Murat Menteş: “Roman bizi kral dairesine çıkarır.”

Murat Menteş: “Roman bizi kral dairesine çıkarır.”


Twitter'da Paylaş
0

“Cüneyt Arkın film çevirir, Gencebay şarkı söyler ve ben roman yazarım!” Büyük ilgi gören Dublörün Dilemması’yla rüştünü ispatlayan, 2009’un sonunda yayımlanan ikinci romanı Korkma Ben Varım ile daha geniş bir okur çevresinin ilgisini toplayan Murat Menteş. Tuğba Eriş: Romanın birçok tanımı var. Siz hangilerini ilginç buluyorsunuz? Murat Menteş: Alper Canıgüz, “Roman, kızları ağlatma, erkekleri güldürme sanatıdır” diyor. Mikhail Bakhtin romanı edebi türlerin bir toplamı olarak tanımlıyor. Romanın henüz oluşumunu sürdürdüğünden, tamamlanmamış bir tür olduğundan bahsediyor. Bakhtin bunları 1980’lerde yazmış. E.M. Forster, “Her romancı romanı yeniden icat eder” demiş. Bu üç tanım birbirini bütünlüyor bence. TE: Romanı siz nasıl tanımlarsınız? MM: Size küçük bir hikâye anlatayım. Ormanda gezinen bir adamı, bir kaplan kovalamaya başlamış. Adam kaçmış ve bir uçurumun kıyısına gelmiş. Bakmış ki az aşağıda bir dal parçası var. İnip o dala tutunmuş. Kaplan tepesinde belirmiş. Uçurumun dibinde de bir kaplan, adamı gözlemekteymiş. O esnada iki fare, adamın tutunduğu dalın kökünü kemirmeye başlamış. Adam bir de bakmış, tutunduğu dalın ucunda iki tane erik var. Uzanıp o erikleri koparmış ve yemiş. Bu erikler, hayatında yediği en leziz meyvelermiş... Bence roman, bu hikâyedeki eriklerdir. TE: Yani roman tehlikenin ortasında beliren hoş bir sürpriz mi? MM: Daha geniş bir çerçevede düşünmek lazım. Roman kaosun ortasında aniden kapıları açılan ve bizi kral dairesine çıkaran bir asansör. murat-mentes-2 TE: “Sağlam bir edebiyat donatımı, bize insanların ruhunu sezme, insanlığımıza hâkim olma, sahip çıkma gücü verir. Birbirimizi hakikaten tanımamız, sahiden anlamamız, derinden kavramamız edebiyat sayesindedir,” diyor Fu’nun dostu yazar Aziz İstanbul. Siz de böyle mi düşünüyorsunuz? MM: Aşağı yukarı. Edebiyat bilgisi, görgüsü, terbiyesi edinmeden derinlikli düşüncelere ve ifadelere ulaşamayız. Bu anlamda edebiyat bizi cehaletten ve aptallıktan kurtarır. TE: Uykusuz çizerlerinden Ersin Karabulut ile çalışmışsınız. Romanın bir bölümü çizgi roman tekniğiyle hazırlanmış. Niçin böyle bir şey yaptınız? O bölüm de metin olarak yer alsaydı, ne eksik olurdu? Çizgilerin romana katkısı ne? MM: Ersin Karabulut’a hayranım. Onunla birlikte edebiyat tarihinde, büyük konuşmayayım, en azından Türk edebiyat tarihinde bir ilke imza atmak iyi olur diye düşündüm. Alice Harikalar Diyarında’da şöyle denir: “İçinde resim ve konuşma olmayan bir kitap ne işe yarar ki?” Şaka bir yana, bizimki bir deneydi, fakat yapmaktan sevinç duyduğumuz bir deneydi. Bunun roman ya da çizgi roman adına özel bir getirisi olur mu, onu biz de merak ediyoruz. TE: Türkiye Yazarlar Birliği, 2009 Roman Ödülü’nü aldınız. Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği de Korkma Ben Varım’ı yılın romanı seçti. Bu ödüller ve genel olarak ödül olgusu hakkında ne düşünüyorsunuz? MM: Ben bu ödülleri kazanabilmek için herhangi bir yarışmaya katılmadım, müracaatta bulunmadım. Şahsen hiçbir zaman ödül heveslisi olmadım. Metnin ve yazarın ödülü esasen okurun dünyasında bulduğu karşılıktadır. Benim bildiğim, uzlaşmacılar yaşarken, muhalifler öldükten sonra ödüllendirilir. murat-mentes-1TE: Ödülleri ret mi edeceksiniz? MM: Hayır. Bu ödülleri bir selamı alır gibi alacağım. TE: İlk kitabınız, Kuzgun’un Gölgesi, şiir kitabı. Şiir yazmayı sürdürüyor musunuz? MM: Nadiren şiir yazıyorum. Bizim en eski, en köklü sanatımız şiir. Çok büyük şairlerimiz var. Nefi, Dadaloğlu, Ziya Paşa, Rıza Tevfik Bölükbaşı, Ülkü Tamer... Dolayısıyla şiirde iddialı olmak, üstün bir zekâ, müthiş bir yetenek gerektiriyor. “Türk şiiri bensiz de idare edebilir,” diye düşünüyorum. Bununla birlikte, kendimce yayımlanmaya, okunmaya değer saydığım şiirlerimden oluşan Garanti Karantina adlı küçük bir şiir kitabı yayımlayacağım. TE: Şiirde iddialı değilsiniz, peki romanda? MM: Romanda iddialıyım. Şöyle söyleyeyim: Cüneyt Arkın film çevirir, Gencebay şarkı söyler ve ben roman yazarım! (Gülüyor.) TE: Gerçekten romanlarınızın Cüneyt Arkın filmleri ve Orhan Gencebay şarkılarıyla ilişkisi var mı? Romanlarınızda her iki adı da andınız... MM: Tabii ki şaka yapıyorum. Elmalarla meteorları toplamak gibi bir şey olar benim Cüneyt Arkın ve Orhan Gencebay’a göre hiza almam. Cüneyt Arkın ve Orhan Gencebay, çocukluğumda tanıdığım sanatçılardır. İlk gençlik yıllarımda, Yeşilçam’ı, Cüneyt Arkın’ı unuttum gitti. Tarkovski, Bergman, Coppola, Jarmush gibi yönetmenlerin filmlerini seyreder oldum. Klasik batı müziği ve rock dinlemeye başladım. Fakat yirmi beş yaşımdan sonra Cüneyt Arkın ve Orhan Gencebay’ın özellikle 1960’lar ve 1970’ler boyunca ne kadar muhteşem ve benzersiz bir etki uyandırdıklarını, bunun da keşfedilmeye değer bir yönü olduğunu fark ettim. TE: Merak ettim, artık Bergman sineması ya da klasik batı müziğiyle ilginiz yok mu? MM: Elbette var. Mahler’le selamı kesmedim, Kubrick’e muhabbetim baki. Beri tarafta, edebiyat esasen yazıldığı dile, o dilin konuşulduğu ülkeye aittir. Hakiki kazancımız, bizim emeğimizin semeresidir. Diğer milletlere de bize ait olmayan, bizzat üretmediğimiz bir şeyi ikram edemeyiz. Alman’a Rilke, Fransız’a Voltaire, tereciye tere... olmaz yani. TE: Romanlarınız çok satan listelerinde görünüyor. Popülerleşmek gibi bir hedefiniz var mıydı? MM: Çok satsın niyetiyle yazıyor olsaydım, inanın daha fazla sayıda insanın ilgisini çekecek konular bulmakta hiç ama hiç zorlanmazdım. Yazarken de aklıma sansasyonel hikâyeler geliyor zaten. O sulara girmiyorum. TE: Edebi metne ulvi bir değer mi atfediyorsunuz? MM: Değer atfettiğim kesin, fakat ulvilikle ilgisi yok. Sanat, ulvi olanla bağ kuracak seviyeye ulaşmak için yürütülen bir çabadır. Edebiyatçıysan, edebiyat okuruysan güzel dua edersin. Edebiyatın ahlaki bir yönü, edebi eseri kutsamamayı da gerektirir. TE: Edebi değeri yüksek bir metin ortaya koymanın sizce temel şartı nedir? MM: Yazarken kendinizi aşmaya çalışırsınız. Paradoksal olarak, tırmanamayacağı yüksekliğe çıkan, inemeyeceği derinliğe ulaşan kişiye yazar denir. Buna mukabil, okumak da esasen yazarın maksatlarını, yönelişini aşarak yaptığımız bir iştir. İyi okur, yazarın söylemediği, kastetmediği fikirlere de varır. Edebiyat böyle ilerler: Yazar kendinin, okur ise metnin ötesine geçer. TE: Korkma Ben Varım’da dört ana karakter var: Fu, Gıcırbey, Şebnem ve Hayati Tehlike. Asıl kahramanı romanın sonun bölümünde ortaya çıkarıyorsunuz. Başlangıçta kahraman olarak sunduğunuz karakterleri sonradan hikâyenin yan unsurları haline getiriyorsunuz âdeta. Niçin böyle bir anlatımı tercih ettiniz? MM: Bana göre aydınlanma hiç bilmediğimiz bir konuda bilgi edinmekten ziyade, bildiğimizi zannettiğimiz bir konuda fikrimizin değişmesiyle gerçekleşir. Mesela, “Reklamın iyisi kötüsü olmaz” diye düşünebilirsiniz. Fakat günün birinde reklamın kötü bir şey olduğu fikrine varırsanız, işte bu güçlü bir zihinsel berraklık doğurur. Korkma Ben Varım’da okurlara bu tür bir zihin durumu yaşatmayı gözettim. Fu çok ilginç bir karakter. Gıcırbey ondan daha sıkı biri; üstelik Şebnem’i de imrenilecek bir aşkla seviyor. Kötü adam olarak tanıtılan Hayati Tehlike ise kötülüklerinden arındırılmaksızın cazibe kazanıyor. Kimilerinin iyiliklerini affedemezken, kimilerinin kötülükleri bizde takdir ve sevgi uyandırabilir. Bunların dışında, romanın ana karakterleri birbirlerini ya hiç tanımıyorlar ya az tanıyorlar ya da yanlış tanıyorlar. Okuyucunun, “Bu insanlar birbirlerini tanısalar çok iyi dost olurlar,” diye düşünmelerini sağlamaya çalıştım.murat-mentes-1 TE: Bu niyetlerinizi gerçekleştirmişsiniz zaten. Okura sürpriz yapmanın dışında bir amacınız var mıydı? MM: Romeo ve Juliet’te Romeo gözyaşları ve çaresizlik içinde, “Ben kaderin elinde bir oyuncak mıyım!” diye haykırır. Bence insan daima kaderin elindedir. Yükselişler, düşüşler kadar, monotonluklar da kaderimizdir. İrademiz, iradi olmayan şeylerle kuşatılmıştır. Unutkanlıklar, bilgi noksanlıkları, tesadüfler, kazalar... Maddi olarak da, manevi olarak da emniyette değiliz. Hayatta en çok hata yaparız. Konuşmamız bir hata, söylediklerimiz ayrı bir hatadır. Bu şehirde yaşamak, bu işi yapmak, bu kişiyle aynı çatı altında yaşamak... hemen her biri hatadır. Hatalar üzerine düşünmez, konuşmayız. Hayat böyle devam eder. Dahiyane hataları, sıradan hatalardan ayırt etmek de imkânsızdır. “Hatalarından öğrenmek” diye bir şey var. Öğrenmenin muhtemelen tek çeşididir. Daima gecikiriz. Zaman da daima aleyhimize işler. Hayat, bunlara rağmen güzel midir, yaşanmaya değer midir? TE: Romanlarınızı yeni sorular sormak için mi yazıyorsunuz? MM: Neden olmasın? Dil, soru sormaya yarar. Cevabı mırıltıyla, kaş göz işaretiyle ya da homurdanarak filan da verebilirsiniz. Fakat soru sormak için dile ihtiyaç var. Doğru soru, doğru cevabı dünyaya getirir. Soru, muhatabı şoke etmeli, cevap ise soruyu yok etmelidir. TE: Çok katmanlı, hayal gücü pırıltılı, renkli karakterle dolu, hızlı akan, eğlenceli bir roman Korkma Ben Varım. Felsefi bir temele oturttuğunuzu söylediğiniz romanı, niçin böylesine komik ve hareketli bir yapı olarak inşa ettiniz? MM: Peter Ustinov, “Mizah, yalnızca ciddi olmanın komik bir yoludur,” demiş. Sululuk, laubalilik, lakaytlık, boşboğazlık, yüzeysellik, gamsızlık... tamamiyle mizahın dışında ve uzağındadır. Ciddiyet adı altında hüküm süren budala somurtkanlığı ve cahil kibri asıl sululuktur. Romanın hızlı akmasını sağlamak için gayret ettim. Romanlar otomobillere benzer. Ben saatte 300 km hızla giden bir otomobil gibi tasarlıyorum romanlarımı. Okur dilerse saatte 30 km’yle yol alabilir, isterse 300’le gider. Fakat saatte 40 km hızla giden bir roman yazsaydım okurun işi zordu. Burada bir kuraldan bahsetmiyorum, kendi tarzımı söylüyorum. TE: Her ara başlığın öncesindeki epigraflar, Fu’ nun ağzından Çin atasözleri, deyişler, gangsterlerin bilgece sözleri... kitap âdeta bir aforizma kuyusu... MM: Okuyucu kitap için ödediği paranın, kitaba ayırdığı zamanın karşılığını almalı. Romanda akılda tutulmaya, ezberlenmeye değer cümleler bulmak okuru memnun eder diye düşündüm. TE: Her iki romanınızın kapağında da silah var! Korka Ben Varım, Dublörün Dilemması’ndan daha fazla şiddet sahnesi içeriyor. Maceranın bir gereği mi sizce bu? MM: Silah, roman kahramanlarına yakışıyor bence. Al Capone, “Tatlı dil ve tabancayla, yalnızca tabancayla yapabileceğinizden daha çok iş yaparsınız,” demiş. Sanırım edebiyatta da tatlı dilin yanında tabanca işe yarıyor. (Gülüyor.) TE: Dublörün Dilemması ve Korkma Ben Varım romanlarınızda metin içinde çok sayıda arabaşlık var. Aynı zamanda kurguyu kolaylaştıran bir biçim mi bu? MM: Ben daha ziyade okurun işini kolaylaştırmayı gözetiyorum. Kurguda kolaylıktan ziyade, hareketlilik sağlıyor kısa bölümler. TE: Birçok kahramanınız okurla konuşuyor. Mesela bir gangster, “Keşke sizinki kadar temiz bir hayatım olsaydı,” diyor okura. Âdeta bir roman okuduğumuzun altını çiziyorlar sık sık. Bunu özellikle mi istediniz? MM: Elbette. Ursula K. Le Guin, “Roman yalandır,” diye kestirip attı. Arada bazı yabancılaştırma efektleri kullanarak, okurla şakalaşmayı seviyorum. Dublörün Dilemması’nda, Habip Hobo “... anlatayım da ağzınızdaki sakız yere düşsün” der okura. Bir arkadaşım tam o anda sakız çiğniyormuş ve ağzı açık kalmış.

2010

Fotoğraflar Aydın Çetinbostanoğlu


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR