Milan Kundera: “Yazarların değil, romanların cinsiyeti.“

Milan Kundera: “Yazarların değil, romanların cinsiyeti.“


Twitter'da Paylaş
0

Milan Kundera, roman sanatına getirdiği yenilikler ve edebiyat düşüncesine yaptığı katkılarla, günümüz Avrupa edebiyatının çok özel bir yerinde duruyor. Bir tür düşünce romanı yarattı. Öteki yazarları etkiledi. Edebiyat üstüne yazıları ve sözleriyle her zaman göz önünde tutulması gereken bir yazar oldu.

Milan Kundera ile gerisi de gelecek olan ilk görüşmemize giderken Avrupa’nın en önemli romancılarından birinin popülerliğinin, zaman zaman zekâ dolu sanatına yön veriyormuş gibi görünen, kendisinin bilincinde olmadığı, pek de rasyonel olmayan bir açıklamaya dayandığını kanıtlamak istiyordum. İnsani etkileşimin en elzem ve bir o kadar da kırılgan mahremiyetlerine, en temel prensiplerine olağanüstü bir dilsel ve imgesel biçim veren yaratıcı kuvvetlerini keşfetmeye gelmiştim. Şahsen yüz yüze gelmenin sağladığı avantaj hemen kendini belli etti. İnsanın, çalışmalarına hayran olduğu bir sanatçıyla buluşma fırsatını yakalaması nadirken bir de bu buluşmada sanatçıyla ilgili çalışmalarından yola çıkarak edindiği intibaları doğrulatma fırsatı bulması daha da nadirdir. Bir sanatçıya değer vermek, şahsına değil sanatına değer vermek demektir. Bu ikisi birbiriyle bağlantılı olabilir ama olmayabilir de. Çoğunlukla bağlantı kurulamaz ve insan hayal kırıklığına uğrar. Bizim durumumuzda, hayal kırıklığına uğrama ihtimali ortadan kalktı; zira kendileri de birer soru olan yanıtlarının alçakgönüllüğü, bir an için bile kolaya kaçarak laf ebeliğine sığınmaması ve kişiliğinin sanatının bütünlüğüyle örtüşmesiyle mümkün oldu bu; nitekim onun sanatını anlamlı kılan, son derece sıradan metafizik sorunları ve varoluşsal durumları biricik sosyoekonomik bağlamlara düşünsel olarak oturtabilmesidir. Kundera mahremiyete önem vermesine rağmen, buluşmalarımızda çok çeşitli konulardan söz etmeye razı oldu. Neticede, konuşmalarımızdan çıkan söyleşinin kapsamını ve amacını, ikimizin de, birbiriyle ilintili olmasa da, birtakım somut ortak noktaları netleştirme ve ayrıntılandırma merakı belirledi. Okuyacağınız işte böyle bir kolaj.

Lois Oppenheim:

Sizinle olan buluşmalarımızdan belli başlı somut noktaları aydınlatmaya yönelik istifade etmek isterim. En başta, Roman Sanatı’nda, geleneksel yöntemlerle yapılan söyleşileri açıkça reddediyorsunuz, telif hakkınızın korunmadığı röportajlar vermeme kararınızı oldukça kuvvetli biçimde vurguluyorsunuz. Kendisiyle söyleşi yapılan kimsenin yorumlarını röportaj yayımlanmadan önce tekrar gözden geçirmesine fırsat vermeyen, bunun sonuçlarını bütünüyle göz ardı eden gazetecilere olan kızgınlığınızı anlıyorum. Gerçek bir karşılıklılığın, ortak ilgi alanlarına dair meseleler üzerine içten bir fikir alışverişinin söz konusu olduğu diyalog ile söyleşiyi yapan kişinin ilgi alanlarına dair soruların sorulduğu ve yalnızca onun amaçlarına hizmet eden, üstelik ilk esinlendikleri bağlamdan başka bir bağlam içinde yanıtların ortaya çıktığı röportaj arasında yaptığınız ayrımı takdir ediyorum. Yine de, verdiğiniz röportajları yalnızca yayına hazırlanmasına sizin de dahil olduklarınızla sınırlayarak okur kitlenizi bir şeylerden mahrum bırakmış olmuyor musunuz?

Milan Kundera:

Basında yayımlandığı şekliyle söyleşi, söyleşinin yapıldığı kimsenin söylediklerinin aslına yakın bir kopyasından başka bir şey değildir. Eğer akademisyenler ve eleştirmenler de dahil olmak üzere herkes, röportajlarınızı sanki sizin ifadeleriniz, sizin anlatımınızmış gibi alıntılamıyor olsaydı o kadar da ciddi bir durum olmazdı bu. Bütün titizlik uyarlama yüzünden kayboluyor. Bir defasında, bir röportajda benim ağzımdan yalan yanlış sözler yazılmıştı, bununla da kalmamış, bana ait olmayan fikirler benim sözlerimmiş gibi aktarılmıştı. Bu duruma itiraz ettim. Aldığım yanıt: “Alıntılanan sözleriniz gazetecinin elinde bulunuyor.” Çok basit bir şeyi anlamıştım; sözleri bir gazeteci tarafından alıntılanan yazar artık sözlerinin hâkimi değildir; yazar, söylediği sözler üzerindeki “yazarlık hakkı”nı yitirir. Ve tabii bu kabul edilemez. Bununla birlikte, basit ve sizin de aklınıza yatacak bir çözüm var; sizle buluştuk, uzun uzadıya konuştuk, her ikimizin ilgisini çeken konular üzerinde durduk, siz soruları oluşturdunuz; ben yanıtları oluşturdum ve bunların sonuna telif hakkı ibaresini ekledik. Böyle olursa, her şey tamam, her şey kuralına uygun.

LO: Bu bence de son derece makul. Hatta telif ibaresinin sağladığı aslına uygunluk garantisinden başka insan ne ister bilemiyorum. Orta Avrupa’yla ilgili pek çok tartışma açtınız. Bütün kurmaca yapıtlarınız Çekoslovakya’da geçiyor, hatta kuramsal çalışmanız Roman Sanatı’nda da Orta Avrupa önemli bir yer tutuyor. Bu Orta Avrupa kavramının sizin için tam olarak neyi temsil ettiğini, kapsamının gerçek sınırlarını açıklayabilir misiniz?

MK: Bu dev sorunsalı biraz sadeleştirelim ve kendimizi roman ile sınırlayalım. Dört büyük romancı vardır; Kafka, Broch, Musil ve Gombrowicz. Onlara Orta Avrupa’nın önemli romancıları arasındaki “yıldız kümesi” [pleiad] diyorum. Proust’tan bu yana roman tarihinde daha önemli romancı göremiyorum. Bu isimleri tanımadan çağdaş romandan pek fazla bir şey anlaşılamaz. Kısaca, bu yazarlar modernistti, yani tutkulu bir şekilde yeni biçimlerin peşindelerdi. Fakat aynı zamanda, avangard ideolojilerden (ilerlemeye, devrime olan inanç vb.) uzak durmuşlar, böylelikle bu, sanatın ve romanın tarihine başka bir gözle bakmalarını sağlamıştı. Bu isimler kökten bir değişim gerekliliğinden hiç bahsetmiyordu, romanın biçimsel imkânlarının tükendiğini düşünmüyorlardı; yalnızca bu imkânları radikal biçimde genişletmek istiyorlardı. Burada, romanın geçmişine dair başka bir bağlantı daha kurmak mümkün. Bu yazarlar “gelenek”e burun kıvırmaz, sadece başka tür bir gelenek tercihleri vardır; hepsi 19. yüzyıl öncesi romanına hayrandır. Ben bu dönemi romanın tarihindeki ilk “devre arası” diye adlandırıyorum. Bu dönem ve bu dönemin estetiği, 19. yüzyılda neredeyse unutulmuş, karanlıkta kalmıştır. Bu ilk devre arasına olan ihanet, romanı (Rabelais, Cervantes, Sterne ve Diderot’da oldukça baskın olan) oyun özünden mahrum bırakmıştır ve benim “romansal tefekkür” dediğim şeyin rolünü azaltmıştır. Romansal tefekkür derken yanlış anlaşılmaktan kaçınalım; burada, aslında romanın felsefeye tabi kılınması, fikirlerin roman yoluyla açıklanması anlamına gelen, sözde “felsefi roman”dan bahsetmiyorum. O Sartre. Hatta Camus. Veba. Bu ahlakçı roman neredeyse benim sevmediğim her şeyin bir örneğidir. Musil’in veya Broch’un niyeti ise bambaşka; felsefeye hizmet etmek değil, aksine, o güne dek felsefenin kendine sakladığı alanı ele geçirmek. Felsefenin somut olarak kavrayamadığı, yalnızca romanın ele alabildiği metafizik problemler, insan varoluşuna dair problemler vardır. Bununla birlikte, bu romancılar (özellikle Broch ve Musil) romanı üstün bir şiirsel ve entelektüel senteze dönüştürebilmiş ve romana kültürel bütünlük içinde rakipsiz yerini kazandırmışlardır. Bu yazarlar Amerika’da görece az tanınmıştır, ben bu durumu her zaman bir entelektüel skandal olarak gördüm. Ama aslında Amerikan romanının kendine özgü geleneğini göz önünde bulundurursak, anlaşılması güç olmayan bir estetik yanlış anlama meselesidir bu. Bir defa, Amerika, roman tarihinin ilk devre arasını yaşamamıştır. İkincisi, büyük Orta Avrupalı romancıların şaheserlerini yazmakta oldukları dönemde Amerika’nın, Hemingway, Faulkner ve Dos Passos’un dahil olduğu kendi muazzam “yıldız kümesi” vardı ve tüm dünyayı etkisi altına alacaktı. Fakat buradaki estetik Musil’in estetiğine tamamıyla aykırıydı. Örneğin; romanın anlatı akışına yazarın düşünsel müdahalesi bu estetikte yanlış yerde bulunan bir entelektüalizm gibi, romanın özüne yabancı bir ekleme gibi görülüyor. Kişisel bir anı; The New Yorker, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’nin ilk üç bölümünü yayımlarken, Nietzsche’nin ebedi dönüşü üzerine olan bölümleri metinden çıkarmıştı! Oysa bana göre, Nietzsche’nin edebi dönüşü üzerine yazdıklarımın felsefi bir söylemle ilgisi yoktu; eylemlerin betimlenmesinden ya da diyaloglardan daha az romansal olmayan (şunu demek istiyorum, romanın neliğine verdikleri yanıt aynı ölçüde geçerliydi) bir paradokslar devamlılığıydı.

LO: Bu yazarların sizi somut bir biçimde etkilediklerini söyler miydiniz?

MK: Etkilemek mi? Hayır. Başka bir şey bu: Ben onlarla aynı estetik çatı altında bulunuyorum. Proust’un ya da Joyce’un çatısı altında değil. Kendisine olan tüm hayranlığıma karşın Hemingway’in çatısı altında da değil. Sözünü ettiğim yazarlar birbirlerinden etkilenmemişti. Hatta birbirlerinden hoşlanmıyorlardı bile. Broch, Musil’i eleştiriyordu, Musil, Broch’a karşı acımasızdı; Gombrowicz, Kafka’yı hiç sevmiyordu ve ne Broch’tan ne de Musil’den bahsediyordu, muhtemelen bu üçü de onu hiç tanımıyordu. Belki onları bu şekilde bir araya getirdiğimi duysalar bana kızarlardı. Ve belki de kızacak olmakta haklıydılar. Belki bu yıldız kümesini başımın üzerinde bir çatı olsun diye icat etmişimdir.

LO: Orta Avrupa kavramınız “Slav dünyası”nın, “Slav Kültürü”nün Orta Avrupası ile nasıl bir ilişki içinde?

MK: Tabii ki Slav dillerinin bir dilsel birliği var. Fakat “Slav kültürü” diye bir bütünlük yok. “Slav edebiyatı” diye bir şey de yok. Eğer kitaplarım “Slavlık” bağlamında ele alınacak olsaydı kendimi tanıyamazdım. Bu yapay ve yanlış bir bağlam. Orta Avrupa bağlamı (ki dilsel olarak Cermen-Slav-Macar’dır) benim kitaplarım için daha doğru bir bağlam. Tabii eğer bir romanın anlamını ve değerini kavramak istiyorsak bu bağlam bile bize pek bir şey kazandırmaz. Romansal bir çalışmanın anlamını ve değerini ortaya çıkarabilecek tek bağlamın Avrupa romanı tarihinin bağlamı olduğunu tekrar etmekten vazgeçmeyeceğim.

LO: Hep Avrupa romanına atıfta bulunuyorsunuz. Bu Amerikan romanını genel olarak daha az belirleyici bulduğunuz anlamına mı geliyor?

MK: Bu konuya değinmekte haksız değilsiniz. Doğru terimi bulamamaktan rahatsızım. Eğer “Batı romanı” dersem, Rus romanını unuttu diyecekler. “Dünya romanı” dersem, sözünü ettiğim romanın tarihsel olarak Avrupa’yla bağıntılı olduğunu gizlemiş olacağım. Bu yüzden “Avrupa romanı” diyorum, fakat bu sıfatı Husserlci anlamında kullanıyorum: coğrafi bir terim olarak değil, hem Amerika’yı hem de örneğin İsrail’i içeren “manevi” bir terim olarak. “Avrupa romanı” dediğim, Cervantes’ten Faulkner’a uzanan bir geçmiştir.

LO: Romanın tarihi açısından en büyük önemi atfettiğiniz, romanın gelişimiyle ve kültür tarihiyle bağıntısı üzerine muhtelif yazılarınızda adını geçirdiğiniz yazarlar arasında hiç kadın yok. Yanılıyorsam düzeltin ama ne denemelerinizde ne de söyleşilerinizde kadın yazarlar üzerine tek bir söz var. Bunu açıklayabilir misiniz?

MK: İlgilenmemiz gereken yazarların değil, romanların cinsiyeti olmalı. Bütün büyük romanlar, bütün hakiki romanlar biseksüeldir. Demek istediğim, hem kadınsı hem de erkeksi bir dünya görüşünü ifade ederler. Fiziki kişiler olarak yazarların cinsiyetleri kendi özel meseleleridir.

LO: Tüm romanlarınız Çek deneyimini canlı biçimde belgeliyor. Bu noktada, Paris’te kendinizi bunca evinizde hissettiğinizi göz önünde bulundurarak, kendinizi başka bir toplumsal-tarihi bağlam içinde geçen bir kurgu yazmaya kabil görüp görmediğinizi merak ediyorum.

MK: Bunu hep birlikte göreceğiz. Şu an için yalnızca şunu söyleyeyim: Kırk beş yaşına dek Çekoslovakya’da yaşadım. Yazarlık kariyerimin gerçek anlamda otuz yaşımdayken başladığını hesaba katarsak, yaratıcı yaşantımın büyük bölümü Fransa’da geçti ve geçiyor. Fransa’ya düşünüldüğünden daha çok bağlıyım.

LO: Roman Sanatı’nız şüphesiz etkileyici bir şahsi tanıklık. Bana göre cazibesi, büyük ölçüde, estetik deneyimin evrensel boyutlarına dair sunduğu içgörünün yanı sıra –ki bu da dikkate değerdir– oldukça şahsi bir roman teorisi ileri sürmesinden kaynaklanıyor.

MK: Teori bile denemez. Bir uygulayıcının itirafları diyelim. Şahsen, ben sanatçıları dinlemeyi çok severim. Olivier Messiaen’in Technique de mon language musical’i (Müzik Dilimin Tekniği), Adorno’nun Philosophie der Neuen Musik’inden (Modern Müziğin Felsefesi) bin kat daha fazla ilgimi çeker. Belki de, genelliğinden ötürü, kuramsal ihtiraslar üzerine bir bilimsel incelemeyi çağrıştırabilecek bir başlık seçerken hata ettim. Amerikalı editörüm Aaron Asher, kitabın son bölümünden alınmış bir sözü başlık olarak teklif etmişti: “İnsan Düşünür, Tanrı Güler.” Bugün görüyorum ki o başlığı seçmek daha iyi olacakmış. Ama bu başlığı korumamın sebebi de şahsi, neredeyse duygusaldı. Yirmi yedi yaşındayken çok sevdiğim Çek romancı Vladislav Vancura ile ilgili bir roman yazmıştım. Kitabın adı Roman Sanatı’ydı; (Vancura sağ olsun) hem hoşa giden hem de olgunlaşmamış bu kitap bir daha yayımlanmayacak. Bu yüzden geçmiş yılların bir hatırası olarak en azından başlığını korumak istedim.

LO: Son olarak, edebiyat ve edebiyatın dünya ile, kültür ve birey ile ilişkisi üzerine düşüncelerinizin evriminde kayda değer dönüm noktaları var mı? Düşüncelerinizin evrimini kesinkes çizgisel bir ilerleme olarak mı görüyorsunuz, yoksa estetiğinizin gelişiminde önemli değişim anları saptayabiliyor musunuz?

MK: Otuz yaşına gelene dek pek çok şey yazdım; her şeyden çok müzik ama aynı zamanda şiir, hatta bir tiyatro piyesi. Farklı farklı doğrultularda çalışıyordum, sesimi, tarzımı ve kendimi arıyordum. Gülünesi Aşklar’ın ilk öyküsüyle (bu öyküyü 1959’da yazmıştım) artık “kendimi bulduğumdan” emindim. Bir nesir yazarı olmuştum, bir romancı ve bundan başka bir şey değilim. O zamandan bu yana estetiğim hiçbir dönüşüm geçirmedi, sizin deyiminizle çizgisel olarak evriliyor.

İngilizceden çeviren: Fatma Cihan Akkartal

(The Review of Contemporary Fiction, Yaz 1989)

Milan Kundera • 1929’da Çekoslovakya’da doğdu. Müzikolojiyle ilgilendi. Prag’da edebiyat, estetik, yönetmenlik ve senaristlik eğitimi aldı. 1952’de mezun olduktan sonra dünya edebiyatı üzerine dersler vermeye başladı. 1968’de Prag Baharı savunucularından olduğu için görevinden uzaklaştırıldı ve eserleri yasaklandı. Fransa’ya giden Kundera, burada eğitmenliği ve yazmayı sürdürdü. 1979’da Çek vatandaşlığından atıldı. 1981’den beri Fransız vatandaşı. Türkçedeki kitapları Roman: Varolmanın Dayanılmaz HafifliğiBilmemekAyrılık ValsiKimlikŞakaGülüşün ve Unutuşun KitabıYaşam Başka YerdeÖlümsüzlükYavaşlık. Öykü: Gülünesi Aşklar. Deneme: Bir BuluşmaPerdeSaptırılmış VasiyetlerRoman Sanatı. Oyun: Jacques ile EfendisiAnahtar Sahipleri.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR