Melisa Kesmez: “Bu kitaptaki öyküler, hayatımın –ve hayatlarımızın– çok karanlık bir dönemine denk geliyor.”

Melisa Kesmez: “Bu kitaptaki öyküler, hayatımın –ve hayatlarımızın– çok karanlık bir dönemine denk geliyor.”


Twitter'da Paylaş
0

Melisa Kesmez, önce ilk kitabının herkesin ilgisini çeken adıyla girdi hayatımıza. Sonra öyküleri okundu. Yazdığı öyküler de kitabının adı kadar beğenildi. Şimdi ikinci ve yeni kitabı var: Bazen Bahar. Kitap yayımlanır yayımlanmaz konuştuk onunla. Semih Gümüş: Melisa, ikinci kitabın yayımlandı. Atları Bağlayın, Geceyi Burada Geçireceğiz’den sonra gene güzel bir adla: Bazen Bahar. Kitap adlarını nasıl düşünüyorsun? Melisa Kesmez: İsim konusunu önemsiyorum. Biraz da kaderimizi tayin ettiğini düşünüyorum isimlerin, sanırım ondan. İki kitabım için de “iyi” bir isim bulma fikriyle hareket ettim. Derdim biraz da öykülerden birinin ismini seçmek yerine, hepsini içine alan bir başlık bulmaktı. “Atları bağlayın, geceyi burada geçireceğiz”, herkesin bildiği, gündelik hayata da sızmış bir western klasiği zaten, benim de kullandığım, sevdiğim bir replikti. Arayıp tarayıp bulduğum bir başlık değildi, evde otururken aklıma geldi ve tamam dedim, budur. Anlık kararların kısmetine inanıyorum. Kurcalamadım, kalbimin sesini dinledim diyelim. Uğurlu da geldi. MelisaKesmezickapakİkinci kitabın adı konusunda ise ilkinin yarattığı etkiden sonra biraz dertlendim açıkçası, etrafımda bir anda “peki, ikinci kitabın adı ne olacak?” diyen meraklı bir kalabalık belirdi. Ben de nedense sanki bir şeyi aşmam gerekiyormuş gibi kısa süreli bir yanılgıya kapıldım, sonra dedim ki: “Benim derdin bu olmamalı.” Yani ikinci kitap ne isim ne de başka konuda, birinciyi geçmek üzere yola çıkmalıydı, ilkinin denk geldiği zaman başka bir zamandı, bu başka. Şimdi dönüp bakınca görüyorum ki onu yazan da başka bir kadınmış. Bazen Bahar’ı aklımda dolanan bir sürü başlığın arasından bulup çıkardım. Hedefim afili bir başlık bulmanın ötesinde bilakis süssüz ve alçakgönüllü bir başlık bulmaktı. Uzun bir listem vardı başta, elene elene bu kaldı. Bu kitaptaki öyküler, hayatımın –ve hayatlarımızın– çok karanlık bir dönemine denk geliyor. Sevinçli bir kitap değil, yine dertten kederden geçilmiyor ama bir parça teselli de var içinde. Büsbütün karanlık değil. Habire yenilsek de önümüzdeki maçlara inancı olan bir kitap. Bazen Bahar yakıştı ona. SG: Öykülerinin hayatla alıp veremediği sorunlar gençlik yıllarını daha mı çok ilgilendiriyor, ne dersin? MK: Haklısınız. Benim çocukluğumla ve gençliğimle alıp veremediğim var :) Ama beri yandan o yıllarda hayatla alıp veremediklerimizin hiçbir zaman bitmediğine inanıyorum. Kaç yaşında adamlar, kadınlar hâlâ aynı meselelerle boğuşuyor. Başka biçimlerde belki, başka rollerde. Ama özünde konular, sorunlar ve duygular az çok aynı. Çocukluk ve gençlik yaraların en görünür, yüzeye en yakın olduğu dönem ve büyümek, hatta yaşlanmak o yaraların iyileşmesi anlamına gelmiyor çoğu kez. Bunu annem babam dahil yetişkin varsaydığım herkesin arızalandığında geldiği halden biliyorum. Yetişkinlik dediğimiz şey bir illüzyon ya da en fenasından bir poz gibi geliyor bana. Meselelerimiz ölesiye değişmiyor. O bilge adamlar ve kadınlar sadece masallarda var. SG: Sanki tam bir öykücü gibi başladın yazmaya, bana öyle geliyor. Bir gün roman da yazmayı da geçiriyor musun aklından? MK: Bunu hiç düşünmedim. Gerçekten. Beni yakından tanıyanların dahi ısrarla sorduğu bir soru ama her seferinde “bilmiyorum” diye cevap veriyorum. Yazmak pek de planlayabildiğim bir şey değil. Kimi yazar benden farklı çalışıyor, çok daha disiplinli, yazma sürecinden önce kararlar alabiliyor ve onlara sadık kalıyor. Masaya oturduğunda yazdığı eserin sonunu dahi hesaplamış oluyor, bir iskeleti oluyor elinde en başta, yazdıkça onu etlendiriyor. Bense evden Ankara’ya gidiyorum diye çıkıp kendimi İzmir’de bulabiliyorum. Kararlar alabilen ve uygulayabilen biri değilim. Sanırım yazarken de daha çok gidişata izin veriyorum. Bir duygunun ucundan tutup başlıyorum yazmaya genelde. Sonra onun beni serbest şekilde yönlendirmesine izin veriyorum. Bazen işe yarıyor, bazen çöp oluyor. Çok eskiden beri kalemle kağıtla barışık biriyim. Haber değeri olmasa da yazmayı söktüğümden beri sağda solda hep defterlerim oldu. Gittiğim filmleri yazdım, okuduğum kitapları. Başıma gelen üzücü şeylerden yazarak iyileştim. Hepsi yıllar içinde evrile evrile öyküye dönüştü sanıyorum. Bir gün de romana evrilir mi, evrilir bakarsınız. Galiba bu bir yol. İkinci kitapta bile bir kısmını yürüdüğümü hissettiğim bir yol. Bir lokma daha derinleştiğimi, yavaşladığımı hissediyorum. İlk kitaptaki öykülerin bazılarını geri dönüp okuduğumda ne kadar koştura koştura yazmışım diyorum. Bazılarını biraz demlendirsem daha lezzetli olurmuş diyorum. Ama bu kendimi dövmek için bir fırsat değil, bilakis bu değişimi hissetmek beni çok heyecanlandırıyor. Kaslarını çalıştırdıkça güçlenen, daha uzun mesafeleri daha kolay koşan maratoncular gibiyizdir belki biz de. Bu yol nereye çıkar, bir yere çıkar mı, pek kestiremiyorum doğrusu. Bir iddiam yok. Okumaya kesin devam ederim de yazmak biraz daha gelişine vurduğum bir dünya. MelisaKesmezic SG: Senin öykülerini başkası tanımlasa, ne demesini istersin? MK: Olumlu ya da olumsuz, öykülerim hakkında pek çok yoruma denk geldim şimdiye kadar. Birilerinin yayımlanmış ilk öykülerimi merak edip, okumaya ve haklarında düşünmeye vakit bulması bile büyük şey benim için. Demek ki uzay boşluğuna yazmıyorum diyorum o zaman. Bir öyküde iyiyi kötüden ne ayırıyor diye sorduğumda, aklıma bir sürü şey geliyor ama her şeyden önce yazdıklarım sırf “samimi” bulunsa bana yeter. Çünkü samimiyet başarması en kolay gibi görünüp, aslında en zor olan şey bence. Benim kendime verdiğim bir söz varsa o da sahtecilikten gördüğüm yerde kaçmak.  Biri çıkıp “Bu kız poz kesiyor” dese kalbimden vurulmuşa dönerim. SG: Başucunda tuttuğun üç öykücü kimler? MK: Sait Faik Abasıyanık’ın, Sabahattin Ali’nin ve Tomris Uyar’ın bana okumanın gizli dünyasını sevdirmiş ve ne zaman gerçek dünyadan kaçmam icap etse öyküleriyle beni tekrar oraya geri götüren yazarlar olarak, başımın üstüne yeri var. SG: Hangi yazarın yerinde olmak isterdin? MK: Sanırım öyle bir yazar yok. Kimseleri beğenmediğimden değil tabii,  sadece her yazarın yolculuğu şahsına münhasır olduğu için. Kendim olabilsem bana yeterdi. Kendin olmak hiç kolay iş değil. SG: Düzenli olarak yazılar, denemeler de yazıyorsun. Onları da bir kitapta derlemeyi düşünüyor musun? MK: Halihazırda yazmış bulunduklarımı bir kitapta buluşturmayı hiç düşünmedim ama belli başlıklar altında yapmak istediğim sıfır kilometre söyleşilerden oluşan bir kitap hayalim var. Uzun süre başka başka mecralar için söyleşiler yaptım ama bugünlerde kimseye soru sormuyorum ve çok özledim. Söyleşi, yaparken sıkılmadığım çok az şeyden biri. Tez zamanda kolları sıvayacağım bu kitap için. SG: Genç bir insan olarak, nasıl görüyorsun bu ülkenin halini? MK: Temel özgürlük ve haklarımıza bunca saldırıldığı bir dönemde yirmili ve otuzlu yaşlarımı yaşıyor olmayı büyük talihsizlik olarak görüyorum. Ülkenin siyasi tarihinde ferah bir dönem olmuş mu tartışılır ama her sabah başka bir saçmalığa uyanmak özellikle son iki yılda beni çekilmez, depresif ve üzülerek söylüyorum ki artık hayal kurmayan, umutsuz biri yaptı. Kendi küçük hikayelerime sarılıp aklıselim kalmaya çalışıyorum, hepsi bu. Bir gün iyileşip öbür gün gerisin geri deliriyorum. Bu ülkede ömrünü geçiren genç insanlar olarak maruz kaldığımız çok fenalık var, her biri başka yerden yaralıyor, el sürmedikleri alanımız kalmadı. Ben en çok vaktimizin çalındığına üzülüyorum. Bir şeyler okuyacak, bir şeyler yazacak, bir şeyler üretecek, son seyrettiğimiz oyunu konuşacak, son okuduğumuz kitabı paylaşacak yere, annemizden sevgilimize kadar hayatı paylaştığımız herkesle ülkede her kanada sirayet etmiş akıl tutulmasından başka neredeyse hiçbir şey konuşmuyor, sadece oraya buraya laf yetiştiriyor, biteviye duruşma takip ediyor, her sabah bugün herkes iyi mi diye yoklama alıyor, bir delinin peşine takılmış ömür çürütüyoruz. Yorgunuz, emeğimizin karşılığını almıyoruz, bu yüzden artık eskisi gibi güçlü değiliz ve en kötüsü de gelecekten korkuyoruz. Açıkçası yaptığımız sivil siyaset  de bir yere varıyor mu, muhalifliğimiz anlık reaksiyonlardan öteye gidiyor mu, ondan bile emin değilim artık. SG: Bu seçim sonuçlarından sonra, alıp başını gitmeyi düşündün mü? MK: Düşünmedim çünkü bunun bir çözüm olduğuna, en azından sürekliliği olan bir çözüm olduğuna inanmıyorum. Aldın başımı gittim diyelim, peki geride kalan, beni ben yapan o kocaman gerçekliğe sırtımı dönebilir miyim, bilmiyorum. Yurttaşlık duygusundan, milliyetten bağımsız bir şey bu söylediğim; ikisi de benim için önemsiz detaylar. Daha çok bir coğrafyaya ve o coğrafyanın üzerinde inşa olmuş bir kültüre bağlılıktan bahsediyorum. Hayatımın dört yılını Türkiye’ye hiç gelemeden yurtdışında geçirdim. Kulağa romantik gelebilir ama en çok kendi dilimde konuşabilmek için döndüm. Türkçe için yani. İyi ya da kötü, beni besleyen şey burada. Hiç durulmaz olursa buralar, ne yaparım bilmem.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR