Müge İplikçi: "İnsana dair olanı insana hatırlatmak."

Müge İplikçi: "İnsana dair olanı insana hatırlatmak."


Twitter'da Paylaş
0

"21. yüzyıl insanının ağır bir yükün altında olduğu ve bu insan tarafından bunun çok da dile getirilmediği, getirilemediği yönünde. 29 özel isim hayatımızın şimdiki zamanının alfabesi niyetine, birlikte, karşımızda duruyor bu kitapta."

Müge İplikçi'nin yeni öykü kitabı Çok Özel İsimler Sözlüğü. Bu kez öncekilerden de farklı bir biçimde yazılmış öyküler bunlar. Müge İplikçi ile yeni öykü kitabını ve bugünlerde hemen akımıza gelen bazı sorunları konuştuk. Taylan Ayrılmaz:

Çok Özel İsimler Sözlüğü adıyla çıkan öykü kitabınızda yirmi dokuz isim mevcut. Yirmi dokuz ismi, özel veya çok özel kılan şeyler nelerdir?

Müge İplikçi: Yazdığım gazete yazıları gündelik yaşamı ve bu yaşam içersindeki arızaları yakından takip etmeme yardımcı oluyor. Oradan yola çıkarak kimi kez tanık olduğum, kimi kez okuduğum, hayat öykülerinin bir kısmını yeniden tasarlamayı düşündüm. Hayatı kurguya taşıdığınız zaman ses değişir, son netleşir ancak gerçek değişmez. Bu öykülerde tanık olduğum gerçek, 21. yüzyıl insanının ağır bir yükün altında olduğu ve bu insan tarafından bunun çok da dile getirilmediği, getirilemediği yönünde. 29 özel isim hayatımızın şimdiki zamanının alfabesi niyetine, birlikte, karşımızda duruyor bu kitapta.

TA: Öykü kitabınız yirmi dokuz öykü ve isimden oluşuyor. Çok Özel İsimler Sözlüğü neden yirmi dokuz öyküde kaldı? Bir anlamı var mı?

Mİ: Hayatımızın ABC'si diye düşündüm onları. 21. yüzyıldaki ruhlarımızın kısırdöngü yolculuğu olarak da okunabilir. Eskiden farklı mıydı bu döngü? Bence değildi. Ancak farklı bir umuda doğru yolculuklarımız vardı. Bunu sadece Türkiye için de söylemiyorum. Dünyanın hayal gücü teknolojinin yarattığı kolaylaştırıcı alanlarda daha serpilir diye bekleyenler sanırım büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor. Küreselleşmenin açacağı bereketli alanlar diye umanlar da öyle sanırım. İnsan eskisinden de yalnız. Sorunlarsa, biteceğine ya da azalacağına, çoğalarak bu biçare insanın üstüne yığılmaya devam ediyor. İsimler, bu savrulmuş hayatın küçük, anlık fotoğrafları.

TA: 21. yüzyıl insanının ağır bir yükün altında olduğunu ve bunun insan tarafından dile getirilmediğini ifade ettiniz. Neden dile getirilmiyor?

Mİ: Bu yükün altında olduklarını tam olarak düşünmediklerinden olsa gerek. Hız, yaşama o kadar egemen ki. Sanırım bu yüzden.

TA: Gündelik hayatın yükünü sınıfsal ve cinsel olarak taşıyan insanlar edebiyatın mutenalığını ve büyüsünü bozan konular olarak düşünülür. Öyküleri yazarken bu türden düşünceler aklınızdan geçti mi?

Mİ: Hiçbir zaman böyle bir endişem olmadı. Edebiyat, mutenalığını, farklılığın sesini evrensele yönlendirmesiyle kazanır. Aksi taktirde, tüm iktidar aygıtlarının kendilerini tekrarladığı yer olurdu. Bunu böyle algılatmaya çalışanlar, bu sayede yeni iktidar alanları açtıkları düşüncesiyle oyalanadursun, hayat, örneğin Dickens’ın, Dostoyevski’nin, Woolf’un, hatta Joyce’un sıradan insanın sıradan günlüğüne tuttuğu ışıkla daha çekilir oldu. Edebiyat, benim için hemen her şeyi içerir. İçerdiği, kotardığı ve çoğalttığı için de muhteşemdir zaten.

TA: Yazdığınız gazete yazıları, gündelik yaşam ve bu yaşamın içindeki arızaların biçime ve kurguya nasıl bir etkisi var.

Mİ: Çok etkisi var. Ayrıntılar benim açımdan çok önemli çünkü onlarda saklanan koca bir yaşam denklemi mevcut. İnsanın nerelere ve nasıl yakalandığı, nerelerden, nasıl kurtulabileceği ya da kurtulamayacağı. En çok kendi kendine nasıl esir düştüğü...

TA: Türkiye ölçeğinde 21 yy insanın altına girdiği bu yükü roman, öykü yazını dile ne ölçüde dile getiriyor?

Mİ: Kanımca edebiyatın 21. yüzyıl tahlili için çok erken. Ancak 20. yüzyıl, hatta 20. yüzyılın son çeyreği için söylenecekler var. 20. yüzyıl edebiyatı, modernizmin insanı oradan oraya savurduğu kesitlerini ve bunun insanın zihninde yarattığı enkazı, bütünlüğü zedelenmiş, hatta kopukmuş gibi gözüken metinler, sınırlı üçüncü tekil anlatıcı tercihleri, tematik olarak yalnızlık, hatta dibe vuran bir yalnızlık, hüzün, yitiklik, delilik ve savrulmuşluk vb. durumlarda yoğunlaşarak olup bitene ayna tutmayı tercih etti. Elbette burada edebiyatın gerçek işlevini düşünerek bir tanım yapmaya çalıştığım da ortada. Kısaca, dünyaya ayna tutmak, yaşadığı çağı anlamak prensibinden yola çıkarak söylüyorum bunları. Tasasız, popülist bir ruhla yazılmış ticari metinleri ayrı tutuyorum. Onlara kızdığımdan değil. Onları edebiyat fikri olarak kafamda bir yere oturtamadığımdan.

TA: Kurtulabilir mi? Özellikle soruyorum, çünkü "kurtuluş", "ümit" fikri sınıf ve cinsiyet ilişkilerinin  yükünü taşıyan  insan için  güncel açıdan umutsuzlukla yüklü bir kavram . Peki ya Edebiyat açısından durum nasıl?

Mİ: Burada psikolojik olarak, kısacası insanın kurtulma umudu bağlamında bunu soruyorsanız, buna psikologların daha net cevaplar vereceğine inanıyorum. Siyasi anlamda soracak olursanız, bunun için geneli işaret eden kurtuluş eşikleri mevct. Edebiyat bu eşiklerle uğraşmalı mıdır? Bence böyle bir çabaya girmesine gerek yok. Edebiyat, edebiyattır. Kısaca, yaşama, insana, insanlık durumuna ayna tutan bir araç. Amacı ise bellidir. İnsana dair olanı insana hatırlatmak. Edebiyat vaaz vermez; verdiği zaman edebiyat olmaz çünkü. Okurlar ondan bir ders çıkarabilir mi? Hazırsalar, neden olmasın! Ancak yineleyelim: Edebiyatın böyle bir misyonu olmamalı. Aradığımız sözcük kurtuluş ise, insanın neden kurtulmak istediğini fark etmiş olması ön koşuldur.

Şu an yaşadığımız gerçek çok ağır, baskılı, sancılı bir kavşağı işaret ediyor nicedir. Çağın getirdiği yük yetmezmiş gibi bir de Türkiye gerçeğinin kıskacı altındayız.

TA: Güncel durumla, Türkiye'deki mevcut gelişmelerle ilgili düşünüyorsunuz? Mevcut Türkiye gerçeği altında durulamayacak kadar bir "yük" daha arttığını düşünüyorum siz ne dersiniz?

Mİ: Elbette haklısınız... Şu an yaşadığımız gerçek çok ağır, baskılı, sancılı bir kavşağı işaret ediyor nicedir. Çağın getirdiği yük yetmezmiş gibi bir de Türkiye gerçeğinin kıskacı altındayız. Özellikle belli bir kesimin üzerindeki baskı çok fazla. Bunun için hepimizin akıl ve ruh sağlığının tehdit altında olduğunu teslim etmek durumundayım. Ancak şuna da inanmak istiyorum: Türkiye çok badireler atlatmış bir ülke; bunu da aşacaktır. En azından buna inanmak istiyorum.

TA: Röportajı dokuz soruda bitirmeyi düşünüyorum tıpkı sizin 29 öyküde bitirdiğiniz gibi buradan son olarak beğendiğiniz roman ve öykü yazarlarına geçmek istiyorum. Beğendiğiniz roman ve öykü yazarları kimlerdir?

Mİ: Beğendiğim öykü yazarları arasında Amerikan öykücüleri özel bir yere sahiptir. İngiliz romancıların da yeri ayrıdır. Listem hayli kabarık... Şu ara en çok okuduklarımdan söz edeyim size. John Cheever en çok tercih ettiğim öykücülerden biri. Alice Munro ve Doris Lessing'in de şu ara benim için ayrı bir anlamı var. Orta sınıf kadını anlatış biçimlerini çok ilginç buluyorum.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR