Modern Zaman Tanrısı Frankenstein
11 Şubat 2018 Edebiyat Kültür Sanat Roman

Modern Zaman Tanrısı Frankenstein


Twitter'da Paylaş
0

Prometheus örneğinden hareketle tanrıya meydan okuma fikrini işler. Bilimin sınırlarını sorgular. Bilimin araştırmalarının tanrının işine karışmak anlamında sınırı nerede çizilir? Bunun bir sınırı olmalı mıdır?
Ahmet Özaysın
“Ah! Hiçbir ölümlü o görüntünün dehşetine dayanamazdı. Hayat verilmiş bir mumya dahi o ucube kadar iğrenç olamazdı… Dante’nin bile kavrayamayacağı bir şey halini almıştı.” (s. 75) Prometheus, Yunan mitolojisine göre ateşi çalarak insanları balçıktan yaratan, özgürlüğün ve başkaldırının simgesi olarak yüceltilen bir kahramandır. Ölümlülerden uzak tutulan ateşi tanrılardan çalıp insanlara verince, Zeus onu korkunç ve ebedi bir cezaya mahkûm eder. Bu cezaya göre Kafkas Dağları’nda büyük bir kayaya zincirlenen ciğeri (ya da yüreği), bir kartal (ya da bir akbaba) tarafından sökülüp yenir; sökülen ciğer gece kendini yenilediği için bu işkence her gün kendinin tekrar eder. Prometheus, sözcüğü “önce” anlamına gelen “pro” ön eki ile “metheus” sözcüğünün birleşmesiyle oluşmuştur. “Metheus” sözcüğünün kökü Yunanca öğrenmek anlamına gelen “math”dır. Mitolojide Prometheus’a, “önceden öğrenen” anlamından hareketle “kâhin-tanrı” (bilgi tanrısı) gibi bir anlam yüklenir. Günümüzden tam 200 yıl önce, İngiliz yazar Mary Shelley meşhur romanı Frankenstein’ı bu mitten ilham alarak yazar. Bu roman yaygın olarak Frankenstein adıyla bilinse de tam adı Frankenstein ya da Modern Prometheus’tur. Shelley, bu miti XIX. yüzyıl Avrupa’sına uyarlayarak bir anlamda modernize eder. Prometheus’un çaldığı ateş bilgiyi temsil eder. Bu bilgi ise Tanrı’nın bilgisidir. Tanrı bilgisi denildiğinde insanların ilk aklına gelen şey ise “yaratma” eylemidir. Roman, en yalın tanımlamayla bir insan yaratma düşüncesi üzerine kurulmuştur. Eserde Doktor Frankenstein’ın kendi elleriyle hayat verdiği ucube bir yaratık ve bu yaratıkla doktorun trajik ilişkisi konu edilir. Dönemin gotik romanlarının birçoğunda olduğu gibi eser mektuplarla başlar. Robert Walton adındaki bir macera tutkununun kız kardeşi Margaret’a yazdığı mektuplar aracılığıyla eserin anlatıcısına yani Dr. Frankenstein’in öyküsüne geçiş yapılır. Walton Kuzey Buz Denizinde tesadüfen ölmek üzere olan bir adamı kurtarır. Bu adam talihsiz Dr. Frankenstein’den başkası değildir. Bu ikilinin gemideki sohbetleri sırasında doktor başından geçenleri anlatır. Frankenstein İngiltere’de üniversitede okuyan başarılı bir gençtir. Başarıları tüm üniversiteye yayılmıştır ve hocaları tarafından takdir edilen biridir. Ancak okulda öğrendikleri onu bir türlü tatmin etmemektedir. Hep farklı bir şeylerin peşindedir. Doğanın kanunlarının, evrenin işleyiş düzeninin ötesinde bir şeylerin arayışı içindedir. Aradığı şey aslında yüzlerce yıldır birçok insanın bulmaya çalıştığı felsefe taşı ve hayat iksiridir. “Yeni öğretmenlerimin rehberliğinde, büyük bir gayretle felsefe taşını ve hayat iksirini aramaya koyuldum; ama hayat iksiri çok geçmeden bütün dikkatimi aldı. Servet bayağı bir amaçtı ama hastalığı insan bedeninden uzaklaştırıp, insanı zalim ölümden başka hiçbir şeyin incitemeyeceği hale getirebilseydim bu keşif ne büyük zafer olurdu!” (s. 55) Kendi etik sınırları içinde gayesini belirleyen doktor keşfedeceği hayat iksiri ile bir insan yaratma tutkusu içine girer. Aylarca hatta yıllarca süren araştırma ve çalışmalarından sonra bu idealini gerçekleştirir. Gerçekleştirmesine gerçekleştirir ama hayat verdiği bu insanımsı canlı, onda arzu ettiği tatmin duygusunu elde etmek bir tarafa, çok kısa süre içinde pişman, üzgün ve korkmuş bir ruh hali meydana getirir. O günden sonra hayatı tek kelimeyle kâbustan ibarettir. Artık yarattığı ucubenin hem sevdiklerine hem de insanlığa vereceği zararları engellemek doktorun yegâne vazifesidir. Shelley, kitabının önsözünde bu hikâyeyi yazma fikrinin yarı uyanık bir halde gördüğü rüya üzerine doğduğundan bahsettiği satırlarda şöyle der. “Yere yayılmış bir adamın ürkünç halini gördüm ve derken, güçlü bir makinenin çalışmayla yaşam işretlerini gösterdiğini ve tutuk, yarı canlı bir hareketle canlandığını gördüm. Ne ürkütücü olmalı; dünyanın Yaratıcısının harikulade mekanizmasıyla alay etmek için herhangi bir insani çabanın etkileri son derece ürkütücü olurdu. Onun başarısı, sanatçıyı ürkütüyordu; iğrenç yapıtından dehşet içinde kaçıp uzaklaşıyordu.” (s. 25) Prometheus’un yaptığına benzer bir şekilde, Tanrı’nın işine karışmanın sonuçlarının iyi olmayacağını düşünür. Bu girişimin sonucunun korkutucu olacaktır. Bu korkutucu durumdan etkileyici bir hikâye çıkacağına inanması onu bu kitabı yazmaya teşvik eder. Romanın büyük bir kısmında Dr. Frankenstein’ın bu korkutucu sonuçlarla yüzleşmesi ele alınır. Kitapta Frankenstein’in laboratuvar ortamında bir insan yarattığı anlatılır fakat eserde buna dair kurgusal bir açıklama yapılmaz. Yani bilimkurgu eserlerde gördüğümüz gibi bu durum saçma da olsa (kendi içinde kısmen tutarlı olabilecek) bir sebebe dayandırılmaz. O yaratığa bir şekilde hayat verilir ancak bu işlem bir sır gibi sunulur. Sadece ölü beden parçalarının birleştirilmesi, şimşek çakmasıyla oluşan elektrik gibi ayrıntılar verilir okuyucuya. Buna rağmen bu eserle bilimkurgu türüne hayat verecek tohumlar atılır. Stephen King’in deyişiyle “günümüz bilimkurgusunun başlangıç noktası” olur. Yazar, bu yaratma eylemini bilimsel bir zemine oturtmaktan ziyade bizlere bu durumun psikolojik yansımalarını vermeye çalışır. Bunu hem Dr. Frankenstein’ın hem de yaratığın gözünden yapar. Bu çift bakış ustalıkla yansıtılır. Çünkü okurken doktorla da yaratıkla da derinlemesine ve samimi bir empati kurabilirsiniz. Birine kızarken diğerine hak verebilir, birine üzülürken diğerini bencil bulabilirsiniz. Özellikle, dağın başındaki bir mağarada yaratığın doktora yaptığı bir konuşma var ki ona karşı yoğun bir acıma hissiyle dolarsınız. Doktoru bu uğraşa iten sebepler ve onun yaptıkları üzerine ahlaki düşünceleri tasvir edilir. “İtiraf etmeliyim ki, ne dillerin yapıları, ne devletlerin kanunları, ne de çeşitli ülkelerin politikaları ilgimi çekiyordu. Göğün ve yerin gizemleriydi öğrenmek istediğim; ilgimi çeken ister maddelerin dış yapısı, ister doğanın işleyişi, ister insanın gizemli ruhu olsun, bütün sorularım metafiziğe ya da en yüksek anlamıyla, dünyanın fiziksel gizemlerine yönelmişti.” (s. 52) “Kendinizi adadığınız çalışmanın sevginizi zayıflatmaya ya da başka alaşımların karışamadığı şu basit zevklerinizi yok etmeğe eğilimi varsa, o çalışma kesinlikle kural dışıdır, yani, insan aklına uygun değildir.” (s. 72) Yaratığın psikolojisinin yansıtıldığı bölümler doktorunkine kıyasla daha canlı ve etkilidir. “Unutma ki, ben senin yaratığınım; ben senin Âdem’in olmalıydım ama hiçbir suç işlemeden neşeden mahrum ettiğin, cennetten kovulan melek sayılırım daha çok. Her yerde sadece benim değişmez bir şekilde dışında bırakıldığım mutluluğu görüyorum. Ben yardımsever ve iyiydim; acı beni bir iblis yaptı. Beni mutlu et ki, yeniden erdemli olayım.” (s. 120) Bu kitabın yazılış hikâyesi de bir hayli ilginç. Frankenstein, 1816’da İsviçre Alplerinde Cenevre Gölü yakınlarında kiralanan bir evde yazılır. Evde şair George Gordon Byron, Byron’un yakın dostu ve doktoru John William Polidori, Mary Shelley, Shelley’nin üvey kız kardeşi Jane Claire Clairmont ve Shelley’nin sevgilisi Percy Shelley. Byron’un, “Hortlak hikâyeleri yazalım, okuyup, birinciyi seçelim” teklifiyle bu kadro fırtınalı bir havada dağın başında gecenin bir vakti kendilerinden başka kimsenin olmadığı bu evde korku hikâyeleri yazmaya başlarlar. İşte Frankenstein bu gecelerden birinde Shelley’nin kaleminden çıkar. Hem de bu kitabı yazdığında henüz 18 yaşındadır. Döneminin sosyal ve kültürel ortamını göz önünde bulundurduğumuzda bir kadın olarak böyle bir eseri hem de bu kadar genç bir yaşta yazmış olması gerçekten takdire şayandır. Aynı zamanda gelmiş geçmiş en iyi gotik eserlerden biri olan Frankenstein, yazılış hikâyesi bakımından da bir hayli gotiktir. Eser okuru bir insan yaratma imgesinden hareketle insan ve tanrı ilişkisi başta olmak üzere birçok sorunsal üzerinde düşünmeye sevk eder. – Yaratıcı ile yaratan arasındaki ilişki nasıldır? Yaratanın yaratılan üzerinde sorumlukları var mıdır? Dr. Frankenstein yarattığı şeyin ne kadar ürkütücü bir ucube olduğunu gördükten sonra onu terk eder ve onu koskoca dünyada yalnız başına bırakır. Kimsesi yoktur. Dünya ve hayat hakkında hiçbir şey bilmemektedir. Görünüşü yüzünden herkes ondan kaçmakta ve hatta ona saldırmaktadır. Dünyayı ve insanları tanımak için yaptığı her girişim hüsranla sonuçlanır. Hissettiği tek şey yoğun bir acı ve yalnızlıktır. Yaratıcısına yardım etmesi için yalvarır, çaresizliğini dile getirir. Hiç değilse ona, onun gibi görünen, ona yoldaşlık edecek bir eş (bir Havva) yaratmasını ister. Doktor ise başta bu isteği masum ve haklı görüp kabul etse de sonradan bu vaadinden vazgeçer. Zira dünyaya onun gibi yeni bir ucube daha getirmek çılgınlıktır. Kesinlikle bunu reddeder. Okur tam burada yaratığa hak verip, acır ve doktoru adaletsiz ve merhametsiz olmakla suçlar. Ancak bir yandan da içten içe doktora hak vermekten kendini alamaz. – Bilimdeki gelişmeler insanlığın iyiliği için midir? Bilimsel gelişmeler yavaş yavaş insanlığın sonunu mu hazırlıyor? Yazar bu eserde bilimin yerini de sorgular. Bilim ilerleyip gerçekten ölümü yenmenin bir yolunu bulsa neler olurdu? Bu insanlığı daha mı mutlu ederdi yoksa toptan bir yıkıma mı sürüklerdi? Aydınlanma döneminin sonlarına denk gelen bu eser, bilimin en çok yüceltildiği ve tek gerçek olarak kabul gördüğü dönemlerin sonlarında yazılır. Yazar, bilime hak ettiği payeyi verse de tercihini bir nevi orta yol olarak sunar. Romantizmin etkisiyle metafizik eğilimler gösterse de bilimle birlikte inancında önemli olduğunu söyler. Kitapta adı geçen Albertus Magnus, Paracelsus, C. François de Volney, Plutarkhos gibi yazarlara yaptığı göndermelerle akıl-bilim-inanç muhakemesi yapar. – Bilim tanrıya meydan okumak mıdır? Prometheus örneğinden hareketle tanrıya meydan okuma fikrini işler. Bilimin sınırlarını sorgular. Bilimin araştırmalarının tanrının işine karışmak anlamında sınırı nerede çizilir? Bunun bir sınırı olmalı mıdır? Bu meydan okuma fikri günümüzde iki farklı alanda popülerliğini koruyor. İlki DNA hakkında bildiklerimizin artmasıyla klonlama, diğeri ise bilgisayar teknolojisinin ilerlemesiyle birlikte hayatımızda yer etmeye başlayan yapay zekâ kavramları. Shelley’nin sorularını günümüze taşıyıp bu kavramlar üzerinden yeni bir beyin fırtınası yapılabilir. – İnsan özünde iyi midir? İnsanı kötü olmaya iten nedir? Yoğun mutsuzluk ve acı insanı kötülüğe meylettirir mi? Romandaki yaratık özünde iyi bir canlıdır. Çünkü herhangi bir insanın isteyebileceği en doğal şeyleri ister. Yeme-içme, barınma ve yalnızlığına son verecek bir aile. Ancak gözünü açtığı andan itibaren insanların kötülüklerine şahit olur. Tanrısı onu terk eder. Hep şiddet ve hakarete maruz kalır. Tüm insancıl girişimleri sonuçsuz kalır. En sonunda başta yaratıcısı olmak üzere tüm insanlığı düşman olarak görür. Ömrünü tamamen onlara zarar vermeye adar. Ben mutsuzsam herkes mutsuz olmalı diye düşünür. Bu durumda yaratığın kötü olmasını nasıl değerlendirmeliyiz? Yaşadıkları mı onu kötü yapmıştır? Yoksa özünde zaten kötüdür de bu mu açığa çıkmıştır? Yazar tüm bu sorgulamaları ustaca romana yedirir. Bu anlamda eserin çok güçlü bir edebi yönü olmasa da derin bir psikolojik ve felsefi boyutu olduğu söylenebilir. Kitap sadece doktor ve yaratığın ilişkisi şeklinde geçmez. Yaratık doktordan kaçtığında ormanda saklanırken orada yaşayan yoksul bir ailenin yaşamına tanık olur. Onları gizli gizli izler, inceler ve kendi kendine hayat ve insanlar hakkında çıkarımlarda bulunur. Hatta onlara kendini göstermeden yardım bile eder. Öykü içinde öykü şeklinde bu ailenin geçmişi anlatılır ve romanın genel kurgusuyla başarılı bir şekilde ilişkilendirilir. Enteresan bir nokta ise bu evde yaşayan genç adamın sevdiği kadın Safiye adında bir Arap kızı, kızın babası ise Türk asıllı bir tüccardır. Bu bölümde Türk, pekiyi tarif edilmez ve sürekli kötülenir. Buradaki tutum art niyetten ziyade, genç bir İngiliz kızın tanımadığı bir millet hakkındaki tipik Avrupalı önyargısı olarak nitelenebilir. Kitapla ilgili göze çarpan önemli bir nokta ise yaratığın ismidir. Romanda yaratığın bir ismi yoktur. Frankenstein, yaratığa can veren doktorun adıdır. Shelley’nin yaratığa isim vermemesi bilinçli bir tercihtir. İsimsiz oluşu onun dünyadaki varla yok arası durumuyla örtüşür. Bu tercih, yaratığın insan olmak-canavar olmak, canlı olmak-ölü olmak arasındaki belirsizliğini temsil eden başarılı bir metafordur. Shelley, bu tercihinin kitabının önüne geçebileceğini tahmin edebilir miydi, bilinmez. Ancak edebiyat dünyasında bunun örnekleri az değildir. Bir başka İngiliz yazar Arthur Conan Doyle da Sherlock Holmes örneğinde olduğu gibi Mary Shelley’deki kadar olmasa da karakterinin gölgesinde kalmıştır. Karakterin isminin yazarının önüne geçmesi durumunu yalnızca karakterlerin güçlü ve başarılı olmasına bağlamak elbette eksik bir açıklama olacaktır. Bunda sinemanın da büyük payı vardır. Roman gotik edebiyat ürünü bir eser olunca hiç kuşkusuz sinemaya geniş bir senaryo malzemesi sunar. Gotik olarak adlandırılan bu tür eserlerdeki karanlık, ürkütücü ve kasvetli atmosfer korku ve gerilim sineması için benzersiz bir kaynak olur. Bu eser iki yüz yıllık süreye rağmen popülerliğini korumasını sadece sıra dışı konusuna değil defalarca sinemaya uyarlanmış olmasına da borçludur. Frankenstein ya da Modern Prometheus, sıra dışı konusuyla tanrı, insan ve bilim ilişkisini sorgulayan, mitolojik bir zemin üzerine kurulmuş psikolojik ve felsefi derinliği olan, gotik atmosferiyle okuru büyüleyen, zaman zaman da dehşete düşüren, yazıldığı günden beri sorduğu sorularla bir şekilde güncel kalabilen ve muhtemelen sonraki yüzyıllara da seslenebilecek, çarpıcı bir klasik. *Mary Shelley, Frankenstein, Çeviren: Orhan Yılmaz, İthaki Yayınları, 2017

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR