Muhammer Bayraktar • Havidz
22 Kasım 2017 Öykü

Muhammer Bayraktar • Havidz


Twitter'da Paylaş
0

İzi, yalnız kalmak için evden çıktı. Otuz dört senelik annesine, on bir senelik kızına ve on üç senelik aşkına açıklama yapmadan. Bu yaşına kadar birçok karar vermişti. Üniversitedeki bölümü, evliliği, çocuk yapıp yapmayacağı... Merdivenleri hızlıca indi. Sokaktaydı. Yürümeye başladı. Uzaklaşmak istiyordu. Her adımda daralan nefesinin açıldığını, göğsünde kabaran duyguların hafiflediğini hissetti. Bu defa yalnız kalmak iyi gelmişti. Güne yenik düşmeye başlayan güneşi, uzaklarda grileşen bulutları, ağaçların yaklaşan bahara dirilişini, kuşların akşam üstü akapellasını, parkta basketbol oynayan çocukları, elinde poşetlerle alışverişten dönen komşusunun ona verdiği selamı, birbirlerine pati sallayan iki minik kedinin tatlılığını fark etmeden yürüdü. Duygularının arasında kalmaktan yılmıştı. Hangisini daha çok seviyorsun sorusuna, hepsini, demesine izin verilmiyor gibi hissediyordu. Nazlı Ahçik’e nasıl bir açıklama yapacaktı. Annesine ne diyecekti. Ya Ferhat’a! Niçin böyle bir kararda en önemli aktör o olmak zorundaydı. Eve döndüğünde, nereye gitti, ne düşündü, hangisini düzenleyebildi, hiçbir şey hatırlamıyordu. Evdekiler de bıraktığı gibiydi, başlarını kaldırıp tek söz edemeden baktılar, gözleri daha endişeliydi. Nazlı Ahçik’in gözlerine anne özlemi eklenmişti. Yarından sonra onun da gözlerinde aynı özlem olacaktı. “Anne beni anlamalısın, biz seni seviyoruz ama Ferhat ve ben Nazlı Ahçik’in diaspora ritüeline göre yetişmesini istemiyoruz.” “Ona hikâyeler anlatmam suç mu? Ben onun anneannesiysem, bu benim hakkım.” “Anne lütfen, bunu seninle defalarca konuştuk, o henüz sekiz yaşında, annesinin Ermeni, babasının Türk olduğunu biliyor, bu yeterli, inanma konusunda kararını kendisi verecek, biz ona sadece bütün insanları, ülkesini ve bayrağını sevmesini öğretiyoruz.” Üç yıl önceydi İzi ile annesinin arasında bu konuşma geçeli... Kasımın soğuğu sokağı baştan sona dolaşıyordu. Sabahın sessizliği tenhalığın koluna girmiş. Uykulu gözlerle etrafına bakmadan acele acele yürüyen insanlar, yüzlerinde tebessüm el ele bir çift. Gece olsa adım atılmazdı burada. O hengâme gitmiş. Nereye gitmişler acaba? Sokağa hâkim bir yer aradı Ferhat, on beş yıl önce o sabah. Kararlıydı onu görecekti. Belki karşısına dikilecekti. Çok özledim seni, diyecekti. Sokağın sonunda bir börekçiye oturdu. Soğuğa karşı dışarıda bir masaya. Yüzü geleceği yöne dönük... Bir bardak çay, bir dilim talaş böreği söyledi. Meşhur böreği buranın, çay da onun meşhuru... Gözünü hiç kırpmadan yolunu gözlüyordu. Onu gördüğü an zaman durdu. Gözlerinin önünde yıldızlar uçuştu. Isınan kanı nefesini sıklaştırdı. Ben daha çok, dedi sessizce. O, aynıyla vaki, kelebeklerin bir o yöne bir bu yöne kanat çırparak uçması gibi ikinci adımını nereye atacağı belli olmadan yürüyordu. O günden on iki yıl sonra bir gün, “Kelebeğim, aramızda kalmış değilsin, neden böyle düşünüyorsun.” “Ferhat! Ailenden hiç kimseyi göremiyoruz, annem de giderse Nazlı Ahçik yarın öbür gün bunu sorgulayıp, böyle mi olmak zorundaydı diye sormayacak mı? Ne diyeceğiz o zaman?” “Hissettirmeyeceğiz, her an yanında olacağız, ikimizle de rahatça bütün duygularını konuşuyor, bu sorunun üstesinden hep beraber geliriz, ben inanıyorum.” “Biz inanmıştık, sorun da etmedik, birbirimizi tamamladık, ama o farklı, Nazlı Ahçik gibi bakmaya çalış, o zaman beni anlayacaksın.” Kuru Kahveci Mehmet Efendi’nin kahvesini severdi. Türk kahvesi dediği hiç duyulmamıştır. Araplar bulmuş bu pişirme yöntemini, diye başlardı anlatmaya. Bakır cezvesinde özenle kahvesini pişirir. Kuzeninin her ay gönderdiği Lindt çikolatadan bir parça yanına koyar. Fransız balkonlu odada boğaza bakan camın önünde otururdu. Onu yatak odası haricinde hiçbir yerde pijamalı veya makyajsız görme imkânınız olmazdı. İzi hiç onun gibi olmamıştı. Bir ay önce, “Hoş geldiniz,” demişti. “Hoş bulduk Anne.” “Anneanne Havidz yaptın mı?” “Tabii yaptım Ahçikim benim.” “Ferhat da birazdan gelecek sofrayı hazırlamana yardım edeyim. Anne, bu koliler ne böyle?” “Hazırlık yapıyorum kızım. Ahçik’in doğumuna gelmiştim, bu demek oluyor, on bir yıldır aynı yerdeyim. Bu benim alışkanlığım değil. Bazen git denir, bazen de gitmen gerektiğini hissedersin.” Bu sabah sınıfa girerken o uyuz çocuğun yüzündeki pis sırıtmayı fark etti Nazlı Ahçik. Onu görmemesi imkânsızdı. Salak tam kapının önünde duruyordu. Kankası onu karşıladı. Sana bileniyor, dedi. Boş ver uyma ona, dedi. Ses tonundan neler olacağını biliyor gibiydi. Dombik ona doğru yürüdü. Göz göze geldiler. Dudağının kenarındaki sırıtmadan ömrü boyunca nefret edecek, bir daha böyle gülen hiç kimseye güvenmeyecekti. Konuşmasına izin vermedi. “Evet yoldayım okula gidiyorum.” “Tam olarak ne olmuş.” “Flütüyle yeni gelen çocuğun yüzüne vurmuş...” Ferhat okulun önünde arabaya binmeden önce kızını öptü, sıkıca sarıldı ona, biraz öyle kaldı. Yol boyunca hiç konuşmadılar. Nazlı Ahçik’in aklından neler geçtiğini, nasıl hissettiğini düşündü. Onun hayatı boyunca tam olarak ne düşündüğünü, ne hissettiğini kimse bilemedi. İzi oturma odasına geri döndüğünde, “Uyudu mu,” diye sordu Ferhat. “Evet uyudu,” diye cevap verdi İzi. Ferhat, kanepede elindeki kâğıda bakıyordu o sıra. İzi, Ferhat’ın yanına oturdu, “Bu ne,” diye sordu. Ferhat, “Sınıf öğretmeni elime tutuşturdu bu sabah,” dedi, elindeki kâğıdı okuması için İzi’ye doğru çevirdi. İzi okudu. Sessizlik oldu. Ferhat’a sokuldu İzi. Bir şey demeden başını Ferhat’ın omuzuna yasladı ve gözlerini kapadı. Ferhat, sağ kolu ile İzi’ye sarıldı, onu kendine çekti. Kâğıdı sol avuç içinde buruşturdu, başını İzi’nin başına yasladı ve gözlerini kapadı. Ferhat’ın elinde buruşturduğu kâğıt, “Aile Bireylerini Tanıtma” konulu İngilizce performans ödeviydi. Anne, Baba, Kardeş, Büyükbaba, Büyükanne, Hala, Teyze, Amca, Dayı diye listelenmiş, en az beşiyle röportaj yapılması isteniyordu...

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR