Modern Dünyaya Yön Veren Kadınlardan Biri: Simone de Beauvoir
9 Temmuz 2019 Edebiyat İnsan Felsefe

Modern Dünyaya Yön Veren Kadınlardan Biri: Simone de Beauvoir


Twitter'da Paylaş
0

İkinci dalga feminizme temel oluşturan İkinci Cins’in yazarı, fenomenolojik-varoluşçu gelenekte çalışan Fransız filozof ve romancı.

Simone de Beauvoir, “İnsan kadın doğmaz, kadın olur,” iddiasını ortaya attığı İkinci Cins adlı çalışmasıyla 1960’ların ve 1970’lerin feminist hareketinin gündemini belirlemiştir. Bir başka deyişle kadın toplumsal bir kurgudur; şeyleşmiş 'Ötekiler' sınıfına aittir, öznellikten mahrum bırakılmıştır ve kelimenin tam anlamıyla erkeklerin arzularında var olmaktadır. Ancak Beauvoir sadece kadının dünyadaki yerinin tarihini devrimci bir biçimde yazmakla yetinmemiştir; başlı başına bir filozoftur ve onun felsefeye katkıları, ölümünden sonra yine erkeklerin egemen olduğu bir meslek alanında değer görmüştür (ayrıca bunun da tek nedeni İkinci Cins’in yayımlanmasının ardından akademide kadınların etkisinin giderek artmasıdır).

Pyrruhus et Cineas (1944) ve The Ethics of Ambiguity (Belirsizliğin Etiği, 1947) adlı çalışmalarında Beauvoir, hayatı boyunca birlikte olduğu Jean-Paul Satre’ınkilere bulaşmış olduğu düşünülen özgün varoluşçu temalar geliştirdi. 1945 yılında, Sartre ve Maurice-Ponty (1908-1961) ile birlikte edebiyat dergisi Les Temps Modernes’i kurdular.

Beauvoir, birbirine oldukça düşkün bir burjuva ailesinde dünyaya gelmişti. Babası onu okuması için teşvik ederken, dindar bir Katolik olan annesi Simone’u rahibe okuluna göndermişti. Annesi gibi Beauvoir da dine derinden bağlıydı ve rahibe olmak istiyordu ancak on dört yaşına geldiğinde dini bıraktı ve ateist oldu. Onun hayatı ve çalışmaları, Sartre’la paylaştığı yaşantı göz önünde bulundurulmadan anlaşılamaz. İkisinin birbirlerine duydukları ‘zorunlu’ sevgi üzerinden şekillenen ve ‘rastlantısal’ başka sevgilere onay veren, hayatları boyunca devam ettirdikleri bir ilişkileri oldu. Ecole Normale Superieure’de birlikte okudular ve 1927’de felsefe alanında yapılan agregation sınavını birincilik ve ikincilikle verdiler. Sartre okulu birincilikle bitirirken, yirmi bir yaşındaki Beauvoir de Fransız tarihinin en genç professeur agrege’si olma ayrıcalığına kavuşmuştur.

Ortak yaşamları boyunca Beauvoir, Sartre’ın yardımcısı olacaktır; Sartre’ın alkol ya da uyuşturucu yüzünden son teslim tarihlerine yetiştiremediği makaleleri Beauvoir yazacak, makaleler Sartre’ın adıyla basılacaktır. Paris Nazi işgali altındayken, Montparnasse’daki Hotel Mistral’de olumsuz koşullarda hep birlikte yaşayan arkadaşlarından, ortak sevgililerinden oluşan geniş ailelerine yiyecek bulan, pişiren, karınlarını doyuran yine Beauvoir olacaktır. Beauvoir erken yaşta Roma Katolikliğini ve burjuva değerleri reddetmişti; kadının toplumsal bir kurgu olduğunu biliyordu ve kişinin kendi tercihleriyle kendisine ait bir dünya yaratabileceği yönünde radikal bir fikre sahipti; ancak tüm bunlara rağmen kendini özdeşleştirdiği güçlü erkeklerin arasına dahil olamadığı bir Öteki konumunda buluyordu. Bu alçaltılmış durum diğer tüm kadınlar gibi onun için de geçerliydi.

İkinci Cins ve Etkisi

İkinci Cins adlı eserinde Beauvoir, Husserl’ın fenomenolojik yöntemi konusundaki uzmanlığını, Heidegger’in Dasein anlayışıyla birleştirerek kadına yönelik tarihsel ve felsefi bir açıklama ortaya koyar. Arkadaşı Maurice Merleau Ponty’nin Algının Fenomenolojisi (1945) adlı çalışmasında kullandığı, “İnsan tarihsel bir fikirdir” ifadesinden çok etkilenmişti. Beauvoir’in kullandığı teorik araçlar arasında, Hegel tarafından geliştirilen efendi/hizmetkâr diyalektiği ve Karl Marx okuması yer alır. Marx okumasından, doğurganlık kapasitelerinden ve üretim ile ekonomi sürecinin dışında tutulmalarından, anne ve ev kadını rollerinden dolayı kadınların mutlak Öteki konumuna indirgendiği sonucuna ulaşmıştır.

Fransa’da İkinci Cins aşırı tepki gördü ve Beauvoir, anneliği ve evliliği reddedip kadınların istediği yaşamı seçmekte (kürtaj hakkı da dahil olmak üzere) özgür olduklarını ileri sürdüğü için kıyasıya eleştirildi. Şiddet dozajı Beauvoir’ı şaşırtan nefret dolu mektuplar ve tehditler alıyordu. Ancak kitap 1963 yılında İngilizceye çevrildiğinde, ikinci dalga feminist hareketin ilham veren metinlerinden biri oldu. Özellikle de Betty Freidan’ın (1921-2006) banliyöde yaşayan kadınların yaşantılarının zorluğunu ele aldığı Kadınlığın Gizemi (1963) ABD’de çok ses getirdi.

İkinci Cins’e çok şey borçlu olan öbür önemli ikinci dalga feminizm metinleri Kate Millett tarafından yazılan Cinsel Politika (1970) ve Germaine Gree tarafından yazılan İğdiş Edilmiş Kadın (1970) adlı çalışmalardır. Cinsel Politika, ataerkilliğin tarihini ve edebiyatta, özellikle de D.H. Lawrence’ın, Henry Miller’ın ve Norman Mailer’ın anlattığı biçimiyle kadının rolünü inceler. İğdiş Edilmiş Kadın adlı çalışmasında Greer, Freidan gibi banliyöde yaşayan çekirdek aileye odaklanır. Çekirdek ailenin, kadını ‘iğdiş eden’ baskıcı bir yapıya sahip olduğu sonucuna ulaşır. Daha sonra bell hooks ve Maxine Hong Kingston gibi üçüncü dalga feministleri, ikinci dalga feminizmin üst-orta sınıf bakış açısının ırk ve farklılık konusunu göz ardı ettiğini ileri sürmüşlerdir.

Beauvoir’dan sonra Avrupa feminizmi, Amerika’daki akımda mevcut olmayan Marksist bir nitelik kazanacaktır. Sartre ve Merleau-Ponty ile birlikte savunuculuğunu yaptığı varoluşçuluk akımı, 1970’lerden sonra yerini entelektüel yaşantının akışına hakim olacak yapısalcılık ve post-yapısalcılığa bırakmış olsa bile, Beauvoir çağdaş feministler arasında hâlâ çok büyük saygı görmektedir. Julie Kristeva, Luce Irigaray ve Helene Cixous gibi post-yapısalcı feministler Beauvoir’a çok şey borçlu olduklarını kabul ederler.

“Bir erkek asla erkeklerin ayrıcalıklı durumu üzerine kitap yazmaya kalkışmaz. Ama eğer kendimi tanımlamak isteseydim, her şeyden önce şunu demem gerekir: ‘Ben bir kadınım,’ geriye kalan tüm tartışmalar bu hakikat esas alınarak yapılmalı.” –İkinci Cins, Simone de Beauvoir

Felsefe Olarak Roman

Beauvoir üretken bir romancıydı ancak onun romanlarının edebiyat eseri olduğu kadar, içlerine karakterler yerleştirilmiş felsefe çalışmaları olduğu da ileri sürülebilir. İlk romanı Kayıp Kız’da yaşanmış bir olayı anlatmak için üstü kapalı karakterler kullanır: Olay, Beauvoir ve Sartre’ın, Beauvoir’ın genç öğrencisi Olga Kosakiewicz ve nihayet Olga’nın kız kardeşi Wanda ile yaşadıkları “megane a trois” üzerinedir (megane a trois aynı evde yaşayan üç kişinin arasındaki cinsel ilişkiyi ifade etmek için kullanılan Fransızca kelimedir ancak zamanla üç kişi arasındaki herhangi bir ilişkiyi ifade etmek için kullanılmaya başlamıştır). Bu romanda Beauvoir, özneyi diğer öznelerle olan ilişkisi üzerinden tanımlamak için ‘Bakış’ ve ‘Öteki’ kavramlarını geliştirmiştir; bu iki tema, Sartre’ın Varlık ve Hiçlik eseri için oldukça önemli olacaktır. Beauvoir, gerçek hayattan bir başka olayı ele aldığı Mandarinler adlı romanıyla 1954 yılında Prix Goncourt’u kazanmıştır. Bu romanı bir dönem ilişkisi olduğu Amerikalı romancı Nelson Algren’e ithaf etmiştir.

(Kaynak: Stephen Trombley, Modern Dünyaya Yön Veren 50 Düşünür, Gonca Gülbey, Kolektif, 2013)

Hazırlayan: M. Gizem Erkol


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR