Münferit İngiliz Varoluşçu: Colin Wilson
17 Ekim 2018 Edebiyat Felsefe

Münferit İngiliz Varoluşçu: Colin Wilson


Twitter'da Paylaş
0

Wilson bilhassa üretken bir yazardı, neredeyse iki yüz kitap yazdı. 2001’de Geoff Ward’a verdiği röportajda, Isaiah Berlin’in tilki ve kirpi yazarlar şeklindeki klasik ayrımına istinaden kendini kirpi yazarlardan arasında görüyordu.

Colin Wilson muhtemelen İngiltere’nin meşhur tek varoluşçu filozofuydu. Nitekim Robert Solomon’ın Existentialism (Varoluşçuluk) derlemesinin 2004’teki yeni basımında da varoluşçuluğun tek İngiliz temsilcisi olarak yer alır Wilson. (Kalıcı felsefi başarıları diğer ilgi alanlarını gölgede bıraktığı için burada Wilson’ın mistik, okültist, kriminolog gibi sıfatlarını es geçeceğim.) Wilson üniversiteye gitmemiş, herhangi bir akademik vasfa sahip olmamıştır ama 2006’daki hatıratı The Angry Years’ta (Öfkeli Yıllar) Iris Murdoch’ın kendisini üniversite eğitiminin faydalarına ikna etmeye çalıştığını anlatır: “Birbirimize hemen kanımız kaynamıştı. Üniversiteye hiç gitmediğimi öğrenince bana Oxford’da burs ayarlayabileceğini söyledi ama minnetimi ifade edip bu teklifi reddettim.” Wilson akademik kurumlara ara ara yalnızca konuk yazar ya da misafir hoca olarak ders vermeye gitmiştir. Böylece The Outsider’ın (Yabancı) yazarı şahsen sadece İngiliz felsefesinin değil, İngiliz akademisinin de ana akımının dışında kalıyordu.

Wilson on altı yaşında okuldan ayrılmış ve çeşitli işlere girip çıkarken yazar olma hayalinin peşine düşmüştü. Yirmi üç yaşına geldiğinde, paradan tasarruf etmek için Londra’nın Hampstead Heath Parkı’nda evsiz barksız yatıyor ve gündüzlerini Britanya Müzesi’nin kütüphanesinde yazarak geçiriyordu. Toplumdışı durumuna gayet uygun bir şekilde Yabancı adını verdiği kitabı üzerinde çalışıyor, edebi ve sanatsal yaratıcılık uğraşında dışlanmış ve yalnızlaşmış bireylerin rolünü inceliyordu. 1956’da sadece yirmi dört yaşındayken yayımlanan kitabı kültür dünyasına bomba gibi düştü ve Wilson’a kalıcı bir namla beraber aslında fazlasıyla erken bir şöhret getirdi. Sonraki kitabı eleştirmenlerce lanetlendi ve Wilson basınla atışmalar yaşadı. Yeni evlendiği eşiyle beraber İngiltere’nin güneybatı sahilindeki Cornwall’un ücra bir köşesindeki kır evinde inzivaya çekildi. Hayatlarının geri kalanını orada geçirdiler ve Wilson yazmaya aralıksız devam etti.

“Tilkiler çok şey bilir, kirpilerse tek bir şey bilir. O yüzden Shakespeare tipik bir tilki, Dostoyevski ve Tolstoy ise tipik birer kirpidir. Ben de tipik bir kirpiyim – tek bir şey biliyorum ve tekrar tekrar onu anlatıyorum."

colin wilsonHampstead Heath Parkı'nda, 1956.

Wilson bilhassa üretken bir yazardı, neredeyse iki yüz kitap yazdı. 2001’de Geoff Ward’a verdiği röportajda, Isaiah Berlin’in tilki ve kirpi yazarlar şeklindeki klasik ayrımına istinaden kendini kirpi yazarlardan arasında görüyordu: “Tilkiler çok şey bilir, kirpilerse tek bir şey bilir. O yüzden Shakespeare tipik bir tilki, Dostoyevski ve Tolstoy ise tipik birer kirpidir. Ben de tipik bir kirpiyim – tek bir şey biliyorum ve tekrar tekrar onu anlatıyorum. Tek bildiğim şeyi farklı yönleriyle göstermek için değişik açılardan yaklaşmaya çalışıyorum ama sonuçta aynı şeyden bahsediyorum.”

Wilson ve Fransızlar

Wilson’ın felsefi duruşunu en iyi ortaya koyan eserleri 1956 ve 1966 arasında yazdığı, yedi kitaptan oluşan “Yabancı dizisi”dir. Bunlar arasında 1966 tarihli Introduction to the New Existentialism (Yeni Varoluşçuluğa Giriş) belki de en önemli felsefi eseridir. Daha sonra çeşitli felsefi denemelerinden derlenen Beneath the Iceberg (Buzdağının Altı, 1998) ise Fransız felsefesine güçlü bir saldırı olarak öne çıkar.

“Yabancı dizisi”nde Wilson’ın vurguladığı en önemli unsur kendisinin pozitif bir varoluşçu filozof olmasıdır. Terminolojik bir çelişki değildir bu. 1981 tarihli Anti-Sartre kitabının isminden de anlaşılacağı üzere, Jean-Paul Sartre ve Albert Camus gibi pesimist kıta varoluşçularının yanı sıra sıklıkla istihza ettiği Jacques Derrida gibi Fransız postmodernistlerine de her zaman karşı çıkmıştır Wilson. Ward’a şöyle demiştir: “Derrida’nın neden bahsettiğini anlamaya başladığım anda ondan nefret ettim.” Burada bir ironi de yok değil: Kendi varoluşçuluk versiyonunu kurmaca yoluyla ciddi bir şekilde ortaya koymaya çalışmış olan Wilson’ın romanları da kısmen postmodernist olarak değerlendirilebilir.

Peki, Wilson 20. yüzyıl Fransız felsefesini neden böylesine sert eleştirir? Camus, Sartre, Derrida gibilerinin insanlığın kendinde var olan ve daha iyi bir varoluş haline evrilebilecek potansiyelini saptırdığına kanaat getirir Wilson. Bu Fransız düşünürler ya insanın stoacı bir şekilde kaderine teslim olmasına yoğunlaşmış ya da insanın potansiyelini tamamen inkâr etmeye uğraşmıştır. Özellikle Wilson’ın 1957’de tanıştığı Camus’ye dair bir anekdotunda aralarında ne kadar büyük bir uçurum olduğu görülür.

Wilson, Camus’ye eserlerindeki karakterlerin birçok yerde “anlam duygusuyla dolup taştığı”nı söyler ve neden kendisinin de kişisel olarak da bunun peşine düşmediğini sorar. Bunun üzerine Camus oturdukları pencerenin önünden yalpalayarak geçen züppe bir Parisli’yi işaret eder ve şöyle der: “Onun için iyi olan, benim için de iyi olsa gerek.” Wilson hem heyecanlanır hem de öfkelenir: “Saçma! Parisli züppenin teki anlamaz diye Einstein’ın görelilik teorisini bulmaması mı gerekirdi, bunu mu diyorsun?”

colin wilson

Wilson’ın Varoluşçuluğu

Wilson’ın varoluşçu duruşunu benzersiz yapan, Alman varoluşçuluğunun kaynaklarından biri olan Edmund Husserl’in (1859-1938) époche (paranteze alma), “indirgeme” ve en önemlisi “yönelimsellik” gibi kilit kavramlarını kendine has bir şekilde birleştirmesidir. Husserl’in yönelimsellikten kastı şudur: İnsan bilinci daima bir şeye yönelik ya da bir şey hakkındadır. Wilson da algının bütünüyle yönelimsel olduğuna katılır ama Alfred North Whitehead’in “anlam algısı” (prehension, kavrama) görüşünden de faydalanarak bireyin dünyaya yönelimsellikle anlam verdiğinin de altını çizer.

Wilson’a göre, tamamen pasif gözlemci olma fikri bir mittir. O yüzden başta René Descartes, David Hume, Immanuel Kant, George Berkeley ve Fransız varoluşçuluğunun ilk dönemi dahil olmak üzere o dönemden günümüze kadarki çoğu felsefeyi de içeren ve bilinç içeriklerini “edilgen” gören analizi reddeder. Bunlardaki bilinci pasif gören anlayışın felsefeyi tamamen yoldan saptırdığını düşünür. Bu mantıkla giderek Descartes cogito ergo sum’uyla mutlak şüpheyi sahneye sokmuş, Hume neden-sonuç ilişkilerinden de kuşkulanarak şüphecilik yolunda ilerlemiş, Roland Barthes ve çağdaşlarıysa bağımsız insan edimleri olasılığına, yani insanın özgürlüğüne duyulan inancın altını oyarak bu çizgide daha da uç noktalara gitmiştir.

Wilson’ın yönelimsellik yorumuysa insanın kendi bilinç halini belirleyebileceğini söyler. Dahası, sıkı bir “paranteze alma” tahkikatıyla daha anlamlı bir hale evrilebileceğini ve evrilmesi gerektiğini öne sürer, zira anlamlandırmanın kaynağı insandan gelir ve dışarıdaki şeylerin etkisinde değildir. “Paranteze almak” (Husserl’ün “indirgeme”si) derken, Wilson insanda yerleşmiş hatalı düşünceleri “azaltıp indirgeyen” zihinsel durumların sistematik –Wilson “bilimsel” de diyordu– analizini kastediyordu. Algının tümü yönelimsel ise, o zaman Wilson’a göre ilerlemenin tek yolu içeri doğru gitmekti.

Wilson birçok varoluşçu çağdaşını kuşatmış olan teslimiyet ve umutsuzluk fırtınalarının ötesine yelken açıyor, mizaç olarak da onlara yabancı kalıyordu.

Ayrıca Wilson Romantiklerin sarsıcı epifani anlarından hareketle kendi düşüncesini bu zeminde inşa etmek istiyordu. İnsanın âcizliği önünde el pençe divan durarak olumsallığa, olan bitenin rastlantısallığına stoacı bir şekilde boyun eğip kendi mutsuzluklarına gömülen kıta varoluşçularının teslimiyetini reddetmek ve yerine her zaman erişilebilir olacak gelişkin bir bilincin geçilmez kalesini kati surette dikebilmek için yapıyordu bunu. “Gerçek” ya da “hakiki” olan bu gelişkin bilinçtir, zira gündelik bilinç yalancıdır. Bilinci genişletmek amacıyla Abraham Maslow’un “zirve deneyimi” kavramından yararlanıyordu Wilson ve bilinci hakkıyla analiz edip yön levhalarını koymamız durumunda, insanın sürekli bir zirve deneyimi halinde yaşamaya evrilebileceğinde ısrar ediyordu. Zirve deneyimiyle gelen iyimserlik bu şekilde olumlu ruh halini ve bilincin genişlemesini daha da besleyecektir. Böylece arayışlarını kendi içlerinde sürdüren ve Wilson’ın bahsettiği tarzda bir disiplin içinde kendini bilmeye uğraşanlar için epifani anları olağan hale gelecektir. Friedrich Nietzsche, Wilson için bu yüzden incelemeye değer sayılı filozoftan biridir; Nietzsche’de insanın “her şeye rağmen” aşkınlığa erişme olasılığına yönelik sonsuz bir olumlama vardır. Böylece Wilson birçok varoluşçu çağdaşını kuşatmış olan teslimiyet ve umutsuzluk fırtınalarının ötesine yelken açıyor, mizaç olarak da onlara yabancı kalıyordu.

1988 tarihli Essay on the New Existentialism (Yeni Varoluşçuluk Üstüne Deneme) yazısında Maslow ve Husserl’den aldıklarını bir araya getirerek değişmez felsefesini kısaca şöyle özetler Wilson: “Bilinç eğer yönelimsel ise, onu kasıtlı olarak daha da yönelimsel yapabiliriz ve sonuç mistiklerin içgörülerine doğru atılan bir adım olacaktır.”

colin wilson

Wilson’da Aşkın Benlik

Wilson’ın bu gelişkin bilince nasıl erişebileceğimizle ilgili çok fazla ayrıntı verdiği söylenemez. Yeni varoluşçuluğunun bilinç deneyimlerimizi “paranteze alan” bir çözümlemeyi nasıl tamamlayacağının adımlarını açıkça belirtmez. Psikotropik uyuşturucuların bir şekilde bilinç genişlemesine yardımcı olabileceğinden arada sırada bir olasılık olarak söz etse de çoğu insanın henüz bilinçlerini açmaya hazır olmadığını da vurgular. Bu konuda bazen çok muğlak kalır. Jean Gebser’in The Ever-Present Origin (Ezeli Başlangıç, 1985) kitabında söylediği düşünceye katılır sanki: Bilincin, beynin hayata doğru fışkıran kimyasal ve nörolojik bileşenlerini aslında insanın kendisi üretir, bu yüzden içsel zihin hallerini geliştirme iradesinin yanı sıra yoğunlaşma da çok büyük hayati önem taşır. Wilson da Georg Feuerstein’ın Wholeness or Transcendence? Ancient Lessons for the Emerging Global Civilization (Bütünlük mü Aşkınlık mı? Yükselen Küresel Medeniyet için Kadim Dersler, 1992) kitabına yazdığı önsözde, Gebser’in “belki de yirminci yüzyılın en önemli düşünürü” olduğunu söyler. Zira ikisi için de beyni hareket geçiren bilinçtir, tersi söz konusu değildir. Dolayısıyla her ne kadar sıklıkla mistik benlik çözülmesinden betimlese de, Wilson açısından kesinlikle bir Aşkın ya da Yüksek Benlik mevzubahistir. İnsan yalnızca bir sinir yumağı ve sinaps kümesinden ibaret değildir. Bu yüzden Francis Crick, Richard Dawkins ve Daniel Dennett gibi düşünürlere de kati bir suretle karşı çıkar Wilson.

Wilson’ın Dil Felsefesi

Wilson yirminci yüzyılın Ludwig Wittgenstein ve J.L. Austin gibi dil teorisyenlerine anlayışla yaklaşsa da dil incelemelerinde geniş bir sahaya varamadıklarını düşünür. Wilson’a göre evrimin yolu yalnızca bilincin genişlemesinde değildir, bu süreci tanımlamaya eşlik edecek şekilde dilin de genişlemesi aynı derecede önemlidir. Gelecekte sınıflandırmamız gerekecek subkranyal keşifleri anlatabilmek için yepyeni bir dil geliştirmek zorunda olduğumuzu söyler. Bu bakımdan Wilson’ın özgün bir pozitif varoluşçu olmakla kalmayıp İngiliz dil felsefesine sempati besliyor olması da ilginçtir. Aslında dil teorisini ve yeni varoluşçuluğu tek pakette birleştirmek amacıyla bir dönüşüm için çalışmış ve yirminci yüzyılın bu iki temel düşünce akımını birleştirebileceğine inanmıştır. Wilson kendisine epey iddialı, özgün ve ömürlük bir proje belirlemiştir. Entelektüel ilgi alanı daha sonra okült araştırmaları gibi başka sahalara kaysa da esasen bu yönde ilerlediğini düşünmüştür.

Dil ve bilinç konusunda ufak bir not olarak, Derrida’nın bir bakıma Husserl’i yapısöküme uğrattığı söylenebilir. Husserl yönelimselliğin hem dilden önce geldiğini hem de dille ifade bulduğunu söylemek istemiştir. Buradaki zorluk yönelimselliğin dilden bağımsız olamaması ve bu yüzden bulanması ya da bozulmasıdır – Derrida’nın différence’ı da buna dairdir. Below the Iceberg’deki “Derrida Üstüne Notlar” yazısında Wilson bu durumu açıklamaya girişir. Derrida için şöyle der: “Eğer dilin yapısından gelen muğlaklığın asla saptanamayacağını öne sürüyorsa, o halde yalnızca diğer şüpheci ve rölativistlerin yanında saf tutuyordur ve onlardan fazla ciddiye alınmasına gerek yoktur. …. Felsefenin bilardo masasında yalnızca iki delik vardır ve Derrida da kuşkusuz bizi tekrardan David Hume deliğine yollamıştır.”

Sonuç Olarak Wilson

colin wilsonColin Wilson hem onu büyük ölçüde tanımazlıktan gelen veya unutan kurumlarda hem de onların dışında incelemeye değer ve münferit bir figürdür hakikaten. Wilson’ın mutlak bilinci âdeta mistik biçimde kutsaması olarak yeni varoluşçuluk da, saf kıta rasyonalizminden ziyade yöntem olarak Anglo-Sakson ampirizminin yaklaşımını gerektirir.

Bir keresinde bir gazeteci Wilson’a bir filozof olarak etki bırakıp bırakmadığı konusunda ne düşündüğünü sorduğunda Wilson’ın cevabı “Hiç!” olmuştur. Fakat The Minnesota Review’un 1967 sayısında eleştirmen Cacturimus’un ifadesiyle Wilson’ın “fenomenolojik metafizik”i ciddi bir şekilde yeniden değerlendirilmeyi hak eder.

İngilizceden çeviren: Cihan Barış Özkan

Vaughan Rapatahana: Yeni Zelandalı yazar, şair ve eleştirmen Rapatahana, Auckland Üniversitesi’nden onur derecesiyle mezun olmuş ve Colin Wilson’ın romanlarını incelediği doktora tezi Wilson as Mystic adıyla İngiltere’de yayımlanmıştır. 2016’da Proverse Şiir Ödülü’nü kazanan ve farklı türde eserler vermeye devam eden Rapatahana Yeni Zelanda ve Hong Kong’da yaşamaktadır.

Yukarıdaki resim: Gail Campbell, Colin Wilson


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR