Modern Çağın İletişimsizlik Girdabında Tek Başına Adam Olmak
18 Kasım 2018 Edebiyat

Modern Çağın İletişimsizlik Girdabında Tek Başına Adam Olmak


Twitter'da Paylaş
1

Mahcubiyet ve Haysiyet’teki olay örgüsü, devlet lisesinde edebiyat öğretmenliği yapan elli yaşlarındaki Elias Rukla’nın tek bir gün içinde yaşadıklarına odaklanıyor.

Son yıllarda Erlend Loe, Per Petterson, Karl Ove Knausgaard ve Kjersti Skomsvold gibi önemli yazarlar yetiştiren Norveç edebiyatının dikkat çeken isimlerinden biri de Dag Solstad. Solstad’ın 1994’te yazdığı ancak dilimize yeni çevrilen eseri Mahcubiyet ve Haysiyet, Norveç edebiyatında sıkça karşılaştığımız varoluşsal problemlerin sorgulanması ve modernite eleştirisi izlekleri üzerinden ilerleyen kısacık bir roman. Solstad, burada çok yeni ifade biçimleri kullanmış ya da daha önce denenmemiş bir tarz ortaya koymuş demek yanlış olur; ancak kısa ve yoğun anlatı içinde hem düşünce dünyamızı etkileyecek birçok meseleye değiniyor, hem de edebiyat tarihindeki önemli yazar ve eserlere göndermeler yaparak romanını katmanlı bir hâle getiriyor. Minimal bir üslupla yazılan eser, derin sorgulamalara da yöneltiyor okurunu.

Mahcubiyet ve Haysiyet’teki olay örgüsü, devlet lisesinde edebiyat öğretmenliği yapan elli yaşlarındaki Elias Rukla’nın tek bir gün içinde yaşadıklarına odaklanıyor. Döngüsel bir çizgide ilerleyen romanda okulda yaşadığı talihsiz bir olay üzerine kendini sokaklara atan Rukla’nın geçmişini ve hayatını sorgulamasının ardından tekrar en başa, okuldan ayrıldığı ana geri dönüyoruz. Kitabın başlarında Elias’ın öğretmenlik mesleğine bakışı ve öğrencileriyle ilişkileri ekseninde anlatılanları okurken karakterimizin iç dünyasını daha iyi kavradığımız gibi Elias’ın derste işlediği Henrik İbsen oyunu Yaban Ördeği’yle ilgili değerlendirmeleri sayesinde de edebiyatla kurduğu ilişkiyi ve bir metni nasıl yorumlayabileceğimizi öğreniyoruz. Henrik İbsen’nin bu oyunda yarattığı karakterlerden biri olan Dr. Relling’in bir repliği üzerine düşünen Elias, sınıfı da kendi sorgulamasına davet etmeye çalışıyor.

dag solstad

Elias, üçüncü tekil anlatıcının gözünden aktarılsa da hâkim anlatıcı bakışıyla tanımıyoruz onu. Yazar, sanki Elias’ın sınıfına bir kamera koymuş ve biz de ona buradan bakıyor gibiyiz. Anlatıcının karakter karşısındaki tutumunda ironik ve eleştirel bir tavır da var. Üstelik kimi cümle ve durumları tekrar ederek tekrarın yarattığı döngüsellikten de yararlanıyor yazar. Burada belki Albert Camus’nün saçma kavramını hatırlatacak bir kabullenme ve tekdüzelik söz konusu. Elias, hayatını alışkanlıkların sıradanlığına bırakmışçasına tam yirmi beş yıldır aynı şeyleri yapıyor. Öğrencilerine aynı kitapları okutuyor.

Elias’ın eğitim konusundaki düşünceleri bizim gibi eğitim sistemi büyük problemlere sahip olan ve sürekli değişen ülkelerde yaşayan insanlar için biraz şaşırtıcı gelecektir sanırım. Elias’ın Yaban Ördeği’ni işlediği dersin tasvir edilişi öğrencinin dersten ve öğretmenden beklediklerini çok güzel yansıtıyor çünkü. Öğrencilerin çoğu, konuyla ilgili değil. Öğretmenin sorduğu sorulara gelişigüzel cevaplar veriyor, uyukluyor ya da teneffüs zilinin çalmasını bekliyor. Öğrenciler de birçoğumuz gibi modern çağın getirilerinden biri olan can sıkıntısı hastalığına kapılmışlar. Elias’a göre öğrenciler, henüz olgunlaşmamış bireyler olarak tanımlanabilir. Elias, Dr. Relling karakteriyle ilgili bir ayrıntı yakaladığı zaman öğrencilerin de konuya ilgi göstereceğine dair -kısa süreliğine de olsa- bir umut kırıntısı taşımış oluyor. Ancak genele bakıldığında öğrencilerin beklentileriyle öğretmeninkiler örtüşecek gibi gözükmüyor. Elias’ın öğrencilerle ilişkisi üzerinden modern çağda öğrencilerin eğitimden ne beklediklerine yönelik çeşitli düşünce temrinleri de sunuluyor romanda. Böylelikle burada karşılaştığımız çağın yeni dinamikleri meselesi, ilerleyen kısımlarda başka konulara geçiş yapılarak sürdürülecek.

dag solstad

Bir Başka Tek Başına Adam

Mahcubiyet ve Haysiyet’in Elias Rukla’sı onunla benzer duyguları yaşayan bir başka tek başına adamı hatırlattı bana. Bu adam, İngiliz yazar Christopher Isherwood’un 1964 tarihli romanı Tek Başına Bir Adam’ın başkarakteri George. İki kitabı karşılaştırdığımızda birçok ortak nokta bulabiliyoruz.  George da tıpkı Elias gibi edebiyat öğretmeni. San Tomas Eyalet Üniversitesi’nde edebiyat dersi veriyor. George’un hikâyesi de döngüsel bir çizgi içinde bir günü kapsayacak şekilde anlatılıyor. George’un uyanmasıyla başlayan olay örgüsü, uyumasıyla sona ererken onun bir gün içinde yaşadıkları bütün hayatını anlamamızı sağlıyor. Solstad ve Isherwood’un anlatım teknikleri de birbirine çok benziyor. 3. tekil anlatıcı, George’un her anını kayıt altına alan bir kamera işlevi görüyor. Isherwood, şimdiki zaman kipinin ağırlıkta olduğu zaman akışı içinde sinematografik bir üslupla ele alıyor kahramanının bir gününü.

Kendisini “hayatzede” olarak tanımlayan George’un hayatının da tıpkı Elias’ınki gibi bir tekdüzeliğe sahip olduğunu söyleyebiliriz. Elli sekiz yaşındaki George, partneri Jim’i kaybettikten sonra yalnız yaşamaya başlıyor ve hemen hemen her gün aynı rutin işleri tekrarlayarak yaşamını sürdürüyor. Bu tekdüzelik hissi, yazarın üslubunu da belirliyor. Durgun bir atmosferde ilerleyen olay örgüsü, zaman zaman okurda bir bıkkınlık hissi yaratabiliyor.

Elias’ın İbsen yorumu gibi George’un üniversitede verdiği derste de Aldous Huxley’nin eseri (After Many a Summer, 1939) işleniyor. George, öğrencilerine romanda geçen kavramlar ve yapılan göndermeler hakkında bilgi veriyor; ama öğrencilerin çoğu eğitimin bu yönüyle ilgili değil. Kitabın arka planını araştırmadan gelmişler derse. Bu yüzden de Huxley’nin eserin adında gönderme yaptığı Yunan mitolojisinden bir figür olan Tithonus hakkında bilgi edinmemişler. George, onların konuya dair bir merak geliştirmediklerini, sonuç odaklı (yüksek not almak) bir eğitim anlayışından yana olduklarını düşünüyor. Bu ders anlatımı sırasında kahramanımızın bilincinden geçenleri okuyarak onun iç dünyası hakkında bilgi ediniyoruz. Bu sahneyle Elias’ın İbsen’in Yaban Ördeği’ni yorumladığı sahne arasında büyük paralellikler var. George de Elias’ın yaptığı gibi eğitim sistemini ve öğrencileriyle ilişkilerini sorguluyor. “Benim duygularımla, benim salgılarımla, ensemden aşağı bir yerimle ilgilenmezler. Ders anlatsın diye tepsi üzerinde sınıfa getirilmiş bir kelleyim sanki” (s. 34-35) diye düşünen George’un öğrencileriyle kurduğu ilişki, bu ders anlatımı sahnesi dışında olay örgüsünün sonlarına doğru öğrencisi Kenny’yle yaptığı sohbet sırasında tekrar gündeme getiriliyor. George’la öğrencisi arasında geçen konuşmada kuşak farkı ve geçmişe bağlılık temaları öne çıkıyor. Kenny, hocasını geçmişe takılı kalmakla suçluyor: “Sizin dersleriniz birçoklarınınkinden iyi; hepimiz bu düşüncedeyiz. Üstelik siz gerçekten o kitapları günümüzde olup bitenlere uyarlamaya da çalışıyorsunuz -yalnızca … suç sizde değil ama- ama sanki hep dönüp dolaşıp Geçmiş batağına saplanıyormuşuz gibi geliyor bana; mesela bu sabah Tithonus örneğinde olduğu gibi…” (s. 109)

dag solstad

İletişimsizlik ve Sona Eren Söyleşme Eylemine Dair

İki tek başına adamımız da modern çağın getirdiği sorunlardan biri olan iletişimsizlikten yakınıyor. Elias, insanların eskisi gibi sohbet ortamlarına dahil olamadıklarını ve söyleşme eyleminin sona erdiğini etraflıca düşünürken bu durumun hayatında nasıl büyük bir boşluk yarattığını da fark ediyor. Birileriyle “gerçek” bir iletişim ortamı kurabileceğine inanmasını sağlayan umut kırpıntılarıyla karşılaşıyor ara sıra. Örneğin bir gün meslektaşlarından biri okula geldiğinde, “Bugün kendimi Hans Castorp gibi hissediyorum, yataktan çıkmasam daha iyiydi” (s. 91) gibi bir cümle kuruyor. Thomas Mann’ın Büyülü Dağ romanının başkahramanına yapılan bu gönderme, Elias için muhteşem bir an olarak görülüyor. Ancak her türlü girişime rağmen ortak bir zeminde buluşamıyor iki meslektaş.

Elias, eşi Eva’yla da iletişimsizlik içinde. Hatta karısını tam olarak tanıyamadığını düşünüyor. Ortak bir yaşamları var; ancak Eva ona bir kez olsun, “Seni seviyorum” dememiş. Bu yüzden de ilişkileri, ortak bir anlaşmaya varmış gibi zaman içinde söylenemeyen cümleler ve susku anları üzerinden ilerliyor. Elias, eşiyle “kesintisiz bir söyleşi” yapamayacağını hissedince içkiye sığınmaya başlıyor.

“Söyleşme eyleminin” sona erişi ifadesi, Milan Kundera’nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği isimli kült romanıyla bağlantı kurularak da derinleştiriliyor kitapta. Kitaba adını veren kavramla Kundera, sanki Elias ve çağdaşlarının durumunu işaret ediyor: “Çünkü varolmanın dayanılmaz hafifliği insan hayatının yaşamsal bir şartı değil, 20. yüzyılın ikinci yarısında Batı dünyasında yaşanan bir sosyal tabaka için geçerli toplumsal bir şarttı. Varolmanın dayanılmaz hafifliği, yüzyılımızın son yirmi yılında Norveç’in başkenti Oslo’da Fagerborg Lisesi’nde eli şakağında düşünen bilgiye susamış insanları ilgilendiren ve bireyin elinden bir şeyler söyleme becerisini alan bir şeydi. Karşısındakilerle konuşma becerisini yani. Söyleşme eylemi sona ermişti. Elias Rukla’nın ait olduğu sosyal tabakanın bireyleri birbirleriyle sohbet etmiyorlardı artık. Kısa ve yüzeysel konuşuyorlardı…” (s. 89).

George ise gün içinde birçok kişiyle iletişim kurma olanağı yakalıyor. Komşuları, öğrencileri, akademisyen arkadaşları, en yakın arkadaşı Charlotte bunlardan bazıları. Çevresindeki kişilere baktığımızda George’un “yalnız” olmadığını görebiliriz. Ancak tüm bu kalabalığa rağmen kendini tek başına hisseden bir adam o. Bu duruma George’un cinsel eğiliminin neden olduğu da söylenebilir. Eşcinsel olan George, içinde yaşadığı banliyö ortamındaki aile yapısının kendi seçtiği yaşam biçimiyle uyumlu olmadığının farkında. Bu yüzden komşularının onun kişiliği ve yaşam biçimi hakkında olumsuz görüşlere sahip olduğunu düşünüyor. Uzun yıllar birlikte yaşadığı partneri Jim’in öldüğü gerçeğini birçok kişiyle paylaşmıyor. George’u tek başınalığa iten bir diğer unsur da Amerika’da yaşayan bir İngiliz oluşu. Bu yüzden de sık sık Amerika ve Avrupa karşılaştırması yapıyor.

dag solstad

Çağın Dışına İtilme ve Yabancılaşma

Kanadalı düşünür Charles Taylor, Modernliğin Sıkıntıları (1992) kitabında modernliğin üç temel probleminden söz eder: 1. Bireycilik ve anlam yitimi, 2. “Araçsal akıl” kavramın ortaya çıkmasıyla beliren değer kaybı, 3. Özgürlük yitimi. Bu üç sorunun yarattığı insan ilişkilerinin yansımalarını sözünü ettiğim her iki kitapta da görebiliyoruz. Bu yüzden Elias ve George’un yaşadıkları ve hissettikleri doğrudan modernizme bağlanabilir. Taylor’un henüz kitabın başında vurguladığı gibi insanların özellikle 1950’lerden bu yana dünyada önemli bir çöküşün ortaya çıktığı hissini paylaştıkları söylenebilir. Bu ortak his, bizim yaşamımızı ve insanlarla kurduğumuz diyalogları etkileyen bir sonuca dönüşüyor böylece. Bunun yansımalarını dönemin sanat eserlerinin çoğunda görmek mümkün. Örneğin yalnızlık ve yabancılaşma kavramlarının temel izlekler hâline gelmesi de bunun bir sonucu. Engin Geçtan, Hayat (2002) kitabında Danah Zohar’ın Kuantum Benlik kitabından aktararak şöyle diyor: “Geride bıraktığımız yüzyılın ikinci yarısında, özellikle Batı kültürü ve onun etkisindeki toplumların üzerine yapışıp kalan yabancılaşma, giderek, günümüz insanının temel sorunu haline gelmekte.” (s. 8) Geçtan’ın bu cümleleri açıklarken ifade ettiği gibi yabancılaşma yaşayan insan, dünyadan kopma sürecine giriyor ve ilişkisizlik, beklentilerin tükenmesi, anlamsızlık, boşluk duygularıyla mücadele etmeye başlıyor. Bu gibi duygularla karşı karşıya kalan insanların yaşadığı tahribat da farklı boyutlarıyla karşımıza çıkıyor edebiyatta. Bunun sonuçlarını hem Elias’ın hem de George’un hayatında görüyoruz.

Elias, çağın dışında kalmış biri olarak gazete okuyup televizyon seyretmekten de uzaklaşıyor. Çağın değer yargılarını içselleştiremediği için eskiden çok sevdiği tartışma ortamlarına da katılamıyor. Bu nedenle derin bir öfke ve kedere kapılıyor. Okuyan, düşünen, sorgulayan, ideallerinin peşinden giden bir birey olarak kendisinin toplum dışına itildiğini düşünüyor. Anlatıcı, Elias’ın durumunu şöyle tasvir ediyor: “Bir çağ kapanmıştı, o ise burada oturmuş kendi kendine konuşuyordu. Bir çağ kapanmıştı ve toplumsal konularla ilgili bir birey olarak Elias Rukla’yı da beraberinde götürmüştü…” (s. 84)

George’nun yaşadığı yabancılaşmada ise cinsel eğilimini rahatça açığa çıkaramamasının önemli bir payı var. “İdeal aile” tanımının içini dolduran komşu kocalara bakıp, “Çünkü bu erkeklerin en fasaryası bile, Amerikan ütopyasının yeryüzünde bir eli yağda bir eli balda yaşama cennetinin hissedarıdır” (s. 18) diye düşünen George, toplum normlarına göre “normal” kabul edilmeyen bir ilişki yaşadığı için dışlanıyor. George, öğrencilerinin bu durumdan haberdar olduklarında verecekleri tepkiyi düşünüyor.

George’un yabancılaşması ve kendi benliğini kavrayamama süreci, henüz romanın giriş paragrafında belirtiliyor ve Isherwood, kahramanından “şey” diye söz ediyor: “Uyanmak, varım ve şu anda demekle başlar. Uyanan şey, bir süre gözlerini dikip tavana bakar, sonra bakışlarını kaydırır, ta ki ben’i tanıyıncaya, buradan da ben benim ve şu anda varım’ı çıkarsayıncaya kadar. Ardından buradayım gelir ve en azından, olumsuz da olsa, bir güvence verir; çünkü uyananın, bu sabah kendisini bulmak istediği yerdir burada; evimdeyim denen yer.” (s.7)

dag solstad

Sığınak Olarak Edebiyat

İki tek başına adamımız için de edebiyat, hem meslekleri itibarıyla kazandıkları bir ilgi alanı hem de başkalarından kaçıp sığındıkları bir kaçış yeri. Hatta diyebiliriz ki hayatı da edebiyat üzerinden kavramaya ve anlamaya çalışıyorlar. Elias, Norveç Dili ve Edebiyatı dersleri verirken müfredata bağlı kalmak zorunda olduğu için her zaman istediği yazarları okutamıyor. Ancak öğrencilerine okulda verilen eğitimle alabilecekleri kadar genel kültür kazandırmak istiyor. İbsen, Hamsun, Vesaas ve Mykle; Elias’ın favori dörtlüsü. Kendi hayat hikâyesini Thomas Mann’ın yazmasını düşleyen Elias, “1920’li yılların romanları” diye bir kavram oluşturuyor kafasında ve bu yıllarda yayımlanmasa da Dava, Guermantes Yolu (Kayıp Zamanın İzinde, 3. kitap), Niteliksiz Adam, Büyülü Dağ, Gecenin Sonuna Yolculuk ve Ulysses gibi romanları bu kategoride değerlendiriyor. Bu romanların hepsinde savaş sonrası ortamın yankılarını bulduğu gibi bu romanlarda modern insanın açmazlarının da saklı olduğunu düşünüyor.

Bunun dışında ünlü filozoflara da göndermeler var kitapta. Elias’ın üniversite yıllarından arkadaşı Johan Corneliussen felsefe doktorası yaptığı için aralarında felsefe üzerine sohbetler gelişiyor. Wittgenstein ve Kant, gönderme yapılan düşünürlerin başında geliyor.

George ise Huxley dışında John Ruskin ve James Joyce gibi yazarlarla, Alfred Tennyson ve William Butler Yeats gibi şairleri okuyor. Uğultulu Tepeler, Sodom’un 120 Günü ve Finnegan’ın Vahı romanlarına gönderme yapıyor. George’un evinde büyük bir kitaplık bulunuyor; ancak anlatıcının ifadesiyle “Bu kitaplar George’u daha soylu, daha erdemli ya da gerçekten bilge kılmadılar. Onların seslerine kulak vermeyi seviyor sadece, bazen şununkine, bazen bununkine, keyfi nasıl isterse.” (s. 11)

Politik Arka Plan

Elias’ın en yakın dostu Johan Corneliussen, 1972 yılında Marx ve Kant arasında bağlantı kurduğu bir tez yazar ve doktor unvanı alır. Bundan birkaç yıl sonra da evini ve ailesini bırakıp Amerika’ya yerleşir. Nedeni tam olarak açıklanamayacak bir değişim süreci geçirmiştir Johan. Johan’ın herkesin hayran olduğu bir düşünce adamından kapitalist düzenin sıradan bir öznesi hâline gelmesi kitabın belki de politik okuma yapmaya en elverişli kısmını oluşturuyor. Johan, tezinde de Marksizmi kapitalizmi açıklamaya yarayacak bir araç olarak yorumluyor yalnızca.

Tek Başına Bir Adam’ın, Mahcubiyet ve Haysiyet’e kıyasla politik okumalara daha çok imkân veren bir roman olduğu söylenebilir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında değişen ortam, Küba Krizi, LGBTİ hakları, Amerikan Rüyası gibi birçok politik, kültürel ve ekonomik mesele; George’un gündelik hayatında karşılaştığı kişilerle arasında geçen diyaloglarda ele alınıyor. Hatta denebilir ki daha eleştirel bir gözle bakıldığında kitaptaki birçok olay, doğrudan politik konulara bağlanıyor. Banliyölerin oluşumundan, Amerika’nın her yerini kaplayan otobanlara kadar üzerinde durulan her konu, “yıkmalar, yapımlar, yıkımlarla” dolu 1960’lar Amerika’sının panoramasını sunuyor. Bunun dışında Amerikan toplumuna ve tüketim kültürüne yönelik eleştirilerle azınlıklar meselesine dair kısa değiniler de söz konusu. Isherwood, güncel olaylara gönderme yaparken sözünü sakınmıyor, sert ve eleştirel bir üslup kullanıyor. Örneğin George okula girdiğinde kendisine günaydın diyen sekretere bakıp şöyle düşünüyor: “Ruslara ve onların bütün füzelerine, insan bedeniyle ilgili bütün hastalık ve dertlere rağmen, Aydın. Çünkü ne de olsa, Rusların ve bütün o dertlerin gerçek olmadığını biliyoruz, değil mi ya? Düşüncelerimizden silip atarsak kaybolur giderler. İşte o zaman da günün aydın olması sağlanır. Peki o zaman, tamam, gün aydın!” (s. 30)

Buraya kadar çeşitli başlıklar altında aralarında benzerlikler kurduğum ve çok sevdiğim iki roman hakkındaki tespitlerimi sıraladım. Bundan sonra kendimi “tek başına” hissettiğimde George ve Elias gibi iki yakın arkadaşım olduğunu bileceğim.

Kaynaklar:

Charles Taylor, Modernliğin Sıkıntıları, Çeviren: Uğur Canbilen, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2011.

Christopher Isherwood, Tek Başına Bir Adam, Çeviren: Fatih Özgüven, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2015.

Dag Solstad, Mahcubiyet ve Haysiyet, Çeviren: Banu Sürsaler Syvertsen, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2018.

Engin Geçtan, Hayat, Metis Yayınları, 13. Baskı, İstanbul, 2015.


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Figen Uğur Dölek
Çok doyurucu bir çalışma olmuş, "tek başına" olmadığını bilmek iyi geldi, buradan çoğalacağız sanki...
12:38 AM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR