Melike İnci: "Temel sorunumuz insana olan güvenimizi kaybetmemiz."

Melike İnci: "Temel sorunumuz insana olan güvenimizi kaybetmemiz."


Twitter'da Paylaş
0

Benim yaptığım sakin görünen sulara taş atmaktan öte bir şey değil. O sakin görünen sularda boğulan bir sürü kadın var, bizim de atacak çok taşımız.
Serap Çakır
Dönüp duruyoruz bir çarkın içinde. O çarkın dişlileri bize çok çalışmamız, çok akıllı olmamız, çok başarılı olmamız gerektiğini söyleyip duyuyor. Araya da aşkları sıkıştırıveriyoruz, gittiği yere kadar… Herkes Kırılır, bu döngüyü, insanının kırılganlığını yüzüne vuran bir roman. Sevgili Melike İnci’yle konuştuk. Serap Çakır: Sevgili Melike, Herkes Kırılır bana önce ilişkilerde başarısız olduğumuzu, yüzümüze gözümüze bulaştırdığımızı hatırlattı nedense. Neyi kaçırıyoruz yahu? Melike İnci: Sanırım temel sorunumuz insana olan güvenimizi kaybetmemiz. Bilgi çağında hepimiz birer istihbarat ajanı gibi yeni tanıştığımız kişilerin bilgilerine ulaşıp doğru yanlış ayıt etmeden o kişinin diğer kişiler üzerinde bıraktığı izlenim ya da duygu durumlarından bir profil çıkararak davranışlarımızı ona göre belirliyoruz. Doğrudan insanın ne dediğine ya da ne olduğuna bakmayı bıraktık. Bu aslında insan ilişkilerinde tökezlememize neden oluyor. Romanın ilk taslak metnini yazdığımda, yani 2009 yılında, henüz bu kadar ilerlememiştik. Yine de o zamanlarda da aynı hataları yapıyorduk. Sanırım bu romanın gerçeklikle en kopuk olduğu nokta Murat’la Yasemin’in birbiri hakkında birbirleriyle görüşmedikleri zamanda çok fazla araştırma yapmamaları. Düşünsene, Murat, Yasemin’in soyadını bile ne kadar sonra öğreniyor. Halbuki gerçek hayatta öyle mi? Adı soyadı, şeceresi, en sevdiği yemekler, sosyal ortamda kimlerle ilişkisi olduğu, en son hangi fotoğrafı beğendiğine kadar bakmıyor muyuz yeni biriyle tanıştığımızda? Bu metni yazarken geçmişe, daha çok çocukluğumuzdaki ilişkilerimize özlemle ilişkilerini bu şekilde kurguladım. Bir de her zaman söylediğim bir şey var: Bir insan her ikili ilişkisinde farklı davranabilir. O yüzden referanslardan giderek ilişki içinde olduğumuz kişiyi gerçekten göremeyebiliriz. SÇ: Tesadüflerle örülü bir kurguya yönelmişsin. Tesadüflerin hayatımızı ne derece etkilediğini düşünüyorsun? Mİ: Kurguda tesadüflerin çok olduğu doğru. Hatta bazen “bu kadar da olamaz” dendiği anlar olabileceğini düşünüyorum. Aslında tesadüf diye görünen şeyler, küçük bir çevrede büyümüş benzer insanların arasındaki ağ örümceğin yaptığından farklı değil. Üçlemenin tamamını okuyunca bütün bunların tesadüften ziyade bir ilişkiler ağının sonucu olduğu da daha netleşiyor. Hayatımızdaki tesadüflerin de aslında aynı nedenden tesadüf olduğunu düşünüyorum. Elbette bazı tesadüfler gerçek hayatta da bizi “yok artık” noktasına getirebilir. O tip istisnalar dışında biraz sonuç-neden –özellikle neden-sonuç demiyorum- ilişkisine bakmak gerekiyor.
“İnsan kendine benzeyeni görünce afallar”
SÇ: Bir iddia ile başlıyor bu aşk hikâyesi. Murat sonra kendini kaptırıyor Yasemin’e ve pişman oluyor yaptığından. Yanlış başlayan bir hikâye doğruya yönelebilir mi? Mİ: Aslına bakarsan tüm hikâyeler bir süreç içerisinde kendi doğrusunu bulur, diye düşünüyorum. Murat’ın durumuna gelirsek, o da bir tutarlılık içerisinde. Uzun yıllar içerisinde etrafında gördüğü kadınlardan ve kendi ilişkisinin tekdüzeliğinde belirli bir kadın profili olduğuna kendini inandırmış ama bir yandan da başka türlü olabileceğine olan inancını yitirmemiş ki Yasemin’e kaptırıyor kendini. SÇ: Hikâyenin kahramanı Yasemin, Murat’a kalbini sorgusuz sualsiz açıyor. Yaşadığı onca olumsuzluğa, geçmişteki kırgınlıklarına rağmen. Büyük risk. Aşk bu riski almadan gerçekleşemez mi? Mİ: Yasemin biraz ilişki yorgunu. İmkânsız ilişkiler, rahat ilişkiler derken biraz da ilişki istemediği bir dönemde kendi gibi biriyle karşılaşınca afallıyor. Kendin gibi birine rastladığında sen de afallamaz mısın? Hatta hayatta vermeyeceğin açıklar vermez misin? Bu aşktan çok içimizde uyuttuğumuz narsizmin gözünü ovuşturma anları ki onun uyanması esas risk. Gözünü açmasına izin vermediğimiz sürece aşkı yaşarız. Sonrası belirsiz. SÇ: Bir kadın, eğer biraz rahat davranırsa, mesela gelen ilk teklife “evet” derse, onun için riskli bir dönem başlıyor. Yani yanlış anlaşılma, “hafiflik” gibi yaftalarla da mücadele etmesi gerekiyor. Nasıl bir iki yüzlülük bu erkek tarafı için böyle? Mİ: Buna değinmeden geçemedim. Benim de canımı çokça sıkan bir konu. Sanırım dünyanın yaklaşık olarak her yerinde aynı sorun vardır. “Ama sen de adamın kollarına attın kendini”, “ilk buluşmayı kısa tut seni hafif sanmasın” daha bunun gibi yüzlerce örnek vardır. Kadın her hareketinden, giydiği kıyafetten, sürdüğü rujun renginden, saçından, tırnaklarından ve daha bir sürü şeyden sorumluyken, erkek daha az sorumluluk sahibidir. Hatta çoğu durumda her türlü sorumluluktan yırtabilir. Benim yaptığım sakin görünen sulara taş atmaktan öte bir şey değil. O sakin görünen sularda boğulan bir sürü kadın var, bizim de atacak çok taşımız.
Bir ilişki yalanla ne kadar yol alabilir?
SÇ: Bağ kurmak, günümüz insanı için epeyce zorlaştı. İşle aşk arasında gidip geliyor ve işi seçiyorlar. Nasıl olur, diye soruyorum sürekli kendime, nasıl olur da aşk değil iş seçilir? Sen bu soruya bir yanıt bulabildin mi? Mİ: Maalesef tüketim çağında yaşıyoruz ve tüketme ihtiyacımızı giderebilmek için de mutlaka çalışmamız gerekiyor. Hatta ikili ilişkilerimizi de bu tüketim ihtiyaçlarına göre ayarlıyoruz. Saf aşkı bulan elinden kaçırıyor olabilir. Kadın ya da erkek aşkı için eskisi kadar fedakârlıkta bulunmuyor, bulunmamalı da zaten… Ortada bir yerde buluşmanın yolunu bulmaları gerekiyor. Tüketimden, mülkiyetten kurtulabilirse insan belki işi de çok önemsemez diye düşünüyorum. SÇ: Bir ilişkide yüzde yüz dürüst olabilir mi insan? Murat ya da Yasemin üzerinden gidersek, bir çift ne kadar dürüst olabilir birbirine karşı? Mİ: İlişkide taraflar birbirine karşı dürüst olamazsa o ilişkinin gerçekliği sorgulanmalı, diye düşünüyorum. Murat’la Yasemin’in dürüstlüğü biraz sıra dışı görünebilir, ama tersine bakarsak ilişkilerin yalanla ne kadar sağlam kalabileceğini düşünebiliriz ki… Ruh, fikir birliği yoksa fiziksel birliktelik olsa da olur olmasa da olur.
“Ben insandan ümidimi kesmedim.”
SÇ: Herkes kendini yalnız hissediyor sorsan, ama hiç kimse elini bir taşın altına koymak, bir aşkta erimek, sorgusuz sualsiz bir insanı benimsemek istemiyor. Nasıl bir tezatlık bu böyle? Mİ: Hani az önce içimizde uyuyan canavardan bahsettim ya… Bazılarımızın canavarı hiç uyumuyor. Kendiyle yeterince mutlu, bazen de tahammül edemiyor kendine… Kendini paylaşmak, kendine ayrılan zamanı paylaşmak istemiyor. Kendine tahammül edemediği zamanlarda yalnızlıktan yakınıp diğer zamanlarda da kimseyi kendine layık bulmuyor. Bu kadar ego hâkimiyetinin sürdüğü çağda aşktan bahsetmek naiflik belki ama ne yapayım ben insandan henüz ümidimi kesmek istemiyorum. SÇ: Ne zaman kırılıyor insan? Mİ: Her zaman. Kendini aştığı her anda kırılıyor. Hiçbir şeyin kendi kontrolü altında olmadığını anladığında… Ölümlerde, ayrılıklarda, yeni başlayan ilişkilerde… Kendine ayrılan güvenli bölgenin dışına attığı ilk adımda kırılıyor. Sonra iyileşip yeniden kırılıyor. SÇ: Kitapla ilgili tepkiler ne yönde? Okurlarınla en son İzmir Fuarı’nda buluştun. Neler söylediler sana? Mİ: Kitabı seven de var, sevmeyen de. Sevmeyenler daha çok karakterlere ve onlara kurduğum evrene tepki gösteriyorlar. Sevenler daha çok neyse ki… Onların da favori karakterleri var. Kadınlar Yasemin’i, erkekler Selim’i seviyor. Üçlemenin tamamında favori Zübeyde gibi görünüyor. En azından benimle iletişime geçen okurlarımın arasında bu böyle, diyebilirim. İzmir daha önceki senelerden daha iyi geçti diyebilirim. İstanbul’dan bile gelenler oldu. Okurlarla buluşmak bana her zaman iyi geliyor. Onlar sayesinde yazma gücü buluyorum. SÇ: Yeni bir roman var mı aklında? Mİ: Geçtiğimiz sene yazmaya başladığım bir roman var. Bu üçlemeden bağımsız bir roman…

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR