Merih Nesrin Yalçın • Çay Var İçer misin?
31 Mart 2018 Ne Haber

Merih Nesrin Yalçın • Çay Var İçer misin?


Twitter'da Paylaş
0

“Biraz gecikeceğim tatlım.” Mesajı okudu, telefonu sessize aldı, ışıkları kapadı. Mum bile yakmadı karanlığına. Köşedeki tek kişilik koltuğa bıraktı kendini. Gözü kulağı kapıda, yirmi üç yılını bekledi. "Bir köpek havlasa, gök gürlese, bir ses olsa, bu sessiz, ölü bekleyiş delirtir insanı. Tadını çıkart bu ölü bekleyişin, tadını çıkart! Her yılı ayrı bekle, yirmi üç kere bekle, yirmi üç çarpı üç yüz altmış beş kere bekle. O kadar çok çalsın kapın. O kadar çok gelsin, çoğalarak gelsin, gelsinler.” Sonra –uzun zaman sonra– anlatması gerekse hatırlamayacağı kadar çok bekledi. Gök gürlemeye başladı, şimşekler odanın içini ışığa kesti, eşyalar yürüdüler sanki, odaya dalan ışıkla birlikte yerlerinden kalkıyor, tekrar eski yerlerine geçinceye kadar havada bir süre titriyorlardı. Hoşuna gitti bu görsel şölen, ilk kez korkmadı gök gürültüsünden. İlk kez dizlerine karnına çekip büzülmedi. “Bugün bekleme günü, dünya yansa bu gün beklenecek.” Çaldı sonunda kapı. “Anne!” dedi kapıdaki küçük kız. “Anne korkuyorum, burası çok karanlık.” Ayıcığına sarılıp ağlamaya başladı. Kucakladı minik kızı, başını göğsüne yaslayıp saçlarını okşayarak sakinleştirdi onu. Uyumak üzere olan kızın göz kapaklarını eliyle açtı, karanlıkta gözlerinin rengini görmeye çalıştı, göremedi, sordu. “Gözlerin ne renk senin?" “Mavi,” dedi kız. “Peki adın ne?” “Of anne adımı mı unuttun?” “Hayır, tabi ki sen unuttun mu diye soruyorum” “Unutmadım anne, Mine benim adım Mine.” Uyur uyumaz minicik ter damlaları kapladı alnını, terleri sildi, uyandırmamaya çalışarak koltuğa bıraktı yavaşça, üstündeki sabahlığı çıkarıp kızın üstüne örttü. Tam oturacaktı ki kapı çalmaya başladı yeniden. Uyanacak diye korkuyla kapıya doğru koşarken dizini sehpaya çarptı, duyduğu acıdan durdu kaldı bir süre. Kapı ısrarla çalmaya devam edince, topallayarak kapıya yürüdü, açtı. Sekiz yaşında bir kız, “Anne bak! Hepsi pekiyi!” Diye daldı odanın içine. “Burası neden bu kadar karanlık anne?” Işığı açtı, sarıldı minik kıza, yanaklarını, saçını, ensesini, boynunu; dudakları nereye değdiyse orayı öptü. Karneyi aldı, duvardaki boş çerçevelerden birinin içine yerleştirip astı. Okul üniformasını çıkarmasına yardım ederken gözlerinin rengini görmeye çalıştı, maviydi kızın gözleri. Muzlu sütünü içerken başı masaya düşen, uyuyakalan küçük kızı koltuğa yatırıp üstünü örttü. Biraz sonra gelen, sokakta arkadaşlarından dayak yediği için sümüklerini elinin tersiyle sile, sile ağlayan oğlanı da severek uyuttu, yatırdı, üstünü örttü. Yine sessizlik kapladı evi. “Gök gürlese,” dedi. “Şimşek çaksa.” Oturduğu yerden çocukları seyretmeye başladı. Ufak kızın başı terlemişti yine, alnındaki sarı lüleler terle yapışmıştı, ayıcığına sıkı sıkı sarılmış uyuyordu. Karnesi hep pekiyi olanın yüzünde mutlu bir gülümseme, konuştu bir ara, anlaşılmaz şeyler söyleyip gülümseyerek uyumaya devam etti. Ah o minik oğlan, koca kafalı, sümüklü, kırmızı tombik yanaklı oğlan; üzerindeki örtüyü tekmelemiş, başparmağını emerek sere, serpe uyuyordu. Ayaklarının ucuna basarak yaklaştı, üstünü örttü. Koltuğuna dönerken sehpaya çarptığı dizi sızladı yeniden. “Buz koysam iyi olur, moraracak yoksa.” Kapının çalmasıyla sıçradı yerinden. “Anne! Takıma girdim, koç beni ilk beşe seçti. Anlıyor musun anne? Takımdayım artık. Basketbolcu oğlunla gurur duyabilirsin.” Odanın ortasına kadar çamurlu ayakkabılarıyla dalan çocuğa sarıldı. “Seçilmeseydin de severdim seni, gurur duyardım seninle." Gözlerinden damlamak üzere olan yaşları göstermeden sildi. Acıkmışsındır sen şimdi, git duş al ben de sana bir şeyler hazırlayayım. Portakal suyu, tost?” “Harikasın sen annelerin güzeli!” Sonun da o da küçük oğlanın yanına yattı, uyuyakaldı yorgunluktan. Dizine buz koyarken gürültülü bir şekilde, paldır küldür merdivenleri inan kızına eliyle sus işareti yaptıysa da kız görmedi işaretini. "Neden karanlıkta oturuyorsun sen?” derken ışıkları yaktı kız. Eline ne geçtiyse yüzüne sürmüş gibi görünüyordu Mine. Eteği aşırı kısa, yakası çok açık bir elbise giymişti. Makyajını silmesini söylediği için, daha düzgün bir kıyafet giymesini istediği için ve en sonunda eve erken dönmesi gerektiğini hatırlatması yüzünden tartıştılar. Kapıyı çarpıp çıktı genç kız, ışıkları kapatıp koltuğa oturdu, ağrıyan dizine buz koydu. Beklemenin sessizliği bir başka diye düşündü, beklemenin zamanı da bir başka. Akmıyor, duruyor. Perdeyi hafifçe aralayıp gökyüzünü görmeye çalıştı. Sesini duyuramayan, çok uzaklarda yanıp, parlayıp sönen şimşekleri izledi bir süre. Bana benziyorsunuz, dedi. Sessizce yanıp sönüyorsunuz, ışığınız bile soluk. Yerinden kalkıp erimeye başlayan buzu lavabonun içine attı. Beklemenin en iyi yoldaşı çaydır, bir çay koymalı. Çaydanlığı ocağın üstüne koydu, ocağı yaktı. Demliğe koyduğu çayın üzerine soğuk su koyarak demledi çayı. Pek çok şey gibi, çayı böyle demlemeyi de senden öğrendim. Babam gibiydin, öğretmenim, ağabeyim, arkadaşım, sevgilim, oğlum. Her şeyim oldun. Yirmi dört yaşındaydım sana düştüğümde, düştüm ve eridim, sen oldum. Kalktı kendine çay koydu, karanlıkta yudumladı çayını. Ağrıyan dizini tuta tuta yürüdü duvara doğru, boş duran çerçevelere yerleştirdi oğlunun, kızının kepli fotoğraflarını. Fotoğrafa yansıyan buruk sevincini okşadı oğlunun. Sevdiği kızın onu terk ettiği gün kep atmasının tatsız anısını yeniden yaşadı. Omuzuna yaslanıp, "Anne ben onsuz nasıl yaşayacağım?” diye ağlamasını hatırladı. Elbisesinde oluşan gözyaşı lekeleri çıkmasın diye yıkamadığını hatırladı. Karanlıkta aksayarak yatak odasına yürüyüp elbiseyi dolaptan çıkartıp baktı. Gözyaşları orada öylece duruyordu. Öptü oğlunun acısını. Odaya döndü, çay koydu kendine, karanlıkta yağmurun sesini dinleyerek bekledi. Gözü kulağı kapıda, yirmi üç yılını bekledi. Sonunda çaldı kapı, karanlıkta ilk gördüğü şey bir el ve bir yüzüktü. Mine çığlıklar atarak daldı odaya. Anne! Evleniyorum. İnanabiliyor musun? Minik kızın büyüdü ve evlenme teklifi aldı. Erkan evlenme teklif etti bu akşam. Anne! Kayınvalide oluyorsun, belki de yakında anneanne. Neden karanlıkta oturuyorsun sen? Bütün ışıkları yaktı kız, kollarından tutup ayağa kaldırdı yaşlanmaya yüz tutmuş kadını. Ağrıyan dizini unutup eğlenceli bir dansa başladı kızıyla birlikte. Sonunda yorgun düştü Mine, koltuğun üstüne uyuya kaldı. Uyur uyumaz minicik ter damlaları kapladı alnını, terleri sildi, uyandırmamaya çalışarak üstündeki sabahlığı çıkartıp kızının üstüne örttü, ışıkları kapatıp köşedeki koltuğa oturdu. Gözü kulağı kapıda, yirmi üç yılını bekledi. Bir köpek havlasa, gök gürlese, bir ses olsa. Bu sessiz, ölü bekleyiş delirtir insanı. Tadını çıkart bu ölü bekleyişin, tadını çıkart. Her yılı ayrı bekle, yirmi üç kere bekle, yirmi üç çarpı üç yüz altmış beş kere bekle. O kadar çok çalsın kapın. O kadar çok gelsin, çoğalarak gelsin, gelsinler. Geldiler, dedi. Çocuklarım geldi, sen gelmedin! Kapı çaldı nihayet, yarı aralık tuttu kapıyı. "Bizim hanım bana hiç sormadan kayınvalidemleri çağırmış bu akşam, kurtulamadım bir türlü, yarın da kızın mezuniyet töreni var, Baba bu akşam sana ihtiyacım var ne olur yanımda kal, dedi. Oğlan zaten yerde mi gökte mi belli değil, sevgilisi terk ettiği günden beri kendinde değil, annesi alkolik olacağından şüphe ediyor. Kayınvalidem pazartesi günü ameliyat olacakmış, onun ameliyat işiyle ilgilendim. Bizimki böyle emir vakilere böyle bayılır biliyorsun. Halbuki ben bu akşam ayrılmamız gerekiyor, senden boşanacağım diyecektim. Sıra gelmedi bir türlü. Yok kayınpederin tansiyonu, yok ötekinin ameliyatı, kız başka bir alem, oğlan bunalımda. Yarın, ya da yarından sonra mutlaka konuşacağım, yeter yahu çok uzadı bu iş. Kapıyı neden açmıyorsun sen? Yoksa içeri almayacak mısın beni?" "İçerisi kalabalık. Yirmi üç yıl var içeride. Doğmamış çocuklarım var, doğma ihtimali olan torunlarım var. Kızıma evlenme teklif eden damadım var. Oğlumun sevgilisi dünyalar güzeli bir kız var. Çay var içer misin demeyeceğim!" Kapıyı kapadı.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR