Müge İplikçi: “Göç ve savaşın, edebiyatla zihnimde buluştuğu yer, bu dildi.”

Müge İplikçi: “Göç ve savaşın, edebiyatla zihnimde buluştuğu yer, bu dildi.”


Twitter'da Paylaş
0

• Doğu benim toprağım. Büyüdüğüm ve yazar olduğum yer. Doğu benim asıl evim yani. Ancak Balkanlar da büyülüyor beni. Bunu da itiraf edeyim. • Yazar olmasaydım ölene kadar öğretmenlik yapardım. Bu kadar kutsal başka bir meslek tanımıyorum. Semih Gümüş: Müge, bendeki Müge imgesi hâlâ genç bir yazar olarak görünüyor. Ama on kitabın yayımlandı. Sen kendini nasıl ve nerede görüyorsun? Müge İplikçi: Bendeki Müge imgesi de öyle! On kitap, sadece yetişkinler için olanı. Araya çocuklar ve gençler girince yaşım iyice ortaya çıkıyor. Neyse orayı hiç karıştırmayalım... Ancak içimde eskimeyen, çocuksu bir yan var. Ve o çocuksu yan hep anlatmak, ama hep anlatmak istiyor. Kendimi, tam da bu yüzden, hep anlatan biri olarak görüyorum. İçimdeki o ses bitmediği müddetçe de yazmaya devam edeceğim. Nerede olduğumun pek bir önemi yok yani. SG: Perende 1998’de yayımlandı, aradan on yedi yıl geçti, saydım, on beş kitabın yayımlanmış. Ve ben seni Perende ile tanıdım, sonra da izini hep sürdüm. Böyle okurların da var demek ki... : O dönemden bana kalan en kıymetli insanlardan birisin Semih. Senin ve Enver Ercan’ın yeri her zaman ayrıdır. Varlık ve Adam Öykü, sonrasında Notos’un görünmez kahramanlarısınız sizler. Bu çetrefil ve zalim yolda sizin gibi ustalar aracılığıyla ilerlemek her zaman onur vericiydi. Okurunum diyorsun ya, her zaman başımın üstünde yerin var! Muge-kapakSG: Babamın Ardından’ı yazdın. Savaşın ve göçlerin açtığı yaraları anlatıyorsun. Yazdıklarında önemli sorunları konu etmek istiyorsun... : Edebiyatla kurduğum ilişki böyle. Okuduklarımdan biriktirdiğim ve yarına taşıyacaklarım... Babamın Ardından hemen her zaman işlediğim bir konuyu farklı bir coğrafyada, çok naif bir dille tartışıyor. Bu dil çoğu insanı şaşırttı. Ancak göç ve savaşın, edebiyatla zihnimde buluştuğu yer, bu dildi. SG: Romanın kahramanı Ülker ailesiyle yaşadığı göçten en çok hangi yaraları alarak çıkmıştır? : Yersiz ve yurtsuz kalmıştır. Bir yurdu olsa bile... Ayağının altındaki zemin çalınmıştır kendisinden. Anıları çalınmıştır. Artık unutuşun katmanları arasında büyüyecektir. Bu ise çok zor bir yaşam demektir. Bence öyle... SG: Bence ilginç, sen Ülker’i bir Balkan toprağına gönderiyorsun. Niçin çıktın bu coğrafyadan, yani Doğu’dan? : Balkan benim anne tarafım. Oraya dair bir şeyler karalama zamanı gelmişti. Ben de yazdım. Bu arada Doğu’dan vazgeçmiş değilim. Doğu benim toprağım. Büyüdüğüm ve yazar olduğum yer. Doğu benim asıl evim yani. Ancak Balkanlar da büyülüyor beni. Bunu da itiraf edeyim. SG: Senin yazdıklarını izledim, dedim ya, aynı zamanda romanlarında ve öykülerindeki değişimi de izledim. Üstelik yerinde duramıyorsun sanki. Modern, postmodern biçimler, teknikler, sonunda hayat acısına odaklanan hikâyeler, dolayısıyla kendiliğinden yalınlık ve açıklık kazanan bir anlatım biçimi. Nedir senin yazınsal arayışın? : Yerinde duramamak! Bunu sevdim bak... Bunun senin gibi biri tarafımdan yazıma yansıdığına duymak da sevindirdi beni. Yaşam varsa arayış sürer. Anlattığım her kurguda, aylarca şunu düşünürüm: Bu hikayeyi nasıl anlatmalıyım? Nasıl anlatırsam tartıştığım temayla paralellik kurabilirim? Severim bu debelenmeyi... Yazınsal arayışım, yaşamsal arayışımdır bir nevi. Yaşamdaki tesadüflerin ‘tesadüf’ olmadığına inanan biri olarak kurguda bunu sonuna kadar zorlamak isterim. Bunu denemek, ya da denemeye girişmek ayrı bir heyecandır. SG: Yazınsal bakımdan soruyorum: nereye varmak ve nasıl yazmak istiyorsun? : Ne olursa olsun temeldeki asıl meselemi atlamadan (yani insanı), yazmak, hep yazmak istiyorum. 21. yüzyılın çatlakları içerisinde ilerlerken en etkilendiğim konulardan olan ‘hatırlayış ve  unutuşun’ un, dilin olanakları yardımıyla edebiyat fotoğraflarını çekmek istiyorum. 21. yüzyıl insanının kırılgan belleğinin öykülerini anlatmak arzusundayım. İnsanların seçim yaparken bile yaşadıkları seçimsizlik, kimliklerle gizlemeye çalıştıkları yalnızlıkları, kaçışları ve sonra en çok kendilerine yakalanışları. Bunu sembolik bir dille anlatmaksa ayrıca ilgimi çeken bir konu.  Metaforik bir dil ihtiyacı bu yüzden doğuyor sanırım. Varmak istediğim yer, çok iyi bir edebiyatçı olmak. Kalemimi anlattığım konuyla birlikte mucizevi yolculuklara çıkartabilme çabası.

Mue-ic02

SG: Peki okurların Babamın Ardından’ı nasıl okumasını istersin? : Göç duygusunu ve o duygunun getirdiği kaçış ve parçalanmaları hatırlayarak okumalarını. SG: Çocuklar ve gençler için yazmak senin anlatımını nasıl etkiledi? : Dilim yalınlaştı! Bundan hiç şikayetçi değilim. Babamın Ardından bunun izlerini taşıyor zaten. SG: Yazdıklarında baştan beri kadınların önemli yerleri var. Bu ülkeyi kadınlar mı kurtaracak sence? : Kesinlikle... Bu ülkeyi ve dünyayı öncelikle kadınlar kurtaracak. Nasıl kadınlar? Okurlarım hangi kadınların olduğunu bilir. SG: En çok sevdiğin yazarlar kimler? : Márquez. Son dönemde en çok okuduğum yazar. Dostoyevski. Gerçi ondan hâlâ ürküyorum! Woolf. Hiç okumaktan vazgeçmedim. Bizim topraklar deyince, çok duygusallaşıyorum. Leyla Hanım’ı okuyamıyorum artık. Çok üzülüyorum onu okurken. Onat Kutlar’ı hep hüzünle, Murathan Mungan’ı saygıyla, Adalet Ağaoğlu’nu, Pınar Kür’ü, Latife Tekin’i, Oya Baydar’ı, İnci Aral’ı, Oğuz Atay’ı, Tezer Özlü, Nezihe Meriç ve Sevgi Soysal’ı eski dostlarımla kahve içiyormuşum gibi okurum. Bu adlarla da sınırlı değilim. Bu toprakların edebiyatına ve edebiyatçısına çok borcum olduğunu biliyorum. Bir kere bana ‘okur’ olmayı öğrettiler. Beyaz Kale, Orhan Pamuk’a da söylemişimdir; okur olmaktan çok keyif alarak okuduğum bir kitaptı. Kendi kuşağımı da son derece önemsiyorum, onu da belirteyim. Edebiyatın bu kadar yok sayıldığı bir zamanda çok kıymetli edebiyatçılar çıkardı bu topraklar. Çıkarmaya da devam edecek... SG: Peki en çok hangi kitaplardan öğrendin? : Yüzyıllık Yalnızlık, Hamlet, Bir Düğün Gecesi, Mrs. Dalloway, Suç ve Ceza, Şato, İshak... Ne mi öğrendim? Özgünlüğün ne kadar önemli olduğunu. SG: Sen de bu ülkede çekip gitmeyi geçirdin mi aklından? : Hem evet hem hayır. Ancak gerçek olan bir şey var: Bu topraklar beni büyülüyor. Gidecek başka ‘evim’ yok. Biliyorum bunu. Evsizlik zaten bir yazarın mesleğidir. Ötesine katlanamazmışım gibi geliyor. SG: Okumak ve yazmak dışındaki hayatında neler var? : Gencecik öğrenciler var. Öğretmenlik var yani. Yazar olmasaydım ölene kadar öğretmenlik yapardım. Bu kadar kutsal başka bir meslek tanımıyorum.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR