Mor Sarmaşık
13 Mayıs 2019 Öykü

Mor Sarmaşık


Twitter'da Paylaş
2

Vücudunun ağırlığını sol ayağına yükleyerek aksak adımlarla açık demir kapıdan içeri girdi. Arkasınca sürüklediği sağ bacağının sancısıyla oflayarak iri bir kavağın gövdesine dayadı sırtını. Epey yol tepmiş, yorulmuştu. Siyah gömleğinin arkası sırılsıklam olup sırtına yapışmış, koltuk altlarında ıslak beyaz lekeler oluşmuştu. Kafa kafaya geçmiş ağaçların yaprakları arasından sızan öğlen güneşi açık tenli yüzünün kırışıklarında yuvalanan ter damlacıklarını parlatıyordu. Siyah çantasından bir paket kâğıt mendil çıkartıp açtı. İçinden bir tanesini alıp alnını, yüzünü kuruladı. Azıcık soluklandıktan sonra eski yeni, taş toprak mezarların arasıyla ilerleyerek anasını buldu. Eğilip yerden ufak bir taş aldı. Anasının, mor çiçekli sarmaşık dalları arasından ağaran mermerine vurdu üst üste. Minik taşın mermerle buluşmasından oluşan o dolu, tok sesi duyar duymaz, kandil alevi gibi titrek bir sesle “Günaydın anam, ben geldim,” dedi fısıldayarak. İri, boğumlu parmakları dut yaprağı üstünde gezinen ipek kurtları gibi, mezar taşına sarılmış sarmaşığın koyu yeşiline dalıp çıktı defalarca. Anasına dokunuyormuş gibi sarmaşığı kuru yapraklardan arındırdı, yeşillerin üstünün tozlarını temizledi mendiliyle. Ardından mezarın başucundaki yayvan bir kütük parçasının üstüne oturup konuyu anasına açacağı cümleleri kafasında düşünüp tartarak aldı sözü, bakalım nasıl getirdi gerisini.    

“Evleniyom, gözün aydın olsun anam. Bi hayır dualarını alayım,” dedi utana sıkıla ve yavaştan. “Bu yaştan sonra ha diye sorarsan, kendim de bilemiyom vallah. Adamı tanımam etmem zaten. Gelinler bulmuş, kardeşler de onaylamış. O kör, ben topal. Yakıştırmışlar ola ki. Kusurluyuz ya ikimiz de. Benimkisi bildiğin gibi ebe hatası kalça çıkığı, onunkisi de doğuştanmış. Ne bileyim durumu felan iyi diyor anası. Daha dündü ya almış bunu da gelmiş anası, en azından bir göreyim istedim de ondan getirmiş oğlanı. Zavallım anasının eline yapışıp bir köşede sustu durdu. Anası bi başladı öv- öv bitiremedi oğlunu. Adam, hakikaten şekilli, epey de genç. Uzun boyu ipince dal gibi, güleç yüzü akça pakça. Ola ki babasına benzemiş. Anası, aynı Suna teyzem. Onun gibi kara kuru, ufak tefek, onun gibi dipdiri. “Oğlumu kör diye horlamayasın ha!” dedi çıkıştı bana, daha kahvesinden tek yudum almadan. “Allah korusun teyze, olur mu öyle şey? Hepimizi Allah yarattı, ben de topalım ona bakacaksan,” dedim, söylemez olsaydım. Ben seni sırtımda taşırım diye seslenmesin mi, ağzı var, dili yok sandığımız damat adayı. Gelinler, birbirine kaş gözle işaret ederek kikirdediler. Oğlanlar bir öksüre, bir hapşıra sese vurdular olayı. Ben, bi tuhaf oldum, yüzüm felan yandı. Dişiliğimden değil de değerli hissettim ola ki. Anası, oğluna gururla bakarak, görür kör erkeklerin ellisini cebinden çıkarır benim oğlum dedi kahve yudumları arasından. Sonra da kuru elinin tekini bağrına götürerek göğsünü yumrukladı şapır şupur. Kimseye ihtiyacı yok oğlumun, her işini kendi görebilir şükürler olsun. Ben onu, gözlerini avcuna vererek doğurdum, herkes de bunu böyle bilmiş olsun diye bağırdı kadın sinirle. Biz, ağzımızdan kötü bir laf mı çıktı diye gelinlerle bir birimize bakarken oğlanlar ortamı yumuşatmak için araya atladılar üçü bir ağızdan. Her zamanki gibi laf dalaşına girmedi mi bunlar. Dert yanmak gibi olmasın da oğlanların beni çok üzdüler anam. Boyunlarından aşıramadıkları yükmüşüm meğerse. O yüzden evlenmek felan olur diye düşündüm, bir kurtuluş de sen ona. Suna teyzem endişeli, yağmurdan kaçayım derken doluya yakalanacağımdan korkuyor zavallım. Her şeyin hayırlısı be anam, kapı kapı dolaşmaktan kara sular indi ayağıma. Gelinler desen, elkızları ne de olsa canlarına minnet. Üç senedir oğlanların peşinde ev- ev, kasaba- kasaba dolaşıp duruyorum. Kimi evin kirası yakıyormuş ceplerini, kimisinin gazı, suyu, elektriği.                                                                                                                                        

Üç kardeş  bir araya gelip de bir çatının altına sığdıramıyorlar beni. Tuttukları evleri küçülte küçülte yakında bir tavuk kümesine tıkacaklar diye korkmuyor değilim doğrusu. Ah keşke o küçük kondumuz dursaydı da senin de kuru nefesin yanımda olsaydı anam. Yaz kış duvarları nemden yeşeren, giderek taş tuğla dökülen bakımsız kondumuz iyi para etmiş diyor Suna teyzem. Hani senin sağlığındaydı, yapımına orman kırarak başladıkları o köprü vardı ya, onu iki denizin üstünden öteye aşırdılar vallah. Bir kırmızı lambalarla süslemişler gel göresin. Gece olunca denize yakut gerdanlık düşmüş sanırsan, öyle Allah inandırsın. Güzel de olmuş, sözüm ona değil ki ama yerini yurdunu yağmaladıkları o güzelim ağaçlar, yuvasını yıktıkları binlerce masum hayvancıklar gibi benim de evimi dağıtarak per perişan ettiler ya bu yaşımda, yanarım da ona yanarım anam. He bak o köprünün bir bacağı bizim kondunun ta ortasına basmışmış. Kapısının hangi yöne açıldığını unutan oğlanlar, toplu aldıkları bir yana dursun, her ay köprüden gelen kira paralarını benden saklayarak indiriverirlermiş ceplerine. Paranın sıfırları o kadar çokmuş ki Suna teyzem trilyonlardan bahsederken yuvarla, yuvarla soluğu kesilecekti anlattığında. Sahi senin haberin yok mu ana, Suna teyzemin kızı Suzan vardı ya hani, o da o köprünün inşaatında çalışan yabancı bir adamla evlendi. Kısmet nereden nereyeymiş, Allah’ın yazgısı işte. Damadı görsen beğenir misin bilmem ki. Bir karış boyunda, başı kirpi sırtı gibi diken diken. Örgü tığıyla delinmiş gibi küçük yumuk gözlerinin içi gülüyor Suzi'ye her baktığında. Üflersen rüzgâra kapılıp uçacak kadar da sıska ve çelimsiz bir herifin teki. Televizyonlardan gördüğümüz Japonların tıpkısının tıpkısı. Gel ki Suna teyzem, bu el kadar adamı anlat anlat yere göğe sığdıramıyor bir türlü. Konuşmaya Takaşi'yle başlıyor, Takaşi'yle bitiriyor lafını. Tam bana göre bir damat diyor teyzem. Köpek balığıymış, çiğ balıkmış, domuz eti neyimmiş diline sürmezmiş asla. Geçen gün de uğradıydı sağ olsun, Zehra dedi, yakında sünnet düğünümüz var dedi, sen de hazırlan dedi neşeyle. Allah inandırsın sevindiğinden zil takıp oynayacaktı neredeyse. Takaşi Müslüman olacakmış bildiğin. Yerle bir ettiği ormanın, makinelerin çarklarında öğütüp toprağa karıştırdığı, yuvasından derbeder ettiği günahsız hayvancıkların hesabını nasıl öder öteki tarafta yoksa di mi? Suna teyzemin yanında söylemiyorum ama hakkımı o mendebur suratlıya helal etmem, üstümde beş karış otlar bitene deyin. O gâvurun teki, dağılası memleketinden gelip de o köprünün bacağını bizim kondunun gözüne sokmasaydı, ben de oğlanların peşinde ev ev dolaşmaktan yorgun düşmezdim di mi anam? Müslüman değil de her ne olursa olsun, Japon damat paçasını cehennem ateşinden sıyıramayacak bence. Bu köprüden senin oğlanların aşırdıkları serveti de o anlatmış Suna teyzeme. Yoksa nerden haberi olsun zavallı teyzemin, o da benim gibi kör cahil, okumuşluğu mu var sanki. Bazen kızıyorum ona, yabancı damat bulmuş ya burnu bir karış havalarda, geçilmiyor yanından. Ama yine de candır Suna teyzem. Allah eksikliğini göstermesin. He evlenmemi o da istiyor anam, bu beş para etmez kardeşlerin seni sokağa atmadan yuvalan diyor, kör, topal fark etmez diyor. Ama yağmurdan kaçarken de doluya yakalanacağımdan korkmuyor değil tabii. Ah anam ah! Bir deşildim, bin döküldüm, sana geliş amacımı unuttum. Canım anam, bu işe rızan varsa, rüyama geliver de ben de gönül rahatlığıyla kurayım yuvamı. Sen bir yolunu bulur, işaretini yollarsın anam.”

Gözlerini silerek konuşmasını bitirdi. Eliyle bir tutam sarmaşık dalını havalandırıp, yüzünü açılan taşa sürdü. Ardından usul usul doğrularak ayağa kalktı. Bacak bileğine dolanmış sarı yeşil şeridi fark ettiğinde mezar taşını süslemekte olan sarmaşığın kalın bir uzantısı sandı. Daha eğilip bakmaya fırsat bulamadan bacağındaki zehirli dişin ısırığıyla deli bir çığlık attı. Sarmaşık dallarının arasına saklanmış yılan, zehrini boşalttıktan sonra kıvrıla kıvrıla dar bir delikten eski bir mezara süzülüp görünmez oldu. İki mezar taşı arasındaki boşluğa yığılmış Zehra'nın ak bacağında açılan mor sarmaşık çiçekleri, hızlı bir şekilde vücudunun her tarafına yayılıp çoğalmaktaydı. Bulanık zihninde canlanan uzun asma köprünün üstüne sıralanmış tanıdık yüzler: Suna teyzesi, kardeşleri, müstakbel kocası, Japon damat ve giderek silikleşen diğer yüzler – parça parça yıkılan köprünün toz dumanında kayboluyordu ki, birkaç kabir ötedeki yeni bir mezara çiçek diken adam, boylu boyuna yerde yatan kadını gördü ve onu zorlanarak da olsa, hastaneye yetiştirmek için arabasına kadar taşımayı başardı. 

Kayıp bilincinin bir oyunu muydu yoksa rüya mıydı bilinmez, kendine geldiğinde annesinden beklediği mesajın gerçekleştiğini hatırlayıp gülümsedi Zehra. Gönlü hiç olmadığı kadar rahattı artık.


Twitter'da Paylaş
2

YORUMLAR


Sultan Deliklitaş
Yüreğine,kalemine sağlık Hediyecim
9:12 PM
Dilek Yılmaz
Kalemine sağlık arkadaşım
9:08 AM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR