Melike Uzun: "Sözcükler yaşanırken anlam kazanıyor..."

Melike Uzun: "Sözcükler yaşanırken anlam kazanıyor..."


Twitter'da Paylaş
0

Melike Uzun’un öykülerinden sonra Soğuk ve Temiz romanı İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. Uzun romanıyla, romanın adı misali mesafeli bir yerden bir kadının hikâyesini; kederi, kaderi, öfkeyi ve hayatta bir adalet arayışını anlatıyor. Defne’nin hikâyesini rüyalar ve gerçeklerle bu kadar iç içe değil başka bir biçimde okusaydık tahminen içimiz paramparça olurdu fakat Melike Uzun’un dili ve biçimiyle hikâye bir trajediden daha çok gerçek bir anlam arayışı içerisinde. Üstelik bu arayışı hayatla rüya arasında kelimelerle ve kelimelerin gerçek anlamlarıyla sürdürüyor. Melike Uzun’la ilk romanı Soğuk ve Temiz hakkında kısaca söyleştik.

Adalet Çavdar

Adalet Çavdar: Bir okur olarak öncelikle merak ettiğim şey aklınızın çalışma ve alımlama biçimi. Daha önceki öykü kitabınızda da hikâyelerinizi yarı gerçek ya fantastik unsurlarla anlatıyordunuz. Romanınızda da rüya, fantezi ve gerçeklik unsurları birbirlerine karışıyor. Bir hikâyeyi alılmama biçiminiz onu yazma uğraşınız onunla zaman geçirme biçimiz nasıl?

Melike Uzun: Uzun süre kafamda parça parça hikâyelerle dolaşıyorum. Bunu yazacağım, diyorum. Bir süre hikâyenin gelişimine değil de duyguya odaklanıyorum. Günlük hayatta bu duyguyu ortaya çıkaracak sözcüklere, durumlara, imajlara rastlıyorum. Aslında karşıma her gün çıkan bir sözcüğün, yıllardan beri kafamda taşıdığım bir resmin bu süreçte bambaşka bir anlama gelebileceğini fark ediyorum. Bu, kitap bitene kadar sürüyor. Yazma sürecine geçtiğimde gündemim “nasıl anlatmam gerektiği” oluyor. Bu süreçte uzun süre debelendiğimi söyleyebilirim.

AÇ: Özellikle feyzaldığınız yazarlar kimlerdir? Ya da okurken sizi çok etkileyen ve bulduğunuz kendi üslubunuzda etkisi olan yazarlar var mı?

MU: Sevdiğim, okuduğum, zaman zaman aklıma düşen, bir daha okuyayım dediğim, yeni keşfedip şimdiye kadar neden okumamışım diye düşündüğüm çok yazar ve eser var. Ama bunlardan herhangi birinin üslubumu etkilediğini söyleyemem. Duygu, düşünce ve dil dünyamı onlarla kurmama, hepsine çok şey borçlu olmama rağmen herhangi birinden etkilendiğimi söyleyemeyeceğim.

AÇ: Kürar’daki öykülerinizde de Soğuk ve Temiz romanınızda da öfke var. Öfke bana hep bir yük gibi gelir. Ama sizin kahramanlarınız özellikle kadınlarınız öfkeleriyle hayatta daha sağlam duran insanlar. Öfkeyi nasıl tanımlıyorsunuz?

MU: Öfkenin ağır olduğu konusunda haklısınız. Onunla yaşamak çok zor olduğu gibi ortaya konma ve yaşanma biçimi, kişinin kendi benliği üzerindeki kontrolü yok etmesi, çevreye korkunç bir baskı, tahakküm ve şiddet biçiminde yansıması, kısacası insanı fiziksel ve toplumsal olarak sürüklediği nokta korkunç. Bununla baş etmeye, böyle bir insana dönüşmemeye çalışmak önemli. Sizin deyiminizle “öfkesiyle hayatta daha sağlam durmak” böyle bir şey olsa gerek. Defne de böyle bir kadın, doğru. Öfkesini doğrudan yansıtmayıp biriktiriyor bu da onu güçlendiriyor. İlyas onu aşağıladığında, kaynanası kötü davrandığında yeni gittiği şehirde tanımadığı bir adam ona hakaret ettiğinde arkasını dönüp yürüyor ama yapılanları unutmuyor.

AÇ: Sizin büyürken etrafınızda seyrettiniz, gördüğünüz, dinlediğiniz hikâyeler nasıl hikâyelerdi? Yaşadığınız semtte, mahallede, binada, okulda, sokakta en çok nasıl hikâyelere takılırdı aklınız?

MU: Sözlü kültürün güçlü olduğu bir çevrede büyümedim. Annem ve babam suskun insanlardı. Ama hikâyeler hep akar, resimler halinde akar ve yaşanır. Oturduğumuz mahallede bir karakol vardı. Ortaokula gidiyordum, okuldan bir çocuğun elleri kelepçeli o karakola götürüldüğünü görmüştüm. Çocuğun yüzünü, ifadesini hiç unutmadım mesela. Hep suçu olup olmadığını düşündüm, hâlâ düşünürüm. Bu bir hikâyeydi benim için.

AÇ: Soğuk ve Temiz’de ilk sayfadan itibaren bölümlere koyduğunuz kelimelerin gerçek anlamlarını dipnot olarak vermişsiniz. Kelimeler ve gerçek anlamları ve hayatımıza olan etkileri konusunda ne düşünüyorsunuz?

MU: Benim için mesele şu: Sözcükler yaşanırken anlam kazanıyor ve tanımlarından daha büyük, geniş, hacimliler. Hatta kimi zaman tanımlarıyla zıtlık içindeler.

AÇ: Soğuk ve Temiz’de Asi’nin kıyısında başlıyor hikâye ve sonrasında büyükşehirde bir kenar mahalle ile devam ediyor. Genç yaşta tanımadığı biriyle evlenen bir kadın Defne biraz hayalde biraz gerçekte yaşayan ve pek anlaşılmayan. Defne’nin öfkesi kaderine denebilir belki, kader kelimesi çok tanımlamasa bile hikâyesini. Ama düşle, gerçek arasında yaşama arzusunu neye bağlıyorsunuz? Hayat bağları neden bu kadar hafif Defne’nin?

MU: Ben bunun yanıtını sizin bulduğunuzu düşünüyorum. Bir kez de benden duymak istiyorsunuz. Defne mutsuz, mutsuzluğunun koşulları açık. Sevgi duymayan yakın çevre, örtülü ve açık şiddet. Bir hayvanın kurban edilişini açılan çukura kanın akışını izliyor. Öyle bir çukura, kuyuya onun da kendisinin de kanının akıtılacağını hissediyor. Bu noktada düşten, uykudan, farklı bir âlem düşüncesinden başka kaçışı yok. Öfke, intikam isteği çok ağır. Defne bu iki duyguya kapıldıkça düş dünyasına daha fazla dalıyor.

Akıllıca davranmaya çalışmak, aklımızla hareket etmek, aklımızı başımıza toplamak, aklını başına getirmek… Bunun bir ucu medenileşmeye çıkıyor, medenileşme de şehir yaşamında ikiyüzlü, politik ilişkilerden başka bir şey değil, herkesle iyi geçinmek.

AÇ: Defne’nin ve eşi İlyas’ın ailesi bir evden öbür eve sorgusuz sualsiz gönderilmek. Çocuk büyütmekle, aileyle ve kendiyle baş etmeye çalışmak. Bütün bunların hepsi güçlük. Aklıyla baş edebilseydi belki bu kadar zor olmayacaktı hayat onun için diye düşündüm Defne’yi okurken ama bir yandan da akıl her daim baş edilebilir bir şey değil.

MU: Akıllıca davranmaya çalışmak, aklımızla hareket etmek, aklımızı başımıza toplamak, aklını başına getirmek… Bunun bir ucu medenileşmeye çıkıyor, medenileşme de şehir yaşamında ikiyüzlü, politik ilişkilerden başka bir şey değil, herkesle iyi geçinmek. Buna kapılmak istemiyorsanız yine aklımızı önceleyip hem mesafeli hem içten ilişkiler kurmak. Duyguları adlandırıp kategorize edip onlarla akıl ve dolayısıyla felsefe, psikoloji bilgisiyle başa çıkmak çirkinleşmemek için tek çözüm gibi görünüyor. Bu da anlatılabilir kuşkusuz. Defne’ye böyle bir hikâye yazılabilir ama ben böylesini pek severek yazmazdım doğrusu.

AÇ: Defne’ye depresif ya da deli gibi bir tanımda kullanılamaz kanaatimce. Onun kendi içerisinde bir adalet anlayışı var sanırım. Hesaplaşmaya önem veriyor.

MU: Deli ya da depresif diyebiliriz ama tanımlar ya yanlış ya da eksiktir her zaman. Adalet anlayışı değil onunki tam olarak, sezgisel yaklaşıyor pek çoğumuz gibi.

AÇ: Defne’nin yılanlarla arasının iyi olmasının önemi nedir? Kokular ve sesler ise onun başka bir şekilde yardımcıları gibi hikâyenin içerisinde.

MU: Defne yılanlar sayesinde ayakta ve güçlü. Kokular ve sesler ise Defne’den çok benim için önemli.

AÇ: Günümüz kuşağında kadınlığın git gide daha zor yazılan bir mesel halini almasına ne diyorsunuz. Bu biz büyüdük ve kirlendi dünya romantizminden çok çok daha uzakta bir yer. Her gün gazetelerde okuduklarımızdan çok daha fazlası var aslında yaşanılan hayatın içerisinde ama son dönemlerde “kadınlık” derdini yazmak daha bir önemli oldu özellikle edebiyatta.

MU: Bu konu çokça konuşuluyor. O yüzden benim belirlemelerime, genel geçer yargılarıma kimsenin ihtiyacı yok diye düşünüyorum.  Edebiyat benim için bir laboratuar çalışması değil, hikâyeyi içeriden kuruyorum, bu yüzden yazdıklarımın kadınlık derdini anlatan edebiyatın bir parçası olması doğal. Pek çok kadın yazar için de böyle olduğunu sanıyorum. Mesele benim için bundan ibaret.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR