Mola
8 Kasım 2018 Öykü

Mola


Twitter'da Paylaş
0

Ufukta, güney otoyolunun uzandığı tepe sabahın ilk ışıklarıyla oynaşıyor. Toz, duman koca burunlu kayanın ardına dönüyor araçlar. Canlarını zor kurtarıyor yoldaki serçeler. Egzoz dumanları davetsizce havada. Gitgide ısınıyor asfalt. Az çok mutlu, mutsuz ya da kafası karışık yolcular çelik bariyerlerin arasından akan trafikte. Sağ şeritte eski model bir lacivert Ford. Tozlu arka camında eğri büğrü “Beni Yıka” yazılı. Mersin otobüsü rüzgârıyla sallıyor hafifçe. Direksiyonda Kemal. Ceket, kravat oturmuş. Yorgun, feri kaçmış gözleri yolda, kulağı radyodaki haberlerde. Yanında Kadriye. Kısa kollu, V yakalı sütlü kahve saten elbise giymiş. Sabah mahmurluğunu atamamış üzerinden. Tam içi geçecekken yoldaki pürüzle sıçrıyor. Uzun uzun esnedikten sonra yüzündeki derin ve neşesiz çizgiler yerli yerine oturuyor. Kucağını dolduran bej deri çantasından el yordamıyla bulduğu sakızı atıyor ağzına. Arabada nane kokusu. Küçük baloncukları çıtlatarak suyu çekilmiş taşlı dere yataklarını, söğüt ağaçlarını, tarlaları, bahçeleri, uzak köyleri, kubbesi parlayan camileri seyre dalıyor. Kemal tuttuğu takımın son dakika gol yediğini duyunca tıslayarak küfrediyor. Kanalı değiştirirken arkadan korna sesi. Tekeri sol şeride kaymış. Düzeltip o da basıyor kornaya. Dikiz aynasında asılı nazar boncuğu iki yana sallanıyor. Kadriye'nin bakışları sert.

“Dikkat etsene biraz.” Kemal’in kırlaşmış şakağında bir damar kabarıp sönüyor. Çantasından çıkardığı yelpazeyle yelleniyor Kadriye. “Bu hızla devam edersen zor yetişiriz nikâha.” Aniden parlıyor Kemal.

“Ne varmış hızımda yahu? Kaza mı yapayım? Ehliyet alsaydın da kullansaydın arabayı.”

Kadriye şaşkınlıkla büyümüş gözlerini yola çeviriyor. “Keşke.” Bir süre saman balyalarıyla dolu sarı damperli kamyonun arkasından gidiyorlar. Kemal sollamak için acele etmiyor. Cızırtılı türkü çalan radyoyu kapatıyor.

“Dönünce kiraladığım eve taşınacağım. Kimseye belli etme şimdilik. Önce avukat işi bir halletsin.”

Kadriye’nin yüzünde acıklı bir gülüş görünüp kayboluyor. “Sakla bakalım, sakla. Dedikodumuz çoktan yola düşmüş, bizden evvel düğün evine ulaşmış bile. Dün yengem telefonda ağzımı aradı.”

Kemal sertçe vitesi büyütüp gaza basıyor, kamyonu sollayarak yokuş yukarı tırmanıyorlar. Kadriye ağzındaki sakızı çıkarıp kâğıdına sarıyor. Yelpazesiyle birlikte çantasına koyarken düşünceli. “Bankadaki ortak hesabımız ne olacak? Yazlığı sattığımız para vardı.”

“O para bana lazım. Sana oturduğun evi bırakıyorum işte. Emekli maaşın da var. Dişimden tırnağımdan artırdıklarımla aldım ben o yazlığı. Başkasına yedirecek değilim.”

“Bunca yıllık karın başkası mı oldu artık? O parada benim hiç mi hakkım yok?”

“Başkası dediğim sen değilsin, seni kandırmak için etrafında dolaşacak olanlar. Yeniden evlenirsen ya? Ben ölürsem kızımın hakkını kim koruyacak?”

“Hep Tahir denen kardeşin sokuyor bunları aklına, biliyorum. Bu yaştan sonra niye evleneyim, deli miyim ben? Asıl sen evlenir, paracıklarını yedirirsin. Vardır bir planın.”

“Planım falan yok. Kafam rahat olsun yeter bana.”

İrili ufaklı tepeleri aşıyorlar. İkisi de sus pus. Yokuş aşağı çam ağaçlarının arasından kıvrılarak inen yolda Kadriye sağ yanına kaykılıp Kemal'i görüş açısından çıkarıyor. Çeyreği açık cama dayadığı alnında ter damlaları birikmiş. Rüzgârın uğultusunda ağustos böceklerinin ötüşünü duyuyor. Kemal klimayı açınca kapatıyor camı. Nihayet reklam panolarından takip ettikleri mola yerine geliyorlar. Beyaz binanın geniş basamaklarla çıkılan girişi, iki yanda Amerikan sarmaşıklı demir korkuluklarla çevrilmiş verandaya açılıyor. Masa ve sandalyelerin çoğu dolu. Bezgin dolaşan garsonların aksine, faal ve enerjik yaban arıları uçuyor etrafta. Havayı tokatlayan eller, çocuk çığlıkları, sandalye gıcırtıları, aceleyle yutulan lokmalar yolcuların tadını kaçırmış gibi. Mersin otobüsü park yerinde. Kadriye ok şeklindeki tuvalet tabelasının önünde inerken dizlerinden zorlanıyor. Sütlü kahve saten elbisesinin göbek kısmı kırışmış. Sertçe çarpıyor arabanın kapısını. Çantasından çıkardığı sigarayı yakıyor. Birkaç kez içine çekip bırakıyor dumanı. Binanın arkasındaki tuvalete gidiyor. Kemal park yerinde arabadan inince üstüne çullanan sıcağa feda ediyor ceketini, kravatını. Beyaz gömleğinin üstten iki düğmesini açıyor. Tuvalet ihtiyacını giderdikten sonra verandada boş bir masaya oturuyor. Çay istiyor garsondan. Oturduğu yerden hortumu çekerek arabasına yaklaşan soluk gri tulumlu delikanlıyı görebiliyor. Su akıtıyor tozu, kiri. Arabası gıcır gıcır parlıyor. Hayran bakıyor yirmi beş yıllık emektarına. Hiç yolda bırakmamış onu. Müdür olunca bankanın tahsis ettiği araba bile yerini tutamamış. Emekliliğini beklemiş sokakta toz içinde. Zamanında şöyle gönlünce gezip tozamadığını düşününce Kemal birden öfkeleniyor. Kadriye’yi suçluyor içinden. Yok orası uzak, yok kız hastalanır, yok öğrencilerin sınav kâğıtları, alışveriş, doktor randevusu, misafir daveti… Ne çok bahane. Tahir demişti zaten, “Abi bu kadın sana ayak uyduramaz,” diye. Haklıydı. Rahmetli annesi itiraz etmeseydi Müjgan’ı alacaktı. Gece hayatına, içkiye düşkündü ama neşeli kızdı. Evlenince durulur, evinin kadını olurdu nasılsa. Kadriye’den ayrılmayı birçok defa düşünmüş, yapamamıştı. Kucağında uykulara dalan minik kızının süt kokan ağzına, yarım yamalak sözcüklerine derinden bağlanmıştı. Ayağına takılan vicdanının ağırlığıyla denizin dibini boylamış; derinlik sarhoşluğuyla Kadriye’nin kokusuna, sıcaklığına, şefkatine sarılmıştı. Kızı yuvadan uçunca farkına varmıştı, boğuluyordu. Çok geç olmadan başını suyun üstüne çıkarmalı, nefes almalıydı. Kemal garsondan ikinci çayını isteyip etrafına bakınıyor. “Neredesin be kadın?” Çayın son yudumunu içerken Kadriye’nin sol dirseğinde buz torbasıyla geldiğini görüyor. “Ne oldu?”

“Önemli değil, arı soktu.”

Endişeyle bakıyor Kemal. “İyi misin?”

“İyiyim, yok bir şey. Biraz sızladı. Şişmeye başlayınca buz almak için restoranın mutfağına gittim.” Kemal oturması için sandalye çekiyor. Kadriye neşeli.

“Mutfaktaki aşçı bana ne dedi biliyor musun? Arı sokması romatizmaya iyi gelirmiş.”

Kemal gülümsüyor. Gözlerini kaçırıp, “Beni de soksun o zaman,” diyor. Kadriye omzundaki çantasını masaya koyuyor, sesi ciddi.

“Kiraladığın ev...”

Kemal sözünü kesiyor. “Ne yemek istersin?”

“Bırak şimdi yemeği. Kiraladığın ev uzakta mı?”

“Yakın sayılır.”

“Temizliğini, yemeğini kim yapacak?”

“Sonra konuşuruz bunları. Köfte yer misin?”

“Yalnızken mutlu olacak mısın?”

“Olurum herhalde.”

“Beni özleyecek misin?”

Duraksıyor Kemal, şaşkın. “Özlerim herhalde.”

“Çok mu istiyorsun ayrılmayı?”

“Eee, evet.”

“Yolun açık olsun o halde, ayrılalım. Mersin otobüsü kalkmak üzere, binip gideceğim. Şoförle konuştum, yer varmış. Sen ister geri dön, istersen nikâha katıl. Durumumuzu saklamaya gerek yok. Belki bir süre yengemlerde kalırım. Evden eşyalarını taşıyınca bana haber verirsin. Hoşça kal.”

Kemal, birdenbire göğsünden fışkıran teri silecek bir şey bulamıyor. Çantasını alıp otobüse giden Kadriye'yi durdurmak istiyor, nedense yerinden kıpırdayamıyor. Masada kalan buz torbasını arkasından götürmeye niyetleniyor, otobüsün kapısına ulaşan Kadriye’nin dönüp ona el salladığını görünce vazgeçiyor. Koşup çağırsa döneceğinden emin değil. Otobüs anayola çıkarken içinde bir sıkıntı. İzlendiği hissiyle başını arkaya çevirince çay getiren garsonla göz göze geliyor. Eliyle çağırıyor onu. Otobüs gitmiş. Garson gelince konuşmak için sözcüklerini zor toparlıyor. Nereli olduğunu, ne zamandır orada çalıştığını, yiyecek ne tavsiye ettiğini soruyor ama cevaplarını dinlemiyor. Müjgan’ı hatırlamaya çalışıyor, gözünde canlandıramıyor. Beklemekten sıkılmış garsona köfte siparişi veriyor, yanında da ayran ve birkaç yaban arısı…


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR