Merak ve Bilim Sarmalı: Neden ‘Merak’ Ediyoruz ki?
1 Temmuz 2018 Bilim Teknoloji

Merak ve Bilim Sarmalı: Neden ‘Merak’ Ediyoruz ki?


Twitter'da Paylaş
0

“Özel bir yeteneğim olduğunu düşünmeyin; sadece derin bir anlama merakım var!” Albert Einstein

Gökyüzünde oluşan hava olaylarının yeryüzünde doğrudan hissedilmesi yüzünden başladı bu merak. Bu yüzden yukarıya baktı insanoğlu hep. Güneş’in ısıttığını ve aydınlattığını keşfetmek kolaydı; ama yağmur, kar, kasırgalar, gök gürültüleri, şimşekler, kayıp giden kuyruklu yıldızlar?..

Her şey yukarıdan geliyordu. Uzanamadığımız ve ne olduğunu bilmediğimiz o kadar çok şey vardı ki. Nasıl gökyüzünde asılı duruyordu bu kadar çok şey, neden düşmüyorlardı? Biz neden buradaydık, varlığımızın amacı neydi; neye hizmet ediyordu bu kadar canlı?

İnsanoğlu, zaman zaman benzer soruları aklına getirmeye devam etse de genellikle içinden çıkamadığı bir noktaya doğru sürüklenir. Günümüzde, çoğu yetişkin birey, (özellikle bir ebeveyn) gelişme çağındaki çocuğu yüzünden, geçmişte kendisinin sorduğu benzer sorularla karşılaşınca, geleneksel öğretiler doğrultusunda cevap vermeyi ya da soruları savuşturmayı tercih eder. "Ay neden yuvarlak; çimen neden yeşil?" sorularına cevap veremeyen birey “neden iki elimiz var?” gibi varlığımıza dair sorulara da ‘bilmiyorum’ cevabını vermekten çekinir.

Neden sorusu hepimiz için anlamlı gibidir. Hedefe odaklı ve sonuca götüren bir soru gibi görünür ama aslında tembel sorgusudur neden ve kimi koşullarda önyargılı ve saçmadır. Bir nedenin mutlaka olmasının gerektiği fikrini de sorgulanan kişiye kabul ettirmeye çalışır. Yanıtın çünkü ile başlamasını bekleyen kişi cevabını alsa da aslında bu anlamsızdır. Ay kare olsaydı, çimen mavi olsaydı, ya da dört eliniz olsaydı bile yine bu neden sorulmaya devam edilmeyecek miydi?

Her durumda alınan cevapların verimli olması için aslında sorulması gereken soru nasıl'dır. Bilimin cevabını aradığı ilk şey budur. Bilim, bir şeyin nasıl olduğunu öğrenmek üzere yola koyulur ve bir nedenin olup olmadığı sonraki adım için gerekli değilse çoğu zaman sorgulamaya açık bırakır.

Atalarımız, evrenin kendileri için yaratıldığına inanırdı. Her şeyin merkezinde bulunduğumuz çıkarımını yapmak gayet doğaldır; çünkü evrenin hangi noktasında durursanız durun, tam ortada olduğunuz hissine kapılırsınız. Sonuçta, Güneş, Ay ve yıldızlar etrafımızda dönüyor gibi görünürler. Hatta bizler hâlâ Güneş’in doğuşundan ve batışından bahsederiz, oysa ki bu tabirlerin yanlış olduğunu hepimiz biliriz.

Bugün Güneş sistemi adını verdiğimiz düzenin merkezinin Güneş mi yoksa Dünya mı olduğu, tartışmasız gökbilim tarihinin en büyük savaşıdır ve çok insanın canına mâl olmuştur. Kopernik’e kadar olan dönemde bu konuda geçerlikte olan kuram, yerin evrenin merkezinde kımıldamadan durduğunu, Güneş’le Ay’ın, öbür gezegen ve durağan yıldız sistemleriyle birlikte Dünya’nın çevresinde kendi yörüngelerinde döndüklerini ileri süren Ptolemy’nin (Batlamyus) görüşüne dayanır. Kopernik’çi kurama göre ise, yeryuvarlağının günde bir kez kendi ekseni çevresinde, yılda bir kez de Güneş’in çevresinde iki türlü hareketi vardır.

Kopernik kuramı, 16. yüzyılda büyük bir yenilik olarak karşılanmışsa da, gerçekte, gökbilim alanında çok ileri olan eski Yunan’da daha önce ortaya atılmış bir görüştür. Dünyanın döndüğünü söyleyen ilk gökbilimcinin, M.Ö. üçüncü yüzyılda yaşamış olan Sisam’lı Aristarkhos olduğu çok net olarak bilinmektedir. Yunanlılar geometrideki büyük üstünlükleri ile belli konularda bilimsel kanıtlamalara varabilmişlerdi. Güneş tutulmasıyla Ay tutulmasının neden ileri geldiğini de bulmuşlar, Ay üzerindeki gölgesinden dünyanın yuvarlak olduğunu zaten ilk başta anlamışlardı. Peki neden insanlık 2000 yıl daha beklemişti ki? Yoksa özellikle mi bekletildi?

Güneş ile Ay’ın, gezegenlerle durağan yıldızların günde bir kez yerin çevresinde döndükleri düşünülürse, bütün bunların bizim için var olduğunu, bize özel bir önem verildiğini düşünmek çok olası ve kolaydır. Kutsal kitabın onayladığı bir durumun kabullenilmesi de herkes için güzeldir (ve ayrıca sağlıklıdır). Evrenin tüm amacının belki de biz olmadığımız şüphesine insanların düşmesi, öyle görünüyor ki, ilk çağlardan beri otoritenin altından kalkamayacağı bir sorun olarak kabul edilmiştir.*

“Bildiğimiz ve bilmek istediğimiz arasındaki mesafe ne kadar çok artarsa o kadar körüklenir bu duygu. Öğrendikçe daha fazla merak eder ve ancak bilgiye ulaştıkça cehaletimizi fark ederiz.”

Varlığıyla beraber yaşamı da anlamlandırmak zorunda olduğunu hisseden ilk insan, gökyüzündeki şekilleri birleştirerek imgeler çıkarmakla başlamıştı işe. Buzdolabına bir not kağıdı yapıştırılmamıştı belki ama bir yerlerde mutlaka bir işaret ya da bir yol haritası bırakılmış olmalıydı. Etrafta pek bir şey bulamadı; bakılacak tek yer gökyüzüydü.

Bilinmeyene bir yanıt bulmaktı amacı sadece. Dünyanın mevsimsel döngüsü ile yıldızların hareketleri arasındaki doğrudan ilişkiyi gözlemlediğinde, doğal olarak, orada olanların bize yönelik işaretler olduğu sonucuna vardı. Gerçekleşen doğal olayların yukarıdan gelen uyarılar ya da talepler olabileceğini düşünmüştü. “Noktaları birleştirin, bakalım ne çıkacak?” oyunu oynayarak yıldızlardan figürler yaratmakla başladı işe. Bütün görünür yıldız kümelerinin isimleri çağlar öncesinden kalmadır bu yüzden.

Karşı konulamaz doğa olayları, insanın güçsüzlüğünü ortaya koyuyordu ve bilinmeyene itaat etmek en kolay ve akılcı yoldu. Avlandığı sırada depreme ya da gök gürültüsüne denk gelen atamız, o hayvana korkudan bir daha hiç yaklaşmadı belki de. Gök tanrılarının ona kızdığını düşünmesi kadar normal ne olabilirdi ki?

Halen imgelerde ve yazıtlarda saklı bir şifre bulmaya hevesli değil miyiz? Bir yerlerde gizli bir işaret bulma ve bilinmeyen bir mesajı ortaya çıkartma kaygısıyla yanıp tutuşmuyor muyuz? “Onun bunun şifresi... bilmem kimin sırrı!..” kitaplarına olan ilgi belki çabuk azaldı ama yüzyıllardır hatta bin yıllardır fal baktırmadan duramıyoruz.

“Benimki sadece eğlence!” deseniz de, yıldızdan, buluttan, kayadan, ya da kahve telvesinden imgeler yaratmak arasında hiçbir fark yok. İnsanın doğasından gelen bu “örüntü tanımlama becerisi” yabanda sağ kalması için gerekliydi ve gözün evrimi ile çok uzun bir sürede gelişti. İnsan gözünün, tüm renkler arasında, en çok ton farkını ayırt edebildiği rengin yeşil olması bir tesadüf olabilir mi?

İlk insan için doğada karşılaşılacak tehlikeyi, en ufak bir renkten ya da gölgeden bile algılamak ve önlem almak gerekliydi. Doğada birinci kural yaşama tutunmaktır. Gece karanlığında duvara yansıyan ağaç gölgesinden ürpermemizin sebebi de işte o atalarımızın bize bıraktığı genetik miras.

İnsanoğlu, zamanla gök cisimlerini tanrılaştırmaktan vazgeçmiş olsa da çok fazla ilerleme kaydedemedi. 17. yüzyılda bile, Avrupa’yı telef eden veba salgınının, o sırada oradan geçen bir kuyrukluyıldızın yüzünden olduğunu düşünen milyonlarca insan vardı. İngilizce’de felaket anlamına gelen disaster sözcüğü Yunanca kötü yıldız anlamına gelir. Aralarındaki birçok anlaşmazlığa rağmen Protestan ve Katolik kiliseleri bile kuyrukluyıldızların uğursuzluğu hakkında hemfikirdi. Hatta dualarına ortak bir ek bile yapmışlardı. “Ulu Tanrım, bizi Türkler ve kuyrukluyıldızlardan koru!..”

1673’te Roma’daki Clementine College’in başı Augustin de Angelis yayımladığı bir meteoroloji kitabında: “Kuyrukluyıldızlar ölümsüz gökcisimleri değildir, çünkü ay altında, atmosferde ortaya çıkarlar; göklerdeki her şey sonrasızdır, ölümsüzdür; oysa kuyrukluyıldızların bir başlangıcı, bir sonu vardır, öyleyse kuyrukluyıldızlar göklü yaratıklar olamazlar!” diyerek kaosu yatıştırmaya çalışmıştı fakat Augustin’in görüşü de kuyrukluyıldızların görünüp yitmelerinin, bu işi vazife edinmiş meleklerin işi olduğunu ifade ediyordu.

Kuyrukluyıldızların doğal yasaların konusu olabileceği, atmosferde ortaya çıkmadıkları gerçeğinin kanıtlanması o zamanlar daha çocuk olan birine kısmet olacaktı. Korkusuz olduğu kadar meraklı da olan bu çocuğun ismi verildi yıllar sonra o kuyrukluyıldıza.** İlla da bir uğursuzluk belirtisi arayan tanrıbilimciler ise dönüp dolaşıp depremler ve zamansız püsküren volkanlara sarılmak zorunda kalacaktı ama bunlar da yerbilimin alanına giriyordu ve daha sonra gelişen bu bilim dalı da bilgisizlik çağından kalma dogmalara savaş açacaktı.

Fazla merak iyidir aslında; bakmayın siz kimsenin lafına. Dünyaya geldiğimiz andan itibaren bizi yaşamda tutan ve geliştiren şeydir bu duygu. Bildiğimiz ve bilmek istediğimiz arasındaki mesafe ne kadar çok artarsa o kadar körüklenir bu duygu. Öğrendikçe de daha fazla merak eder ve ancak bilgiye ulaştıkça cehaletimizi fark ederiz. Atalarımızın birçok sorusuna cevap bulduk bu merak sayesinde. Sadece zaman içerisinde bizler öğrendikçe sorular daha çok arttı ve karmaşıklaştı. Her yeni keşif beraberinde yeni sorular getirdi ve ne mutlu bize ki bilim bu sorulara yanıt aramaktan bıkmadı. Her bir kuşak, bir öncekinin sorularına yanıt aradı ve bilgiyi, akılda kalan sorularla bir sonraki kuşağa aktardı. Büyümeye devam eden bir evrende tabii ki sorular gibi cevaplar da daha karmaşık hale geldi. Kozmos, atalarımızın düşündüğünden daha büyük değil, bizim hayal edebileceğimizden bile daha büyükmüş. Biz bunu daha yeni fark ettik; ve artık daha da meraklıyız…

* Vatikan, denetimi altında bulunan bütün bilginlerle eğitim kurumlarının, Kopernik sistemini öğretmelerini yasak etmiştir. Dünyanın döndüğünü öğretmek 1835 yılına dek baş yasaklardan sayılmıştı.

** Çizdiği gök haritaları ile dönemin gemici, tacir ve kaşiflerine yol gösteren Edmund Halley, adıyla anılan gökcismi ile her 76 yılda bir dünyamızı ziyaret eder.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR