhuriyet’in başlangıcından Toplumcu Gerçekçiler’e, İkinci Yeni’ye, ‘80’lere, oradan bugüne... Ben Haşim’in Piyale’ye yazdığı önsöz tartışmasına dahil olmak isterdim. Haşim, malum, “Arap Haşim” diye çağrılmış, öldükten sonra bile Yahya Kemal tarafından sakil eleştirilere muhatap olmuş bir şair. Yaşarken, mizah dergilerinin bile malzemesi olmuş. Şiirin anlaşılması-anlaşılmaması mevzuu zaten başlangıçtan bu yana büyük tartışma konusu. Haşim’in kırgın biri olduğunu düşünmüşümdür hep. Sanırım o tartışmada onun yanında durmak isterdim.

mehmet said aydın

ETG: Poetikadan ne anlıyorsun? Şair bunu açıklamalı mı? Neden?

MSA: Poetikadan çok kanona gidiyor benim kafam sanırım. Kim var imiş biz burada yoğ iken kısmı en az poetika kadar mühim; ki zaten poetika dediğimiz şey de bundan bağımsız değil diye düşünüyorum. Kanona eklemlenmek mi, kanonu bozmak mı, kanonu bozduğunu sanırken aslında yeni bir kanon önermek mi... sorularının kanımca kıymeti var. Şair açıklamalı mı? “Herkesin hayatına kimse karışamaz.” Ben obur okur olarak, açıklamaları da seviyorum.  

ETG: Ben de seviyorum. Ama sen açıklamak istemiyorsun, öyle mi?

MSA: Yok, açıklamamak istememekten bahsetmedim elbette. Poetikayı, kanonla beraber düşünmeyi, okumayı tercih ediyorum. Aklım oraya gidiyor. İyi şairlerin birbirine benzemediğini biliyoruz. Birbirine benzediğini sandığımız yerlerde bile, parmak izinin farklılığı gibi, ayrılıverirler. Jestlerle, dize bölmekle, somutla. Geçmişte “Niçin şiir yazıyorsunuz?” gibi soruşturmalarda verilen yanıtlara epey baktığımı hatırlıyorum. Şairin, şiirini –yani aslında poetikasını– açıklamasının zorunluluk olmadığını, ama açıklanmasının şüphesiz faydalı olacağını düşünüyorum. Ben, bana kalırsa somuttan beslenen bir şiir yazıyorum. Gerçek olandan. Anti-lirik dile ihtiyacımız var kanımca. Liriğin parodisi, taklidi hariç.

ETG: Lokman Kasidesi’nden söz edelim mi? Adalet Çavdar’a k24 için verdiğin röportajda Lokman Kasidesi’ni yazdıran yastan söz etmek ister misin?

MSA: Kasideyi “birinin ardında kalmış” biri olarak yazdım. Yasemin Göksu söyler şarkıyı, “Kalanların Ardından”ı. Gidenlerin değil de, kalanların ardında kaldığımı, kaldığımızı hissettiğim bir dönem bu. Politik dizgeyi baştan sona anmaya lüzum yok ama neredeyse iki yıldır herhangi bir toplantının, yürüyüşün, mitingin, anmanın yapılamadığı, yapılsa da hemen kriminalize edildiği bir memlekette yaşıyoruz. Ve bu süreçte, işte sosyal medyadan “Şaşkınlık içindeyim,” gibi, “Bu da mı olacaktı?” gibi, efendime söyleyeyim “Böyle bir şey olabilir mi?” gibi şeyler söyledi insanlar, söyledik hep beraber. Benim şaşıracak yerlerim ağrıyor artık. Bir şeye şaşırmıyorum, şaşırmak istemiyorum, durduğum yerde eğlediğim işle bir şekilde kayıt düşmek, Oradaydım, hepsine şahit oldum, demek istiyorum. Yas evet, mahcubiyeti de var, adıyla sanıyla kaside: Kalanların da ardından bir şey deme gayreti.

mehmet said aydin

ETG: Lokman Kasidesi’nin Kusurlu Bahçe ve Sokağın Zoru’ndan apaçık farkı var. Ben bu farkı şöyle tanımlarım: Sorulsa istemezmiş ama hayatın bir şekilde olgunlaştırdığı bir kalemden çıkmış sanki. Hani etrafındakiler takdir eder bu değişimi de onun aklı hâlâ dışarıdaki çocuk seslerindedir. İlk iki kitapta ise tam tersiydi diye düşündüm şimdi. Olgunlaşmış gibi davranan fakat içi fıkır fıkır eden bir çocuk sesi duyuyordum. Şiir bu uyuşmazlıktan mı doğar?

MSA: Kaside’yi, ilk ikisinden ayırmak istedim daha adıyla başlayarak. O hattan, ilk iki kitabın hattından şiirler yazmaya, bazılarını dergilerde yayımlamaya devam ettim. Ama Kaside, yekpare olması için uğraştığım, sonunda yekpare halinin dağılmasının da şiire dahil olduğunu düşündüğüm, daha başında kitap olarak başına oturduğum bir metindi. Tespitlerin için teşekkür ederim. Şiir bu uyuşmazlıktan mı doğar bilmiyorum ama zıtlıkları mesele eder, o kesin. Kitapta fiziki kimi zıtlıklar da kurdum. Geleneksel sese en çok yaklaştığım yerde QR kod koydum mesela. Kod, çok “modern” bir şey; üşenmeyip o koddan linke gidenleri gene geleneksel bir şeye attım. Yadırgatıcı kelimeler, tekrarlar, tekrarların da tekrarları... zaten kurmaya çalıştığım şiirin tekniğinde başvurduğum şeyler. Uyuşmazlık da bundan beri değil.

ETG: Bu yanıt ilginç oldu. Zira ben o yadırgatıcı kelimeleri görünce Mehmet Said Aydın şiirinde olduğumu hissetmiştim. İlk iki kitabın da ortak noktası oydu, derim sorulsa. Bana kalırsa senin şiirin zaten, geleneğin yer yer keskin yer yer yumuşak virajlarında duruyor. O virajı yaratan da kelimelerinin yadırgatıcılık dozu gibi gelirdi bana hep. QR kodu da buna benzer bir etki veriyor. Bugüne çok bağlı bir şey bu. Teknolojinin bu kadar hızlı tüketildiği bir zamanda bu sana riskli gelmedi mi? Elli yıl sonra QR kodunu okuyabilecek düzenek kalmış olur mu? Ya da QR kodunu okutanların ulaştığı şey belki yarın bile yerinde olmayabilir. Bunları elbette düşünmüşsündür. Yanıtını merak ediyorum.

MSA: Daha önce de teknolojinin kelimelerini, kavramlarını kullanmıştım şiirlerde. Kusurlu Bahçe’deki bir eşya artık yok mesela, on sekiz yaşındaki birine söylesen, “O neymiş?” diye sorar. Mp3player’dan bahsediyorum. QR kod konusunda da aynını düşündüm. Belki yarın öbür gün o link ulaşılmaz olacak, telefonlarda QR kod okuyucuya yer kalmayacak ama oradaki teknoloji yadırgatıcılığı esprisi kalacak. Linkin gittiği yerin ne söylediğinden çok, o sayfanın biçimi ilgilendirdi beni. Geleneğin keskin ve/yahut yumuşak virajlarına yaklaştığımı hissettiğimde, az evvel konuştuğumuz o “gerçek” halini lekelediğimi hissediyorum biraz. O yüzden bugünü, bugünün eşyasını çağırıyorum. Uyar’ın “sosislere buzdolaplarına” dediği yerden daha başka bir yerdeyiz artık. İnternet icat, mübalağa cenk olundu.

mehmet said aydın

ETG: Kapak resimleri İhsan Oturmak’a ait. Çok güzeller. Bu kapak nasıl ortaya çıktı? Üç bölümü de içinde barındıran, kitabı okuduktan sonra kapatıp kapağa yeniden baktığımda metni bir kez daha okuyormuş hissi veren bir kapak. Ve ne zaman gözüm takılsa aynı hissi yaşatıyor. Kitap, gözüm değdiği anda konuşmaya başlıyor.

MSA: İhsan Oturmak, yaşayan ressamların içinde kendimi en yakın hissettiğim isimlerden biri. Yıllar evvel Depo’da bir sergide görmüştüm işlerinden birini. Gerçek manada “çarpılmak” neyse, ondan olmuştu. Sanırım birkaç gün üst üste gidip o resmi seyrettim. İlkokul dizisinden bir işti, kara tahtalı. Bir gün yeni bir kitap yazarsam, İhsan’ın işlerinden kapak yapmak hevesim o günlerden kalmadır. Sonradan tanıştık, ahbap olduk, sağ olsun zarafetle kabul etti. Hatta sonra Mardin Bienali’ndeki yerleştirmesinin adını “Sokağın Zoru” koydu.

Kitaplar Everest’e geçince, kapak dizisi tasarlama fikri oluşmuştu. İlk iki kitap yayımlanacaktı, Kaside’yi de yazmaktaydım, adı belliydi. Emir Tali, İhsan’ın işlerinden böyle öneriler yaptı. Hepimiz çok beğendik. Ama itiraf etmeliyim, en çok Kaside’nin içeriğiyle kapağının birbiriyle konuştuğunu hissediyordum. Yani kitap yazılırken kapağı belliydi, doğmamış çocuğa biçtiğimiz don, belki içeriğin de bir kısmına müdahale etmiştir.

ETG: “unutma / hatırla / dinle / susma”. Bunlar Mehmet Said Aydın’ın kaleminde var olan Lokman öğütleri mi? Böyle okumak doğru olur mu?

MSA: Cemal Süreya’nın “Kehanet 1985” diye bir şiiri vardır: “Lokman şair senin hayatın / Yedi kırlangıcın hayatı kadar / Altısını ardı ardına yaşadın/ Bir kırlangıcın daha var”. Süreya, malum, oyunlu şiirleri iyi yazar, sonra günlüklerinde yahut söyleşilerinde konuşur da üstüne. Bu şiirin “kehanet”i ise Lokman Hekim’e verilen ömürden mülhem yapılmış bir oyun. Söylencede Lokman Hekim, uzun ömrünü kendi tespit eder. O da çok yaşayan bir kuş olan kartalın ömrünü seçer. 80 yıl yaşadığı varsayılan kartalın ömrü yediyle çarpılır ve Lokman Hekim’in yaşayacağı ömür ortaya çıkar: 560 yıl. Süreya da kırlangıç seçer. Dokuz yıl yaşayan kırlangıç hesabına göre şiir yazar Süreya. Sonra dokuz değil dokuz buçuk yıl yaşadığını öğrenir. Nihayetinde 63 yıl yaşayacaktır. Kehaneti “tutmaz”, 59 yaşında vefat eder. Bunu niye anlattım? Öğüt haddime değil ama böylesi bir kehanette, bu espriden harekete geçen bir kehanette bulunmak isterdim. Unutma, hatırla, dinle ve susma, olsa olsa kendime öğütler olabilir. Okuru şahit kılarak.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR