Müjde Van Gorp • Turuncu Masa
27 Ekim 2017 Öykü

Müjde Van Gorp • Turuncu Masa


Twitter'da Paylaş
0

Komşum Ömer Bey beni kahve içmeye davet etti evine. Yaptığım elmalı kurabiyeleri de alıp kapısını çaldım. İçeri girdiğimde hemen gözüme çarptı: üzeri kitaplar, gazetelerle dolu bir masa. “Bay Henri,” dedi masayı göstererek. Sanki aileden birinin varlığına işaret eder gibi. O zamanlar babasının bir ustaya yaptırdığı, çocukluğundaki evin mutfak masasıymış. Yaverlik etmiş yıllarca onlara bu masa, yıllara tanıklık etmiş. Annesinin reçel kavanozları, babasının gazetelerden dökülen kelimeleri, kendisinin umutları varmış üzerinde. Yaşanmışlıklarla doluymuş yapıldığı ağacı. Atmaya da satmaya da kıyamamış. Çocukluğunun en derin hatırasını alıp bırakmış bir ustanın titiz ellerine, eskiyen, çizilen yerleri onarılsın diye. “Çok kırıp dökme ama, kesip hırpalama sakın. Sadece bir cila iyi gelir yıllanmışlığına,” demiş. Usta da ustaymış ama. Hatıraları silip yok etmeden daha nice bir ömre hazır etmiş masayı. Bay Henri, üzerine koyduğum elmalı kurabiyelerin kokusunu içine çekerken ben gözümü alamıyorum ondan. Duruşuyla, sessizliğiyle yerinde ağır, bana huzur ve güven veriyor daha ilk karşılaşmamızda. Üzerindeki kitapları, gazeteleri gururla taşımasından belli Ömer Bey gibi entelektüel olduğu. İnsana, karşısında ceketini ilikletecek, öyle sokak kıyafetleriyle değil, bayramlıklarla sandalyesine oturmanıza müsaade edecek bir havası, laubaliliği kaldırmaz bir ciddiyeti, ince bir espri anlayışı var bana kalırsa. Radyoda çalan klasik müziğin tınısıyla olduğu yerde ritim tutuyor sanki. Yanlara kadar sarkan, bacaklarının bir kısmını açıkta bırakan örtünün etek ucunu hafifçe kaldırıp bacaklarına bakıyorum. Utanıyor Bay Henri. Çocukluğumun geçtiği İzmir’deki evimizin, mutfağındaki portakal rengi, melamin kaplama, mutfak perdelerindeki motiflerle bir renk olan masamız geliyor aklıma. Bay Henri gibi ağır, kendinden emin, bir ustanın elinden çıkmış, onun gibi de Avrupai değildi bizim mutfak masası. Adı da olsa olsa Nalan, Semra ya da Figen olurdu bana kalırsa. İnsanın gözünü alacak kadar parlak ve parlaklığı da bir o kadar sahteydi. Eski filmlerde esas kadın rolünü hiçbir zaman alamamış, olsa olsa rol aldığı filmlerde Adana pavyonlarına düşen figüran bir isim yakışırdı ona. Mutlu çocukluk günlerimin en güzel sofralarına anaçlık etti. Annemin mezelerini taşıdı, babamın rakı sofralarına göğsünü açtı. Yemek sonraları ders çalışma masamız oldu ablamla benim. Çok alıngandı ama. Üzerine konan bir sıcak tencereden, babamın kül tablasından düşen sigaradan yandı yer yer. Ve arsızca belli etti yanıklarını. Annemin, yanıkları görünmesin diye üzerine serdiği örtüleri tutturmadı üstünde. Üzerindeki sahte kaplamadan kaydı hep örtüler. Annem de, örtüler de vazgeçti onun yanıklarını saklamaktan. Çırılçıplak, sere serpe uzandı mutfağımıza ve otuz iki diş sırıttı misafirlere yanıklarıyla. Kurban rolü oynamayı hep sevdi. Acısını da, kahkahasını da gözümüze gözümüze soktu. Bay Henri gibi okumaya meraklı değildi. Anneme sabah çayına gelen komşunun anlattığı dedikodular, gazetelerden daha çok ilgisini çekerdi. Dayanıklı da değildi mesela, oynaktı biraz da. Evimize geldiğinden birkaç ay sonra bir vidası kırılmış, şakulü kaymıştı. Babamın oturduğu tarafa eğerdi sanki başını evdeki bütün kadınlar gibi. Babam sofradan kalkınca kendine gelir, şöyle bir sallanırdı üzerindekileri de sarsarak. Gazeteden tek anladığı ayağının altına dengesini bulsun diye katlayıp koyduğumuz gazete parçasıydı. Bizimkinin hiçbir entelektüel yanı yoktu bana kalırsa. Ne babamın anlattıklarından bir şey anladı, ne de ablamın üzerinde okuduğu kitaplarda altını çizdiklerinden. Uzun yıllar idare ettik biz birbirimizi. Bozulan, kırılan bir şeyin hemen atılmadığı, önce tamir ya da idare edildiği, yerine bir yenisinin kolay kolay alınmadığı yıllardı. Parasızlıktan değil belki ama emeğe, yaşanmışlıklara saygıdan daha çok hiçbir şey bir öbürüyle çarçabuk yer değiştirmezdi. Sağlamdılar, bu yüzden evladiyelikti eşyalar, hatta belki de arkadaşlıklar, aşklar… Çocuktum ben daha o zamanlar. Evladiyelik aşklara yetişemedim. Babamın işi gereği İzmir’den başka bir şehre taşındığımız günde, çıt diye kırıldı ayağı bizimkinin. Bana kalırsa, eve gelen nakliye şirketinden kaslı bir hamalı gözüne kestirdiğinden bilerek sakatladı kendini biraz da. Bir aşk uğruna vazgeçti yani bizden. Biz de ondan. O İzmir’de kaldı, biz yükleyip yükümüzü, yazları çok uzun ve çok sıcak geçen bir şehre gittik yeni bir hayat kurmaya, yeni masalarda. Benim ilk gençlik yıllarımdı. Belki de ben vazgeçmeyi, unutmayı ve hatta yarı yolda bırakılmayı o turuncu masadan öğrendim. İçimden geçirdiklerimi anlamış gibi, “Gel, otur başucuma,” diyor Bay Henri. Varlığı, hatırlamanın, unutmamanın güzelliğini kanıtlıyor. Elimi üzerinde gezdirip tam da çocukluktan kalma bir sabaha dokunmuşken, iki fincan kahveyle giriyor içeri Ömer Bey. “Ooo!” diyor. “Bakıyorum kaynaşmışsınız Bay Henri’yle.”

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR